Friday, February 14, 2014

severek ayrılalım


Severek ayrılalım

         Her sabah yakınından geçtiğim bir çocuk yuvası var. Her sabah burada müthiş ayrılık sahneleri yaşanıyor ve ben de durup seyrediyorum. Ayrılık sahnelerinin genellikle iki oyuncusu olur, burada da öyle: anne ve çocuk.
            Rengarenk tulumlar içinde ve elleri-yüzleri uyku mahmurluğunun izlerini taşıyan çocuklar, gözlerini, kendilerine benzer yüz ifadeleriyle bakan annelerinin gözlerine çakıştırıyorlar. Ayrılık anından birkaç dakika önce başlayan el sallaşma, kendi kendine sözcükler mırıldanma faslı, çocuk yuva binasının içinde iyice gözden kaybolana dek sürüyor. Şehrin sabah kargaşasını hiçe sayarcasına, son derece yoğun, iki kişilik dünyaların en iyi örneğini veren anne-bebek çiftlerinden öğrenecek çok şey var.
Havaalanında, otobüs terminalinde, tren istasyonundaki uğurlamaları andıran bu sahnelerin, filmlerdeki klişelere benzerliği, evrensel bir durumla karşı karşıyayız, dedirtiyor. Filmlerdeki herşey hakikat, malûm.
            Sevgi Dansı. Boston’dan Terry B. Brazelton ve ekibinin ‘Sevgi Dansı’ adını verdikleri bir ‘film’de de anneler, babalar ve bebekler oynuyor. Bebeklerin en yaşlısı 4 aylık! Araştırmanın amacı, hayatın ilk aylarındaki duygusal ve zihinsel gelişimi hakkında gözleme dayanan bilgiler edinmek. Anneyle bebeğin üç dakikalık beraberliği görüntüye kaydedilip kare kare izlendiğinde, bebeğiyle ‘iyi’ ve ‘kötü’ vakit geçiren anneler ( ve babalar) hakkında çok fazla veri toplanmış.
Bu filmi çocuk psikiyatrisi eğitimimin ilk ayında seyrettiğimde, bir “klasik” olduğunu aslında epeydir biliyordum. Küçük çocuk kliniğinin direktörü Linda Mayes, biz asistan doktorlara “içinizde kendi çocuğu olan var mı?” diye sorduğunda, cevabımız “hayır”dı. Niye sorduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Kendi çocuklarımla yaşadıklarım, filmde gördüğüm her şeyi bana hatırlattı; filmden hatırladıklarım çocuklarımla yaşadıklarımı daha iyi farketmemi sağladı. Kuşkucular, “bir işe yaradı mı?” diyebilir (!), ben de “her şey olacağına varır” diyerek kendimi savunurum. Ama biz filme geçelim.
            İlgi ve sevgi, molasız olmaz. Anne odaya girdiğinde, çocuğun bacaklarını sıkkıştırır ve tatlı tatlı konuşmaya başlar genellikle. Bebek ise anneyi görür görmez, onu bir gülücükle selamlar. Bu girizgâhtan sonra, elini ayağını anneye doğru uzatan bebek dansı açar.Filmi kare kare izlediğinizde, bebeğin iki ana davranış eğilimi arasında gidip geldiği görülür: Anneyle ilgilendiği anlar ve adeta ilginin yoğunluğunun altında ezilmemek için durgunlaştığı anlar, dakikada dört kez birbiriyle yer değiştirir.
            Benzer bir döngü anne için de geçerli. Bebek daha ilgiliyken anne öne eğik, çocuğun ‘üstüne düşer’ durumdadır. Bebek durgunlaştığında, annenin tutumu da uygun bir tona kavuşur. Filme normal hızında baktığınızda, sakin, yumuşak bakışlı, bir bebek ve uysal, sözlü ya da davranışsal olarak ‘tatlı’ mesajlar yollayan bir anne görürsünüz.
            Film boyunca dikkat çeken ana özellik, anne ile bebek arasında ‘feedback’ ilkesine uyan bir duygu alışverişi. Bebek bu ilişkiden kendisi hakkında bir sürü şey öğrenir. Davranışlarıyla bir başkasını nasıl etkileyebileceğini de öğreten süreç budur. Anne ise bebeğinin ihtiyaçlarına ve duygusal taleplerine nasıl karşılık vereceğini, kendisini nasıl ‘ayar’ edeceğini öğrenir.
            Piyano çalarcasına bez değiştirir anne. Bebeğin kendisini nasıl hissettiğini, anneler (içgüdüsel olarak) yüzlerinden anlayabilir. Sözgelimi, bebeğin altını değiştirirken izlediğiniz bir anne, bebeğiyle ritmik bir etkileşim içerisinde, onun tepkilerine uyum göstererek ve adeta piyano çalarmışcasına bir akıcılıkla ‘icraatını’ tamamlar (Evet; alt değiştirme işleminden söz ettiğimin farkındayım!). Bebek, sanki doğuşundan gelmiş bir yatkınlıkla bu ritmi belirler. Annenin ritme uyumsuzluğu, örneğin suratı asık, donuk ifadeli davranışları bebek için akıl almaz bir durumdur. Suratı asık anneler konusuna başka yazılarda da değiniyorum, hem depresyona bağlı olarak, hem de annenin “tabiatı” icabı olarak...
            Her şeyin bir sonu vardır. Bu ‘dansın’ en önemli özelliği, bir “son”unun olmasıdır. Yani, dans sürgit devam etmez. Böylesi keyifli bir etkinliğin gün boyu sürmesi ilk bakışta cazip gözüküyor. Ama kendi haz verici/alıcı yaşantılarımızın kimilerinden bildiğimiz gibi sonu olmayan böylesi yaşantılar ‘kabak tadı’ verebilir.
Bebek için ise, yoğun ilişkinin ardından bir ‘ayrılığın’ geleceğini öğrenmek, ayrı ve özerk bir birey olduğunun ilk dersi olur. Annenin (ve babanın) en önemli işlevlerinden biri de bu özerkleşmeyi destekleyici tutum almaktır.
Özerkleşme’yi, dilediğini yapmaktan ziyade, dilediğini ne zaman ve hangi koşullarda yapabileceğini bilmek olarak tanımlarım. Örneğin, bebeğe bazı minicik sınırlar koymak, bazı isteklerine ‘hayır’ diyebilmek, bebeğin sadece önüne konan nesnelerle yetinmesini kabullenmek gibi…

Ayrılabilmek ve bırakabilmek  Bu sınır koyma konusuna hemen burun kıvırmayın. Bebeğe ‘fırça atmak’ ya da “boyun eğdirmek” anlamında bir olumsuzluktan çok, bebeğin sınırlarını tanımasına yardımcı olmayı kastediyorum. Elbette, kendi sınırlarımızı bildiğimiz ve bu sınırlarla barışık olduğumuz ölçüde, koyduğumuz sınırlarda mâkul ve etkin olabiliriz. Durabilmek, bebeğinizin çocukluğa geçişte geliştirmeye başladığı değer sisteminin temel taşı olacaktır. Bebek bu ritmik sevgi dansını yapmaya başlayıp sonlandırmayı ve tekrar başlamayı öğrendiğinde, ayrılık yaşantısını öğrenebilmesi için,  annenin de bebeğinden ayrılabilmeyi, dansa ara verebilmeyi öğrenmiş olmasına ihtiyaç var.

Diğer yandan, daha yeni kavuştuğumuz bebeğimizden nasıl ayrılacağımızın hazırlıklarını yapma fikrini de içten içe saçma bulduğumu itiraf etmeliyim. Ben “ayrılalım” demiyorum, ayrılığa hazırlıklı olalım, çünkü ayrılık zamanı gelip çattığında, hazırlıksız yakalananlar en büyük acıyı çekiyor. Ayrılığı yok saymamız, onu ertelemiyor.

            Biz özerk miydik? Türkiye’deki bebeklerin büyütülüşünde özerkleşmeyi ne ölçüde destekliyoruz ? Bebeklerin büyümüş halinden, yani erişkinliklerinden geriye  bakıldığında özerkleşmenin pek teşvik edilmediğini, dolayısıyla, ayrılık yaşantısının yeterince öğrenilmediğini düşünüyorum.
Düşe kalka öğrenerek büyümemize pek izin verilmeyen ailelerde büyüyoruz. Tülbentle sırtımızdaki ter “üşütürüz” diye alınırken, lokmalar “sonra zayıflar ve hastalanırız” diye ağzımıza konurken; gençliğimizde “hazırlopçu”, “hayatı kavrayamayan” olmamıza şaşmaya ve kızmaya kimin hakkı var? Anne-babasından uzakta kalamayan, evden ilk ayrılığında dağılan üniversite çağındaki gençler, elde ettikleri özgürlüğü kullanmak yerine anne-babalarının dizinin dibine yapışmaktalar. Bunu aileye bağlılık olarak görenler olabilir, ama, bağlılık ile bağımlılık arasındaki farkı anlatabilmek için bir örnekten yardım alayım:
Kıyıdan ayrılan kayık. Bir kayık düşünün, kıyıya bağlanmış... Kıyıdan ayrılmak istiyoruz. Ama halatın bağlanışına bağlı olarak, durumumuz değişebiliyor:
Birinci seçenek, ip düğüm olmuş, çözmek mümkün değil, ancak koparıp atarak ve bir daha bağlanmamacasına ayrılabiliyoruz. Çok bağlı olan, ama koptuğunda iki yabancı olunabilen ilişkiler gibi. Bağlılığımızdan ancak bir darbe ile kurtulabiliyoruz, üstelik ilişkiyi de kaybederek. Geri dönmemecesine...
İkinci seçenek, ip çok gevşek, bağlanma filan yok, öylece tutturulmuş; ilk dalgada kayık kıyıdan uzaklaşmaya başlıyor bile. Ayrılık kayığın inisiyatifinde değil, öylesine savruluyor.
Üçüncü seçenekte, usulüne göre düğümü atılmış bir halat... Gitme vakti gelince, çözersiniz düğümü. Dönme vakti gelince de, gelir, aynı yere bağlarsınız kayığınızı. Özerk gelişmeden buna benzer bir durumu, ayrılma ve birleşmenin kendi inisiyatifimizde olduğu bir süreci kastediyorum. Bunu yapabilir hâle gelmek için, bebeklikteki dansı iyi öğrenmek işe yarayabilir. Garantisi tok elbette...
İlk partner biziz, sonrakiler... Şu yuvadaki ufaklıklara dönersek… Onların ayrılık yaşantılarıyla başa çıkabilirlikleri, iyice bebekliklerindeki deneyimleriyle çok bağlantılı. Annelerinin, onlarla ‘sevgi dansı’nın yapma becerilerine de çok pay düşüyor. Bebeklerin ilk dans ‘partner’i olmak çok keyifli olsa gerek. Ama bebeklerin büyüdükçe dans eşlerinde değişiklikler olabileceğini, bizden sonra başkalarıyla da ‘iyi’ dans edebileceklerini kabullenebilmek de bir o kadar zor.

No comments: