Sunday, November 21, 2010

TV macerası 2: aklayıcı olmak istemedim

Bir TV programına davet edildiğimde yanımda kim vardır vs sormak adetim pek yoktur. Bunu sormayı da ayıp saydığım için biraz. Misafirliğie gideceğinizde (bu misafirlik kelimesi de ne kadar yaşlı işi kaçtı değil mi?) başka kim geliyor merak etseniz bile sormamak gibi...
Bu huyum birkaç kez geri tepti; örneğin, bir keresinde susmak bilmeyen ve açıkçası bilimden ve mantıktan yoksun bir şekilde konuşarak birbirleriyle kapışan benden yaşça büyük iki psikiyatrın arasında kalmıştım. Okan Bayülgen’in programıydı; ne söyleyeceğimi bilemeyip de sustuğumda, program aralarında OB, bazen abi, bazen hocam öntakısıyla, konuşma aralarına atlamam gerektiğini, yoksa bana söz gelmeyeceğini hatırlatmıştı. Aynı programda yine psikologlar hakkında atma tutma olmuş
Tam o noktada bir türlü söz alamadığım için program boyuncaki küskünümsü suskunluğumu tek bozma girişimim bvaşarısız, psikolog meslekdaşlar (pek de ihtiyaçları olmayan) savunmamdan yoksun kalmışlardı.
Bayramdan önceki gün yılda bir iki kez konuk olduğum, aklıbaşında nadir programlardan birisine “katılırım elbette” diye cevap yollamştım. Gel gör ki, bu sefer, hangi nedenle bilmem, belki programanında karşılaşırsam neler yapabileceğimin öngörüsüyle, programa davetli olan diğer kişinin adını da bildrdiler.
Program bir tartışma ya da farklı görüşlerin seslendirilmesiprogramı olsaydı, müthiş bir fırsat olacaktı. Ama kardeşlik ve dostluk günü olan bayramlarda, televizyon ekranında anlamadığı kounlarda kitaplar yazan ve topluma kulağa hoş gelen ama hem uzmanlık alanı olmayan çocuk ruh sağlığı ve bozuklukları alannda ahkam kesip, hem de annelerin çocuklarını ihmal ediyor olabilecekleri çıkış noktasından “çalışan” bir doktorla bayram şekerleri gibi oturamayacağım aşikardı. Programcılar, “o varsa ben yokum” mesajımı memnuniyetle alıp, yollarına devam ettiler. Vebali boyunlarına, desem fazla mı kurban bayramı kokar ?
Profesör ve doktor ünvanlı olması sebebiyle yaptığı iş iyice kabul edilmez olan hanımın yanında gülümseyen bir yüz ifadesiyle görünerek ya da tatlı tatlı çocuklarımızın hali ne olacak tartışması yaparak aklayıcısı olmaktan kurtuldum diye sevindim. Ama, ne yalan söyleyeyim, bayram mayram demeyip bilimden nasibini almamış saçma sapan (ama kulağa hoş geldiği inkar edilemez) fikirlerini deşifre edip televizyonda haddini bildirme fırsatını kaçırdım diye de üzülmedim dersem yalan olur.
Her zaman bu kadar keskin olmadığımı yakın okurlar bilirler, bu sefer beni bu kadar öfkelendiren ne? Sahtekarların, sahtekar olduklarını unutup kendi palavralarına inanmaları, ve bu inanmışlıkları ile saf olanları da inandırmaları mı? Bu durumu seyretmek zorunda kalmak, bir şey yapamamak mı? Öfke, acizlik ve haksızlık karşısında hissettiğimiz duygu değil mi? Öfke ile yol almanın mümkün olmadığını söyleyip duran ben değil miyim?

4 comments:

Bulent said...

Yazgan Hocam... sanirim kimden bahsettiginizi anladim. Benim de atipik otizm tanisi almis bir kizim var ve bu nedenle o doktorla gorusme sanssizligina ugradim. Televizyon kanallarinda sergilemis oldugu imaj, gerceklerden oylesine uzak ve yapay ki, "normal" gelisimi olan cocuk ailelerini yanlis yonlendirmesinden cok korkuyorum. Sizin gibi, konuya tamamen hakim ve ayaklari yere basan fikir sahibi doktorlarin, insanlarin gozunu acmasi ve boyle sarlatanlara prim verilmesini engellemeleri gerektigini dusunuyorum. Lutfen, halkin gozunu acin... sirf bu bayan oyle soyluyor diye gercek disi yollarla cocugunu buyuten cok kisi taniyorum. Biri bu sarlatanliga "dur" demeli!

Anonymous said...

evet yine de öfke ile yol almamak en doğrusu..çünki sahtekarlıkları anlayabilmek, o konuda altyapılı olmayı gerektiriyor.sahtekarlıklar ülkesi olmamızın altında da halkın eğitim düzeyinin düşük olması yatıyor bence.özellikle de "çocuk ruh sağlığı" alanında hem kültürel hem bilimsel alt yapımızın ikibinli yıllara göre inanılmaz ölçüde gerilerde olduğunu kabul etmeliyiz.ama geride olduğumuz kadar değişen koşullara uyum sağlayabilmemiz için inanılmaz bir igi ve bilgilenme isteği de yatıyor, böyle dönemlerde daima şarlatanlar çıkagelmiştir..
belki programda sizi yanyana getirmek isteyen kişinin de bu konuda derin bir üzüntüsü vardır ve elinden gelen en iyi şeyin,programında eğrinin yanına doğruyu koyabilmek ve halkı aydınlatmak olduğunu düşünmüştür kendi çapında..
diğer sözettiğiniz programda ise,hatırladığım kadarıyla susmanız en doğru yol idi..kendinize saygınızı korumuş olmalısınız ve bilimsel varlığınızı..
saygıyla......

Burçay said...

Değerli Hocam,
Bahsettiğiniz zat-ı muhteremin İstanbul dışında( otellerde ) hasta kabul ettiğini duydum...Çok hırslı bir durum dedim. Ve tehlikeli buldum.
Yazınızı okuyunca neden olduğunu anladım. Ama başkaları da anlamalı..
Sevgiler,

Yanki said...

bazı okurlarımın notlarından kişinin kim olduğuna dair bir merak uyandırmış olduğumu anladım. aslnda bir "gizlilik havası" yaratmak istememiştim, sadece anlamsız bir polemiğe girmemeyi ve durduk yerde bir cevap hakkı yaratmamayı hedeflemiştim. zira kişinin kim olduğu pek önemli değil, yapılan eylem bugün A, yarın B tarafından yapılan cinsten kendini bilmezliklerden kimbilir kaçıncısı. bu tür yanlış, yanıltıcı ve bilerek/bilmeyerek zarar doğurabilecek uygulamalara karşı mesleki kuruluşların yaptırım gücü de sınırlı. eninde sonunda toplumun sağduyusunun ağır basması en önemli denetim aracı, diye düşünürüm. ama insanların göz göre göre, bu durumu tercih ediyor olmalarında, insanların kendilerinin de bir rolü olduğunu, sadece birilerini kötüleyerek kurtulamayacağımızı da hatırlasak iyi olur.
ilginize teşekkürler. tahminlerini simen yazanlar da,imalı yazanlar da doğru bildiler. bu da ilginç bir durum.
dedikodusal boyut katmamak için bazı yorumları yayımlamaktan kaçındım.
yy