Monday, November 19, 2012

parmaklarıyla görebilmek


parmaklarıyla görebilmek
Körler kabartma Braille alfabesiyle basılmış kitapları parmak uçlarını kullanarak okurlar. Okuma sırasında, dokunma bölgeleri aktif olsa da, kitapta tasvir edilen durumun içerdiği görsellik ölçüsünde görme alanlarının, hareket içerdiği ölçüde hareket saptayıcı alanların aktivitesi izlenebilir. Göze görünmeyen, parmakların iletimiyle beyinle görünür hale girer. Hayal görsel beyin bölgelerini canlandırır.
Körlerin bir başka ‘okuma’ biçimi olan kitap dinleme ise, ilk bakışta yalnızca görme engelini aşmak üzere bulunmuş bir çözümmüş gibi gözükebilir. İlk kitabınızla nasıl karşılaştığınızı hatırlayın. Okudunuz mu, dinlediniz mi?  Kendisine okunan kitabı annesinin, babasının sesinden dinleyerek büyüyenler okumayı dinleyerek öğrenirler. Dinlediğiniz her kitabın bıraktığı iz, okunandan daha derin olabilir. (Türkiye Görme Özürlüler Kitaplığı için yaptığım bir konuşmanın notlarından, www.turgok.org).

Friday, November 16, 2012

hayat beyinde kurgu olur


Hayat beyinde tekrarlanınca kurgu olur
Kurgunun etkileyiciliği ve akıl çeliciliği karşısında dayanmak zordur. Aynı cazibe hayal kırıklığına da yol açabilir. Bir romandan yapılmış filmin hayal kırıklığı yarattığı başlıca an, filmdeki karakterin tipinin, duruşunun hiç de bizim hayal ettiğimiz gibi olmamasıdır. Romanda çizilen kişiye ‘benzemediğini’ söylediğimizde, anlatıyı adeta o kişiyi görüyormuşcasına, görmüşcesine okuduğumuzu düşünebiliriz. Roman ya da öykü, kurgusal bir anlatıyı okurken zihnimizde nasıl bir canlanma, beynimizde nasıl bir hareket oluyor? Bu soruya cevap arayan çalışmalardan bir tanesi (Emory’den bir ekibin Brain and Language’deki yazısı) metaforik ifadeleri dinleyenlerin beyinlerinin hangi bölümlerinin aktifleştiğine bakmışlar. ‘Kadife sesli şarkıcı’, ya da ‘çikolata renkli dansçı’ gibi ifadeler kullanıldığında beyinde dokunma ya da tad/renk duyularını işleyen (‘sensori-motor’) alanlarında kan akımı yoğunlaşmış. Oysa, ‘güzel sesli şarkıcı’ gibi benzetme veya eğretileme kullanmaksızın tanımlayıcı bir ifade duyu sistemini pek etkilemiyor; doğrudan doğruya dil işlem bölgesinde bir aktivite yaratıyor. Fransa’daki bir başka çalışmacının bulguları, hareket içeren cümleleri dinlerken beyinde harekete özel alanların aktifleştiğini göstermiş. Örneğin, ‘tuttuğunu koparan adam’  veya ‘kaderin sillesini yemiş’ dediğimizde, beyinde el hareketleri sırasında aktifleşen bölgeler bu cümleleri dinlerken veya okurken de canlanıyor. Okumak, adeta kurguda tanımlanan durumu yaşıyormuşuz, eylemi yapıyormuşuz, duyuyu hissediyormuşuz gibi bir değişikliğe yol açarak ile beyinde bir sahicilik efekti oluşturur.
Sahiden öyle olsaydı nasıl birisi olacağını yazarın tanımının beynimizde yol açtığı değişiklikler sonucunda tasarlayabiliriz. Diğer yandan, bu yetenek beynin her hayal edilen için ayrı ayrı aktiviteler oluşturmasından ziyade, hayaller için bir altyapı aktivitesi sağlamasına imkan verir. Öyle bir altyapı ki, roman ya da öyküde tasvir ve tarif edilen eylem ya da düşünceyi, sanki kendimiz yapıyor ya da düşünüyormuşuzcasına bir etki yaratarak, müthiş bir gerçeklik etkisi yaratır. Roman kahramanının ne düşündüğünü, neden düşündüğünü, hatta neden düşünemediğini anlamamıza yardım eden bu gerçeklik etkisi, empatinin işlemesini sağlar. Başka birisinin ruhuna sızmamıza olanak buluruz. O’nun gözünden dünyaya baktığımızda, o zamana kadar aklımızın almadığı başka bir bakış açısını anlayabiliriz. Romanın ya da öykünün ikna ediciliğinin sırrı beynimizde cümlelerin içerdiği metaforik manaları eylemi yapmış, kokuyu duymuş ya da serinliği hissetmişlik duygusu ile yaşatmasındadır. Net olmayan anlamlar içeren cümleler, metaforları ile herkesin kendi net görüntüsünü mevcut anlatının çerçevesine eklemesini mümkün kılar. Bu net görüntü her ne kadar kişisel ya da özel olacak gibi gelse de, romanı okuduktan sonra hepimizin aklında canlanan ‘karakter’lerin ortak yanları sayısızdır.  Ortak yanları yakalayamayan filmlerin kahramanları pek inandırıcı olmaz. Filmi romandan sonra mı seyretsek, romanı okumadan filme baksak-bakmasak tartışmasının kaynağı, inanmak ve kendimizi kaptırmak üzere seyrettiğimiz filme olan inancımızı kaybetme olasılığıdır.
(17 Kasım 2012, Okumak: Beynin kalple birleştiği işlev; 31. İstanbul Tüyap Kitap Fuarı/ Notre Dame de Sion Fransız Lisesi ve Mezunlar Derneği tarafından düzenlenen paneldeki konuşmam  için hazırlık notlarından)

Wednesday, November 14, 2012

lider beyni: karar verme ve beyin mekanizmaları


Lider Beyni: karar verme süreçleri ve beyin mekanizmaları
seminer özeti

Liderliğin temel parçalarından birisi önemli durumlarda 'lead' edilen sistemin sürdürülebilirliğini sağlamaya dönük 'önemli' kararlar almak olarak tanımlanabilir.
Önemli kararlar sadece akıl ve mantık ürünü değildir; özellikle zamana sıkışık koşullarda duygu ve sezgi sistemlerinin tetiklediği süreçler karar mekanizmalarımızın 'seçimleri'ni belirleyebilir. 
Beyin işleyişini ve gelişim içinde biçimlenişini anlamamız ölçüsünde daha iyi analiz edebildiğimiz karar mekanizmalarını verimli ve kontrolumuz altında işletebilmek liderlik niteliklerini keskinleştirir.
Beyin işlevleri, davranışlarımızı 'bilmeden' etkilese de, son tahlilde özgür irademizden bağımsız değildir. Düşünce ve duygularımız da beynin otomatik süreçlerine dayalıdır, ancak onlardan ibaret değildir.
Davranış düzeyinde 'alışkanlık' olarak adlandırdığımız otomatik süreçlerin öğrenilmesi (moleküler düzeyde kalıcılığı sağlayanı proteinlerin üretilmesi ve uygun noktalarda depolanması) hayat boyu devam eden, yaş dönemi özelliklerine göre farkılıklar gösteren bir temel gelişim boyutudur.
Hedefe dönük davranışlar insan beyninde son 30 Bin yılda gelişmiş nisbeten 'yeni' mekanizmalardır. Hedefi belirleyici rol oyanayan altyapı (prefrontal korteks) işlek, beyin dokusu gelişimi optimal olduğu ölçüde 'doğru' (bağlama uygun) hedefe 'doğru' yoldan gidebiliriz. Hedef belirleme ve hedefe gidecek yolu seçme ise, risklerin hesabını ve olası belirsizliklere göre durum almayı içerir.
Risk ve belirsizliğin, bir bakıma geleceğin, yönetimi ve kontrolu çabası üzerine kurulu olan iş (ve kişisel) yaşamımızda hedefe dönük davranışlarımızı kendimiz belirleyebiliriz.
Hedefimiz başarı ve mutluluk ise, başarısızlık ve mutsuzluğu anlayabilmemiz, her iki durumun beyindeki bölgeler (anterior cingulate gibi) ve networkler ('Papez' devresi gibi) düzeyinde nasıl bir süreci tetikledğini anlamamız ölçüsünde derinleşebilir. 

Bu seminerin başlıkları:

1. Karar vermenin temel bileşenleri
2. Karar alma ve yönetmeye ilişkin beyin işleyişinin temel ilkeleri
3. Yaş, eğitim ve geliştirici/yıpratıcı deneyimlerin beyin ve psikolojik gelişim üzerine etkileri
4. Liderlik etme biçimlerini ve özelliklerini belirleyici/destekleyici zihin/beyin işleyiş modelleri
5. Bu temel bilgilerin ‘sıcak’ anlardaki kullanımı


Friday, October 26, 2012

bayramda ziyaret adet, evde bulamamak oh ne saadet


Ahududu, kolonya ve bitmez ziyaretler

50 yıl öncesinin ortasınıf kentli alışkanlıklarıyla yaşamaya devam eden küçük bir kesimin bakışıyla yazdığım yazılar bugünkü toplumsal değişim ortamında 'marjinal' kalabilir; ama, anıların giderek daha da önem kazandığı bir yaş döneminde buna hakkım var.
Bayram bitmek üzere; ama söylemeden edemeyeceğim. Bayramların eski tadını arayanlara rastladıkça, ardarda dizilmiş bayram ziyaretleriyle uzayıp giden (çocuklar için) bitmek bilmeyen günler aklıma gelir.
Her bayramda tatile çıktıkları için ayıplanan (40 hatta 50 altındaki) anne-babaların bu kaçış planlarını, ailevi olandan uzak durma isteklerini anlamak için üretilebilecek bir çok hipotezin arasına herkesin anısındaki ziyaretleri ve sıkılmaları eklemeliyim.
Günümüz orta ve üstorta sınıfının gündeminden hızla silinmekte hatta silinmiş bir davranış tarzı olan bayram ziyaretlerinin ‘usul’den olması bir çoğumuzun gençlik geçmişimizi nitelendirmek için kullandığı düzen karşıtlığını tetikleyerek ‘anti-ziyaret’ kılmaya yetmiştir.
Her kuşak gibi bir davranışı ya da tercihi kendimize özgü sanma alışkanlığına bir anlığına karşı koymayı deneyelim. Anne-babalarımızın yorgun argın vardıkları hedef apartmanlardan birisinde dış kapıyı açık bulup aranan daireye tırmandıkları anı düşünün. zil ilk çalışta açılmadığında kapıya bir an evvel kartvizitlerini sıkıştırdıktan sonra çıkıp gitme telaşının anlamı ne olabilir? olur a, evde olmayan dost ya da akrabalar her an bir başka kapıdan çıkagelerek, yeni bir ziyareti başlatabilirler.
Çok hevesli olduklarını sandığımız bu ziyaretleri anne-babalarımızın da epeyce isteksizce gerçekleştirdiklerini düşünemez miyiz?  Üstelik bizim gibi anti duruş sergileme lüksüne de sahip değillerken…
Bir bayram ziyaretinde kuzenlerim ve çocuklarından oluşma bir grup ile bu konuları konuşup anneannemden kalma bayram reçeteleriyle yapılmış ahududu likörlerini yuvarlarken büyük kuzenlerden birisi her şeyi kendimize ya da dönemimize özgü sanma eğiliminin yolunu net biçimde kesiverdi. ‘Biz çocukken bir söz vardı; bayramda ziyaret adet; evde bulamamak oh ne saadet’ Anne babalarımızdan ne kadar da farklı olduğumuzu sanmaya başladığımız anda, karşımıza çıkıveren onların neredeyse tıpkısı olduğumuz gerçeği önce bir şaşkınlık yarattı. Şaşkınlığı pe-re-ja limon kolonyası ikramı ile giderdik. Çocuklar Pe-re-ja’nın açılımını ipad’inde google’ladılar. Bayram böyle geçti.

Thursday, October 25, 2012

ısrarengiz ve sitemkar


önce ısrar
Misafire “çay alır mısınız?” diye soran ev sahibine “teşekkür ederim, almayayım” diyene ne yapılır? “Peki, siz bilirsiniz” deyip geçmek varken, “Allah aşkına, ölümü öp, n’olursun” (ve sonsuz bir dağarcıktaki diğer laflar) diyerek yalvar yakar ısrar etmek niye? Siz böyle düşünürken, ısrar edilen kişi (ki siz onun için üzülmektesiniz), “peki, alayım” der. Yarım ağızla teklif edilen çaylar, pastalar ev sahibinin bize biçtiği değeri yansıtır. Israr etmesini beklediğimiz arkadaşlarımızın niyetlerinin ve tekliflerinin sahiciliğinden emin olmanın bir yolu tekrar tekrar, yılmadan her şeye rağmen bize vermek istediklerini sahiden vermeye çalışmalarıdır. Israr, sahiciliğin ve içtenliğin bir ölçütü sayılır. Bir kere söylemek yetmez, iki kere söylemeniz, verdiğinizi almaz ise mahvolacağınızı belirtmeniz gerekir. Çocuklar annelerinin kendilerine sahiden ilgi gösterdiğinden emin olmak ister, onun sınırlarını zorlar, bir tür testten geçirirler. Sevgililerin “bakalım ne yapacak” sınavlarına benzer bu sahicilik testi yerine geçen ısrar krizleri ev sahiplerinin misafir nezdindeki reytinglerini belirler. Israr edilmediğinde, çay tepsisi önümüzden şöyle bir geçirilip gittiğinde, kendi gözümüzdeki değerimiz buharlaşmaya başlar.

hep sitem

Sitem ısrarın ayrılmaz bir devamıdır. Sitemin bir dostluk işareti olduğunu düşünenler, tersinin umursamazlık veya önemsemezlik olarak görülebileceğini söylerler. Sitem, yapılmamış, ya da eskiden beri yapılıp da artık yapılmayanlara bir özlem, keşke her şey eskisi gibi olsa derken hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağını bilerek söylenen sözleri de içerir. Öfke, kızgınlık, kaybolup gidenin, gitmiş ve geri gelse bile eskisi gibi olmayacak olanın arkasından duyulan üzüntünün yansıması olur. Sitem edenlerin sinirlerimizi germesi, sitem edenlerden uzak durmaya, telefonla hatırlarını bile sormaktan kaçınmaya itilmemiz, biraz da bu ölümcül çağrışımda yatıyor.