Friday, January 04, 2013

Feelings Run Faster


Yanki Yazgan, M.D. is transforming daily worries and mundane dilemmas of life in Istanbul into a self exploration tool.  In Feelings Run Faster, Yazgan tells us ‘secrets’ borrowed from brain and behavior sciences about ever popular concepts such as happiness, love, memory and risk and uncertainty. But he does not stop there, and writes further about how our brain and mind works differentially when we desperately change lanes in traffic, fall in love,  move from one place to another or sip Turkish coffee. While he offers no miraculous prescription for change, the reading experience of Feelings Run Faster may yield a new perspective to understand yourself and the way you live.  The joy and surprise in the book also owe a lot to the illustrations and cartoons  by the author himself. This book certainly is one of Yanki Yazgan's best for the readers who are looking for an informed soul searching. 
About the author: Yanki Yazgan, M.D. (1959), is an eminent child and adolescent psychiatrist in Istanbul, Turkey. Besides being a scholar and physician, he speaks and writes on everyday applications of cognitive neuroscience findings and his clinical experience as a psychiatrist for public understanding of science. Yanki Yazgan is the author of over a dozen other popular books in Turkish on topics in psychology and neuroscience.
@YazganYanki

mutluluk hayata ödenmesi gereken bir borç gibi


Hayata karşı ödenmesi gereken bir borç gibi…

Anna Karenina romanının ilk cümlesi, mutluluğun banal yanını tasvir eder. ‘’Bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.’’ Mutsuzluğun mutluluğun doğal tamamlayıcısı olduğunu düşünebiliriz. Kalbin kasılıp gevşemesindeki ritm gibi mutlu ve mutsuz anlar arasındaki gitgeller hayatın dinamosu sayılabilir. Mutsuzluk, aşılması gereken bir engel olduğunda, kaynaklarımızı daha fazla seferber ederiz. Mutluluğun getirdiği rehaveti bozacak bir olay nasıl olsa olur, bizi kendimize getirir. Mutlu olmanın bir tür rahat etme olduğunu düşünürsek, insanın temel davranışlarının bir kısmının bu rahatı bozarak yeni arayışlara girmeyi kapsadığını görebiliriz. Kendi aramızda rahat batması diyebileceğimiz bu ‘sendrom’ çoğumuzu harekete geçiren, ilerleten bir tür reflekstir.
Sıradan mutluluk. Tolstoy’un mutsuzluğu duygu hiyerarşisinde adeta mutluluğun üstüne çıkardığı bu cümlesinde gizli olan mutluluğun doğallığıdır. Mutluluk bir norm olduğu için çokça ve sıradan sayılır. Mutsuzluk ise bir dengenin bozulması ve her bireyde kendi rengini alması olarak görülebilir.
Para ve saadete dönersek, ‘parayı ver, saadet kalsın’ çağında olduğumuzu gösteren anket sonuçlarına saygı duruşu yapıp, bir kenara gömebiliriz. Nasıl mutlu olacaksın sorusunu bir kenara atıp, en son ne zaman nerede mutlu hissettin sorusuna 30 saniye içinde cevap bulmakta zorlanıyorsanız, bir 30 saniye daha bu sefer kendinizi zorlayarak düşünmelisiniz.
Cep telefonları kullanılarak yapılan bir araştırmada (Killinsworth ve ark) ‘şu anda ne yapıyorsunuz?’ ve ‘ne kadar mutlusunuz’ diye soruluyor. Mutluyum diyenlerin çoğu o anda ne yapıyorlar? Bir faaliyete odaklanmış, onu yapmakla, elleriyle emek vermekle ya da bir başka insanla konuşmakla meşguller. Pasif olduklarında (televizyon seyretmek gibi), odakları savruk ve dağınık olduğunda ise mutlu hissetmediklerini söylüyorlar. Şu anda ne yapıyorum? Ne kadar mutluyum? Bu iki soruyu gün boyu, 10-15 kere kendinize sorduğunuzda ne göreceksiniz, merak ederim.

parayla saadet olmaz


Parayla saadet olmaz.
‘’ Dünya çapinda paranin mutluluk getirdiğini düşünenler çoğunlukta. 24 ülkede yapilan araştırmada katilimcilarin üçte ikisi daha iyi koşullarda yaşarsa daha mutlu olacağını belirtiyor. Böyle inananTürk katılımcıların oranı da yüzde 74.  Aralarında Türkiye, İsveç ve Brezilya'nın da bulunduğu 24 ülkenin halkına göre para demek mutluluk demek.’’
Bu paragraf üzerine görüş belirtmem istenen NTV gece bültenindeki yorumumu merak edenlere aktarayım:
Parayla saadet olur mu? Olmaz.
Parasız saadet olur mu? Olmaz.
Yoksulluk gibi mutsuzluk etkenlerinin ortadan kaldırılması bir önşart olmakla birlikte, mutlu olmak için yetmeyebilir. Çadırda yanarak, çürük binada ezilerek ölümlerin olduğu, çocukların cezaevlerinde tecavüze uğradığı, hedefi belirsiz bir savaşta asker, polis, sivil insanların hayatlarının beyhude yere harcandığı bir zamanda mutlu olunabilir mi? Paranız olsa da,  başkalarının parasız olduğu bir yerde mutluluk ne kadar mümkün? Gelir dağılımının eşitsiz, insan hayatının değersiz ve acının egemen olduğu toplumlarda mutluluk yaşantımızdaki anlamlı ilişkilerin ve uğruna emek harcamaya değer amaçlara doğru çabalamanın sağlayabildiği bir sıcaklıktır.
Bizi neyin mutlu edeceği hususunda genellikle yanılırız.  Yanılsamamız ise, para ve güvenlik geldiğinde mutlu olacağımızı sanmamızdır. Paranın mutsuzluğu götürdüğünde yerine mutluluk getireceğini sanarak yanılırız. Büyük beklentilerle yaptığımız tatil planları ya da hayatımızın hedefine koyduğumuz ilişkiler gerçekleştiğinde olmasını beklediğimiz mutluluk nadiren oradadır. Mutlu olup olmadığınızı anlamak için önceden olan tahminleri bir kenara atıp o an nasıl hissettiğinize bakabilirsiniz. Mutluluk katsayınızı yükseltmek isterseniz ise, o an’ı sanki gelecekten hatırlıyormuş gibi yapmayı deneyebilirsiniz.
Paranın sorun olmadığı, demokrasi kültürünün yerleştiği ülkelerde aynı sorular sorulduğunda, param olsa daha mutlu olurum diyenler yine başı çekebiliyor. Ancak, geleceğe dönük bu beklenti gerçekleştiğinde (diyelim bugün zengin olduğunuzda) pek de öyle mutlu olmadığınızı görmek şaşırtmasın. Mutluluğu beklemek, mutlu edici olduğunu düşündüğümüz durum geldiğinde mutlu hissetmenin garantisi hiç değil.
Ancak, mutlu hissetmediğimizi belirttiğimiz durumlara zaman geçip de geriye doğru baktığımızda o sırada ne kadar da mutlu olduğumuzu düşünüyoruz. Şu anda sizi ne mutlu hissettiriyor diye sorularak yapılan anket çalışmalarına katılanlar, tanımadığı birisinin selam vermiş olmasını veya güneşin bulutların ardından çıkıvermesini mutluluk verici olarak tanımlıyor. Mutluluk hatırlanan ya da beklenen bir şey değil de o anda hissedilen bir duygu ise, sıradan küçük küçük olaylarla mutlu olabildiğimiz söylenebilir. Beş duyumuzu kullanarak yapabileceğimiz uğraşlar, doğanın varlığını hissettiğimiz anlar gibi. Bir başka deyişle mutluluk damla damla biriken mini-mutlulukların toplamı. Mutsuz hissedilen anlar ise mutlu hatırlanır (hey gidi askerlik günleri hey gibi).
Özetlersem, mutluluk 3'e ayrılır: beklenen, hissedilen, hatırlanan. Hangisini seçersek…
Bilim mutluluğa nasıl ulaşılacağı konusunu didiklemekte; ama neyin mutlu edeceğini belirlemek bizim sorumluluğumuzda. Acılarla çevrili olduğumuz bir zamanda bile mutlu anlar yakalayabiliriz. Acı verici durumların bitmesini beklemeksizin, mutlu olma fırsatlarını gördük mü kaçırmamak dileğiyle. 

Wednesday, January 02, 2013

a psychiatrist strolling through Istanbul

A preview of one of the pages in Feelings Run Faster. A psychiatrist strolling through backstreets of Istanbul, on this page in Galata. Can he make sense of what is going on? See for yourself in the book. this sounded more like an ad than an invitation, sorry.

Tuesday, January 01, 2013

çocuk daha iyi okusun diye çok kazanmak yeter mi?



Çocuğunuz daha iyi okusun diye…

Okumayı sökmesi ya da adını yazması yıllar alan, soluk önlüklü, sümüğünü silecek mendili bile olmayan yoksul göçmen çocukların orta-üst sınıf mensubu çocuklarla aynı sınıflarda oldukları zamanlardan günümüze çok şey değişti. Bu arada, ilkokuldaki sınıfımızın arka sıralarındaki çocukların yaşları büyüdükçe kentin arka sokaklarına geçtiğine kendi hayatımda tanık oldum. OECD ülkeleri arasında Meksika’dan sonra gelir adaletsizliğinin eğitim performansını en çok etkilediği yer olduğumuzu duymak hiç şaşırtmadı. Üstelik bu eşitsizliğin başka ülkelerde tıpkısıyla bulunduğunu gördüm. ABD’de çalıştığım yıllarda evlerinde sıcak yemek pişmediği için okulların tatil olduğu aylarda aç kalan ya da ‘junk’ (çöp) yemekler yiyen çocukları fark ettim. İstanbul’da 40-50 kişilik sınıfta 20 kişilik sınıftakinin 2 katı hiperaktifliğin var olduğunu buldum. Zengin okulları olarak tanımlanan, ama çoğunluğunu ortasınıftan annebabaların yemeyipiçmeyip okula yolladıkları çocukların oluşturduğu okullarda her türlü yetersizliğe rağmen daha iyi performans gösteren çocukların bu avantajının sadece okula mı bağlı olduğunu merak ettim.
Birkaç yıl önce yayımlanan ama nedense yeni okuduğum bir araştırma makalesi bu olguların varlık nedenine ışık tuttu.  Raiza ve arkadaşlarının Neuroimage’da yayımlanan çalışması, okuma becerisine zemin teşkil eden (Broca alanı diye bilinen dil bölgesini de içeren) sol inferior frontal bölgenin gelişmişliği ile sosyoekonomik durum arasında sağlam bir bağlantı ortaya koymuştu. Bu bölge ne kadar gelişkinse, okuma perfomansı o kadar iyi ve çocuğun sosyoekonomik düzeyi o kadar yüksekti.
Hackman ve arkadaşlarının 2010’daki bir başka çalışması da özellikle bellek işlevlerine zemin oluşturan hipokampus’un boyutunun sosyoekonomik düzey ölçüsünde büyüdüğünü gösteriyordu. ‘Ne kadar büyük o kadar iyi’ ilkesi her zaman geçerli olmasa da, bellek işlevlerinin bozulduğu travmatik durumlarda hipokampusun daha küçüldüğünü biliyoruz. Bu durumda okuması daha iyi, aklında tutabilirliği daha gelişkin çocukların bu becerilerine altyapı sağlayan beyin bölgelerinin ailenin sosyoekonomik düzeyi ölçüsünde ‘iyi’ olduğunu söyleyebiliriz.
Zengin olma ümidi ya da amacı olmayanlar için ‘ekonomik’ olanın dışında ‘sosyo’  kısmını biraz daha irdelemeliyim; özellikle, anne-babanın çocuklarla homurdanma ve bağrışmanın ötesine geçen sözlü iletişiminin ve evdeki dil/ifade zenginliğinin beyindeki dil/okuma bölgelerine etkisi olacaktır. Belki sosyoekonomik zenginliği sadece para bolluğu olarak değil çocuğa sunulan olanakların, bebekken okunan kitaplar, anlatılan masallarla başlayan sözlü iletişimin ve evde kullanılan dilin zenginliği olarak tanımlayıp, iletişim ve ilişki kalitesini temsil eden gönlü zengin ile dili zengin olmayı da (cebi dolu olmak kadar etkili olabilecek etkenler olarak) ekleyebiliriz. Günümüzün zaman yoksulu ortasınıf ailelerinin, iyi bilinen okullara para yetiştirmek için ekonomik olarak ‘yırtma’ çabalarının sosyal olarak geride kalmalarına sebep olmamasını diliyorum.


çocuklara müşteri memnuniyeti yaklaşımı sökmez



Hizmet alan çocuklar nasıl büyüyecek?


Kendi kahvenizi kendiniz aldığınız Starbaks’ta işiniz bittikten sonra tepsinizi ne yapıyorsunuz? Eğer ezici çoğunluk gibiyseniz, tabii ki, masada bırakıp kalkıyorsunuz. Herhangi bir Starbaks’ta oturup çevreyi izlediğinizde varacağınız bu sonuç ne önem taşıyor? Aynı gözlemi ABD ya da İngiltere’deki kahve yerlerinde yaptığınızda, müşterilerin kalkıp giderlerken yedikleri içtikleri ne ise onu masalarından alıp bulaşık istasyonuna bıraktıklarını göreceksiniz. Nicedir kafamda olan sayısız sorudan birisi, neden biz masamızı toplamadan kalkıp gidiyoruz?
Bir çok ülkede iş yapamayıp batan yabancı kahve zincirleri Türkiye’de epey bir zaman ciddi iş yapabildiler. Starbaks tipi mağazalara rakip çıkan yerel kahve zincirleri de, bu Türkiye’de özel başarı sağlamış zincirlerin yaptığı gibi, Starbaks’ta olmayan bir şey yapıyorlar: kahve siparişinizi alıp ayağınıza getiriyorlar. Siz uğraşmıyorsunuz. Hizmet ediliyor. Hizmet alıyorsunuz. Hepimiz birer bey, paşa ya da hanımefendi olma özlemi içinde olduğumuzdan mıdır, artık onu siz söyleyin, bu ayağınızahizmetverenhızlıkahve yerleri çok iş yapıyor. Kahveli suya dünya parası alıp üstüne üstlük kahve tepsisini bize taşıtma planları yapan yerlere gidersek de, tepsiyi bardağı orada çalışanlara temizletme hakkını kendimize veriyoruz. Rahatına düşkünlük ya da doğuştan asalet, ne derseniz deyin, kahvecide bitmiyor.
Şimdi de mobilya supermarketlerine gidelim; bu mağazaların usulü şu: mobilyaları ya kendiniz alıp parçaları bir araya getirerek, vidalayarak, ekleyerek kendiniz her şeyi yapıyorsunuz. Ya da, ek ücretler ödeyerek montajı şirket elemanlarına yaptırtıyorsunuz.  Tabii ki, biz ikinci gruptayız. Ülkemiz bu konuda tüm ‘Batı’ ülkelerindeki oranın tam tersi ile çoğunluğun işini kendisi yapmak yerine başkasına yaptırttığı yerlerin başına geliyor. Montaj ekipleri hizmete yetişemez vaziyetteler.
Oradan da mahalledeki alkolsüz balıkçıya veya belediyenin tesislerine gidelim, otomobilimizi tabii ki kendimiz park etmeyeceğiz. Vale servisi ne güne durmakta, üstelik biz öyle dünyadan bihaber zenginler gibi valeye 20-30 TL vermeyiz, 5-10 TL ile kurtarırız. Iş az ya da çok para vermekte değil oysa, kendi yapabileceği işi başkasına yaptırtmakta. Statümüzü yükseltiyoruz, hem de neredeyse bedavaya. Bey, paşa, şehzade, prens ne derseniz deyin, hizmet edilme tutkusunun sonu yok. Zenginler gibi yaşamaya hepimizin merakı, pardon, hakkı var, hükmetmeye, getirttirmeye, götürttürmeye…
Bize hizmet sunanlara bağımlı olduğumuzun, bir eşyanın vidasını takamaz, arabamızı kendimiz park edemez hale geldiğimizin farkında mıyız? Bu arada ‘ama, böylece bu hizmeti veren bir çok kişi para kazanıyor’ cümlesi ile başlayan sosyal adaletçi ancak hizmet alanlara bir de ekonomik kurtarıcı kahramanlık yakıştıran söyleme ne diyeceğimi bilemiyorum.
Anne-babalara çocuğunuzda hangi özellikleri önplana çıkartabilmek istersiniz dediğimizde, bağımsızlık, kimseye muhtaç olmama ya da kendi ayakları üzerinde durma gibi değerlerden söz ediyorlar. Bağımsızlığın ya da ayakları üzerinde durmanın birden bire ortaya çıkacağını sandığımızdan olsa gerek, bir yandan bu değerleri savunurken, bir yandan da okul yaşına gelmiş çocuğumuzun ağzına kaşıkla blendırdan geçmiş sebzeli etli karışımı sokuşturuyoruz. ‘Kendisi yemeyecek de ondan’, diye gerekçemizi söylüyoruz. Ödevini yapmadığı için oturup (belki de başka türlü tamamlanamaz cinsten ödevi) biz yapıyoruz. Bağımsızlığı ya da özgürlüğü, çocuğun üzülmemesi, dolayısıyla zora gelmemesi, canının istediğini yapabilmesi olarak tanımlayınca, bu amaca hizmet vermekten başka yol kalmıyor. Hizmet veren/hizmet alan ilişkisi çocuğun memnuniyetini hedefleyen, onu küstürmemek uğruna (‘kim çocuğunu kaybetmek ister ki?’) emrine giren anne-babalık tarzları doğuruyor. Sünnet çocuklarına bir günlük şehzadelik vermeyi anlarım. Ama bu yaklaşımla beylik paşalık döneminin ilelebet süreceğini sanarak büyüyen çocuk kendine başka biçimde teba yaratamazsa, en azından valeler, kahve dükkanlarının çalışanları, kendimiz monte edebilelim diye yapılmış eşyaları monte eden mobilya şirketi elemanları bu işlevi görsün diye kullanılabiliyor.
Birkaç yıl önce depresyonunu tedavi ettiğim bir gencin babası, depresyon bittikten sonra hızlanan büyüme sürecini hizmet üzerinden tanımlamıştı: eskiden yemeğini bitirdikten sonra hiç bir şeye el sürmeden odasına çekilirdi. Önce, tabağını mutfağa götürüp tezgaha bırakmaya, ardından, tezgaha değil de, musluğun altına eviyenin içine koymaya başladı. Bir süre sonra yemeğin bulaşığını sudan geçirip bırakıyordu. En sonunda tabağını bulaşık makinesinin içine yerleştirdi. Bu aşamada ‘tamam bu çocuk büyüdü artık’, diyebildim.
Çocuğa memnun edilmesi gereken müşteri gibi yaklaşarak ona emeğin değerini öğretmek mümkün değil. Rahatını bozmayı, kendi yapabileceği işi başkasına yaptırtmamayı öğretmekten ne zamandır çekinir olduk? Yoksa, gelişim bilimini, psikolojiyi sadece çocuğu üzmeme (kendimizi de yormama) teknikleri olarak mı görüyoruz? Her sıkıntının ‘negatif’ ve ‘travmatik’ olduğunu varsayan, hayatta en yüce değer mutluluktur diyen bir kuşak olmanın doğal sonucu mu bu? Pazar gününüzü bu konuyu tartışarak geçirmenizi istemesem de konuyu açtım bir kere.


Monday, December 24, 2012

biz katil olamayız, demek ki katil onlar



Biz katil olamayız, demek ki katil 'onlar'
Newtown’a kıyamet erken geldi. Çoğu küçük çocuk onlarca kişinin öldüğü olaya katliam demek abartı olmaz. Olayın acısını yaşayan anne-babaların sorduğu ‘neden?’ sorusuna topluca yanıt aradık.  Silahların bu kadar kolay erişilebilirliğinin (katilin annesinin 3 silahı vardı) cinayetleri mümkün kıldığını söyleyen (bir çok sağcı için bildik ve geçersiz) açıklamaların hemen ardından katilin aslında Asperger sendromu olarak tanılanmış bir hastalığı olduğu bilgisi gazetecilerin müthiş ilgisini çekti.
Asperger sendromu, otizme benzer biçimde sosyal ilişki kurma becerilerinin ve sosyal ilişkileri destekleyici iletişimin ciddi biçimde bozulduğu, ancak zekanın korunduğu, toplumda ise daha ziyade tuhaf takıntılı bilgileri kullanmaksızın sadece depolama yanıyla tanınan bir problem. Beyin gelişimindeki genetik kaynaklı aksaklığa bağlanan bir sosyal ve duygusal gelişim kusuru. Asperger sendromlu ve otizmli çocukların ve gençlerin planlanmış şiddet gerçekleştirmelerini neredeyse imkansız hale getiren gelişim kusurlarını bir yana koyalım; bu çocuklar toplumsal hayatın içinde başkalarının şiddetine çok sık olarak hedef oluyorlar. Buna rağmen öfkeleri bir kin’e dönüşmediğinden ötürü başkasına zarar verici olabilecek davranış daha ziyade o anla sınırlı kalıyor.
Oysa, katliam gerçekleştirenlerin özellikleri arasında kindar olma, kin tutma var. Geçmişinde bir biçimde incitilmiş olmanın sağladığı bir haklılık mitolojisiyle desteklenen her şeyi kendine hak bilen kindarlık öfkenin intikamcı eyleme dönüşmesinde rol oynuyor. Bu açıklama son olay için ne kadar geçerli, belirsiz. Ancak olayın sorumlusu olarak katilin hastalığının ilan edilmesi, otizm ve Asperger sendromunun durumla ilişkisinin kolayca kurulması ve kabullenilmesi, toplumda bu ve benzer sorunları olan insanlara karşı hissedilen duyguları tekrar ele aldırtıyor.
Stigmatizasyon (dışlama amaçlı etiketleme diye özetleyeyim) hemen kendini gösterip, ‘insanlık dışı’ eylemle farklı olanı ilişkilendiriyor. Farklı olan, bu sefer otizmli/Asperger’li, ama her zaman bir kusuru, eksiği olan. Üstelik bu ‘kusur’ solcu, dinsiz vb gibi tercihlerin sonucunda ortaya çıkan cinsten değil; genellikle doğuştan gelen, yapısal bir özellik. Hastalıklar, ırk, görünüş, cinsiyet gibi değiştirilemez ve kişinin kendi kontrolunda olmayan özellikler, herhangi bir vesile ile insanlık dışı eylemden sorumlu kılınıyor. Yanyana gelmeleri yeterli.
Stigmatizasyon toplumun geri kalanı için bir arınma işlevi görüp rahatlatıyor: Böyle kötü olayları sen, ben gibi insanlar değil ancak deliler, hastalar, Aspergerliler/otizmliler yapar. Bir sonraki adım, ‘onlar insan değil’ olacaktır. Bizim gibi akıl sahibi kişilerin ‘hayatta yapmayacağı’ her türlü kötülüğü yapanları bir kere belirleyip saptadık mı toplumu nasıl temiz tutacağımız, kötülüklerden nasıl arındıracağımız belli olur. Etiketleme, insanlığı bozanları kolayca anlamamızı, hedefi görebilmemizi sağlar. Böylece korkunç cinayetleri işleyebileceğimizi, her türlü kötülüğü yapabileceğimizi unutur, ruh sağlığı bozulmuş insanların ‘sağlıklı’larla kıyaslanmayacak denli düşük düzeyde öldürme ve benzeri saldırgan eylemlere girmelerini gözardı ederiz. Biz yapmayız, biz yapmış olamayız. Stigmatizasyon aynı zamanda bir yadsıma, bir kabullenememe aracı olur.
Stigmatizasyon’a nasıl karşı koyabiliriz? Hastalık ya da bozukluk kelimelerinden bile bu kadar rahatsız olurken, eksik ya da kusurlu olmak bu denli utandırıcıyken, kusurumuz yok farklıyız deyip farklılıklara saygı beklemek yerine ‘evet, hepimiz kusurluyuz, eksiğiz, ruh hastasıyız’ desek ne olur?