Thursday, May 15, 2014

Facia kurbanı yakınlarımızın hayatta olup olmadığı kesin değilse


Savaş, kaçırılma, doğal veya ‘yapay’ afet gibi felaketler sonucunda cesetlerine ulaşılamayan veya kimliği saptanamayan bireyler “ölümleri kesinleşmemiş insanlar” olarak tanımlanır. Belirsizliğin hükmettiği bu durumlar insanlarda karışıklık ve ümitsizlik duygularına yol açabilir.
Soma’daki maden faciasında bu yazının yazıldığı anda hayatta olup olmadıkları belli olmayan ancak umudun azaldığı belirtilen çok sayıda insan var. Ölümün (ya da hayatta kalmış olmanın) kesinleşmediği durumlarda hem aile üyelerine, hem de onlara psikososyal destek verenlere şu aşamada yararlı olabilecek bazı bilgileri değişik kaynaklardan toparladık. Bu notu hazırlamama yardım eden Psk Sedef Özoğuz'a teşekkür ederim.

Çocuklar hayatta olup olmadıkları veya ölümleri kesinleşmemiş yakınlarının etkilenmiş olduğu felaketlerde nasıl tepki verirler?

Bu durumlarda ölüm belirsizliğinin günlük aktivitelerin tamamlanmasını engelleyici rolünden dolayı çocuklardaki travmatik tepkiler ölüm sonrasındaki hayata tekrar uyum sürecini bozabilir.

Ölüm sonrasındaki hayata tekrar uyum süreci birkaç aşamayı içerir:

  • ·       Ölümün gerçekliğini ve kalıcılığını kabullenmek
  • ·       Hayatındaki değişikliklere ve ölüm sonucunda oluşan kimliğe alışmak
  • ·       Ölen kişiyle olan bağın anma ve hatırlama gibi aktivitelerle devamını sağlamak
  • ·       Ölen bireyin neden öldüğünü düşünerek ölümü anlamlandırmak


Kendine yakın bir bireyin “kayıp, nerede olduğu, hayatta olup olmadığı belirsiz” durumunda olması çocukların travmatik yas içine girme riskini arttırabilir. Travmatik yas çocuklarda Travma Sonrası Stres Bozukluğu’na benzer belirtiler yaratabilir.

Travmatik yas’ın oluşturduğu belirtileri bilmek müdahale gereğini saptamamıza yardımcı olur:

  • ·      Düşünsel tepkiler: Kayıp kişiyi sürekli düşünme, kâbus görme, kayıp kişinin nasıl öldüğünü düşünme, ölmeden önce nasıl acı çektiğini hayal etme, kayıp kişinin kurtulduğu senaryolar kurgulama.
  • ·      Kaçınma: Kayıp kişiyi hatırlatan yerlerden, insanlardan hatta duygulardan uzaklaşma, bireyin fotoğraflarını kaldırma, birey hakkında konuşmaktan kaçınma, bireyle daha önceden yapılan etkinlikleri bırakma ya da genel olarak hissizleşme.  
  • ·      Fizyolojik tepkiler: Tedirginlik, gerginlik, sinirlilik, uykusuzluk ve yeni korkuların belirmesi.


Travmatik yas geçiren çocuklar okulda konsantre olmakta zorlanabilir; ailesinden ve arkadaşlarından uzaklaşıp kopabilir.

Ölümlerin kesinleşmemiş olduğu felaketlerde çocuğun bununla başa çıkabilmesi için nasıl yardımcı olabiliriz? Kayıpları olan ailelere dönük öneriler

Ölüm kesinleşse bile çocuklar ölen bireyin geri geleceğini umutla bekleyebilirler. Cenaze bir anlamda ölümün kesinleştiricisi olan bir törendir. Cenazenin olmadığı, ölü bedenin teslim alınamadığı durumlarda, ölümü kabul etmek geride kalanlarda suçluluk ve sadakatsizlik hisleri yaratabilir.
Olay hakkında farklı aile bireyleri olayı çok farklı yorumlayıp değerlendirebilirler. Bazıları cenazesi olmayan kişinin bir biçimde kurtulmuş olabileceğini düşünerek olaya daha umutlu yaklaşırken diğerleri o kişinin öldüğünü hemen kabul edip cesedin bulunamamış olmasıyla ilgili karmaşık duygular yaşayabilir.  


Çocuğun bu karmaşık duygularla başa çıkabilmesine yardım etmek için neler yapılabilir?  

  • ·       Çocuğun duygularını önemseyiniz. Hisler söz konusu olduğunda doğru veya yanlış yoktur. Hisler zamanla değişebilir. Çocukla birlikte duygularınızı ifade ederek, paylaşarak bu duygularla nasıl başa çıkılacağı konusunda yol göstermek yardımcı olur.
  • ·       kaybettiğiniz yakınınızı hatırlatacak anı eşyalarını gözönünde tutun. Kayıp, ‘cenazesiz’ kişinin fotoğraflarının veya eşyalarının kaldırılması, hatıraların silinmesi veya acının dindirilmesi için yardımcı bir yol değildir.  Birey hakkında olumlu hatıraların paylaşımı daha iyi bir yöntemdir.
  • ·       Hayatınızda bir değişiklik yapmadan önce çocuğun duygularını göz önünde bulundurunuz. Örneğin, bazı çocuklar ölmüş olan kişinin eşyalarının yerinde durmasına veya kıyafetlerinin dolapta asılı olmasına üzülürken diğer çocuklar bu hatırlatıcı unsurları rahatlatıcı bulabilirler.
  • ·       Günlük hayatta ve ilişkilerde devamlılık sağlayınız. Durumun belirsizliği çocuklarda güvensizlik duygusu yaratabilir. Bu noktada gündelik akışın ve düzenin sağlanması, normal hayatta yapılan aktivitelerin devamı (okula gitmek, evin temizlenmesi, sofranın kurulması gibi) çocukların daha kontrollü bir ortamda kendilerini daha iyi hissetmesine yardımcı olur.
  • ·       Acil durum planı. Çocuğun güvenlik duygusunu arttırmak için yaşına uygun bir ‘acil durum’ planı yapabilirsiniz. Bir acil durumda ulaşabileceği akraba ve komşuların telefon numaralarının olduğu bir liste, kapısını çalabileceği bir adres bile güven duygusu verir.
  • ·       Çocuğu ölümlerle ilgili medyada yayınlanan haberlerden uzak tutun. Diğer yetişkinlerle konuşurken ne söylediğinizi tartarak konuşun. Çocuklar bu tür üzücü olaylar sırasında etraflarındaki konuşmalara daha çok dikkat ederler. Konuşulanların çocuklar tarafından yanlış anlaşılması onların gereksiz yere korkmasına neden olabilir.
  • ·       Yaşanan durumu çocuğunuzla açık ve yaşına uygun bir biçimde konuşunuz. Küçük çocuklar bir yakınlarının ölmesi ancak cenazesinin olmaması gibi durumu algılamakta zorluk çekebilirler. Daha büyük çocuklar olayın belirsizliğiyle başa çıkma konusunda yardıma ihtiyaç duyabilirler. Ergenler ise kesin cevaplar alamadıkları için etrafındakilere öfkelenebilirler.   
  • ·       Kendinize dikkat edin, acınızı yaşamak için kendinize fırsat verin. Durumun gerginliği çocuklarla sınırlı değil; kendi yasınızla başa çıkabilmeniz çocuğunuza destek olmak açısından sizin gücünüzü arttıracaktır.
  •  

Saturday, May 10, 2014

enflasyonun genetiği

Enflasyonun genetiği

Enflasyon geliyormuş... Biraz “bu haftasonu kar geliyor”, ya da “bu kış komünizm gelecek” türünden bayat haberler gibi gelse de kulağa, çoğunluk pek de şaşırmış değil. Kırk yıldır enflasyonla kucak kucağa yaşayıp büyümüş toplumumuz,  “böyle olacağı belliydi” kadar, “biz alışığız enflasyona” diyormuş gibi.
“Enflasyon alışkanlığı nedir o zaman?” sorusuna cevap ararken, birkaç hafta önceki Ekodiyalog programında, Asaf Savaş Akat ile Deniz Gökçe arasındaki tatlı-tatlı atışmaların arasında kaynayıp gitmiş bir konu aklıma düştü. Asaf hoca’nın “enflasyonun genleri...” diye başlayıp orada kalan sözünün programın sonuna denk gelmesi tartışmayı başlamadan bitirdi belki. Yoksa, beyin bilimi, psikoloji gibi alanlarda cereyan eden konuların makro ekonomik durumları etkileyebileceğine, bütün beyin yıkama gayretlerime rağmen, aklı pek yatmamış olan Asaf hoca fikrini mi değiştiriyor ?
Önce enflasyon ve genler konusunu tartışayım.Enflasyona genler mi sebep olur, yoksa enflasyon mu genleri değiştirir? Yuvarlak cevap; ikisi de, teorik olarak, mümkün. Önce, çok yüzeysel de olsa, biraz gen bilgisi. Genler, beynimizin (ve tabii, vücudumuzdaki diğer organların) yapısını ve bu yapıların işleyişini belirleyen proteinleri kodlar. Yaşanan olaylar genlerin aktif olup olmayacaklarını, genler aktif olacaklar ise, hangi yoğunlukta işleyeceklerini belirleyebilir.
Enflasyon davranışı nedir? Bu davranışın ana çizgilerinden, sloganlarından söz edebiliriz. Örneğin, her an her şey olabilir. Ya da, durum gün günden daha kötüye gidebilir. Ve, elde fırsat varken kullanmak en doğrusudur. Çünkü, hayat beklemeye gelmez. (Ne olacağı) hiç belli olmaz. Günümüzü gün etmeliyiz. Zira, hayat kaçmaktadır. Zaman her zamankinden daha hızlı akmaktadır. Her an ölebiliriz.
Beynimizin anlayacağı bir dile dökersek, enflasyon var ise, yarın yoktur.
Bu çok yoğun belirsizlik durumunun, hayatı tehdit edici olarak algılanıp (öldürmesi şart değil, öldürecekmiş gibi yapsa yeter!), vücudumuzda hayatta kalmak için gerekli bütün mekanizmaları harekete geçirmesi kaçınılmaz olur. 
Kortikosteroidler ve her türlü stres hormonu adeta dolaşım sistemimize boca olur. Kanda olması gereken süreden uzun, hiç gitmemecesine kalan stres hormonları vücudun değişik bölgelerinin yanısıra beynin bellek hücrelerini hızla tahrip ederler. Bunu yaparken de, hem stres hormonlarının düzenini sağlayan genlerin, hem de bellek ve akıl yürütmede rol oynayan yapıların genlerin aktifleşme sıra ve süreleri altüst olur.
Enflasyon, doğrudan adam öldürmese de, yol açtığı belirsizliğin oluşturduğu her an ölüverecekmiş hissi ve doğal sonucu hayatta kalma stresi aracılığıyla beyinlerimizin işleyişini bozar. Bozmak ne kelime, berbat eder. Etmiştir.
Genlerin işleyişi değişir. Enflasyon genlerin işleyişi düzeyinde genetik değişikliklere yol açabilir. Asaf hoca doğru söylemiş demek ki... Ama, oluşan genetik değişiklik bir sonraki kuşaklara aktarılacak tipte, kalıtımsal bir genetik değişiklik midir? Örneğin, sıkça bahsettiğim yenilik arayışı genleri böyle zamanlarda ortaya çıkıp da, kuşaklar boyu etkinlik kazanabilirler mi?
Hani, Başbakan’ın Batı’dan aldığımızı bir ara söylediği “ahlaksızlık” gibi, bir kere alındı mı, alanların pek memnun olduğu ortamdaki yaygınlığından anlaşılan kuşaklar ötesi bir kalıcılığa nasıl ulaşır davranışlar ?
Epigenetik adı verilen bilimsel alan bu konuya ışık tutabilir, “Kalp Çarpar...” kitabımda s.23-24’de yer alan not ve grafiğe bakmak yetmeyecekse de, fikir verir. Epigenetik başlığı altında yer alan, genlerin genlerle, ve genlerin çevresel koşullarla karşılıklı etkileşiminin nasılının, niçininin biyolojisini kapsamlı biçimde ele almak üzere,  dipnot ile yetinmenizi rica edip* devam ediyorum.
Aslında, enflasyon kuşağında oluşmuş bir davranışın sonraki kuşaklara aktarılması için doğrudan genler düzeyinde bir değişiklik olması da şart değil. Kültür genleri de denen (biyolojik anlamda gen olmayan) “mem”lerin, yâni, kuşaktan kuşağa aktarılarak her kuşakta varlığını sürdüren davranış kalıplarının, bu rolü üstlenmesi mümkün.

Geleceği yok edicilik. Toplumsal çürümeden tutun geleceğe inançsızlığa, günü kurtarma politikalarından köşe dönücülüğe her arzu edilmeyen durumu, toplumun değişmesini “enflasyon”a bağlayabilir miyiz? Bilmiyorum. Her şeyin değerinin düştüğü bir ortamda, insanların çoğu gelecek perspektifini kendi varlığına, hayatta kalabilirliğine sınırlar. Soyunun, türünün devamını umursamazlaşır. Hemen olmasını istediği her şeyin önüne geçenlere acımasızca saldırabilir. Yok ediciliği giderek bütün insanlara, doğadaki canlılara yayılır. “Hemen-şimdi-burada” olmayan, zaten yoktur. Yok etmek de, câizdir.
Enflasyon çoktan geldi, ya da hiç gitmedi ki, diyebilirsiniz. Size hak veririm. Bir de şarkı uydursak diyip, enflasyonun psikolojik durumunun şarkısı olarak “it’s now or never” (şimdi ya da asla) ilan ederim..Enflasyon genlerini bulamasam da, şarkısını bulurum. “Ya, sen enflasyonun oluşturduğunu değil, bildiğimiz insanı anlattın”, derseniz, karşınızda esas duruşa geçerim. Eskiler, insan yolculukta belli olurmuş derler, biz de o sözdeki yolculuk’u enflasyonla değiştirebiliriz.
Enflasyon geliyormuş. Ekonomik veriler açısından herhalde önemli bir haber. Hayatımız açısından ise, gitti mi ki gelsin ?





*
            Meraklı okura biraz teknik not. Epigenetik, dünyaya beraberimizde getirdiğimiz mevcut genomik bilginin farklı vücut dokularında farklı yorumlanmasına, dolayısıyla o dokunun kendine has bir kimlik kazanmasına imkan veren mekanizmalar bütünü olarak tanımlanabilir. Yaşananların genetik yapıyı ve işleyişi değiştirecek etkiler oluşturmasını sağlayan ana mekanizmalardan birisi DNA’nın metilasyonudur. Bu da ne demeyin? Genlerin “promoter” bölgelerindeki sitozin nükleotidlerine metil grupları eklendiğinde (metilasyon olduğunda), kromatin yapısı sıkı, kapalı ya da transkripsiyona izin vermeyen bir şekle bürünür. Metilasyon sonucunda bazı genler sessizleşirken, bunun tersi olan demetilasyon (“metilsizleşme”) suskun olan genlerin aktifleşmesi ve bu genlerin kodladığı ürünlerin miktarının artması ile ilişkilidir. Örneğin, kanser oluşumunda tümör baskılayıcı genlerin, DNA tamir genlerinin hipermetilasyonundan (sessizleşmesi, işe yaramaması) ve tümör oluşumunu kolaylaştırıcı proto-onkogenlerin hipometilasyonundan  (sonucunda, aktifleşmesi) söz edilebilir. Metilasyonu ya da demetilasyonu başlatabilen bir çok etken arasında “stres” sayılır. Stres bunu nasıl yapar? Stres sonucu normalden fazla salgılanan glukokortikoidlerin doğrudan gen transkripsiyonunu (okunmasını ve dolayısıyla protein yapımını) arttırıcı  etkileri olabilir. Metilasyon ya da demetilasyonun beslenme (ne yediğine göre kürkünün rengi değişen fareler gibi), yaşam tarzı (sigara tüketimi ile kansere yatkınlık geninin demetilasyonu arasındaki olası bağıntı) ya da ters hayat olayları (serotonin taşıyıcısının kısa alelini çifte taşıyanların daha kolayca depresif olmaları)  ile biyolojik yaşantıları değişen insanların hayatlarında rol oynadığı düşünülmekte. Enflasyonu da bir hayat tarzı etkeni görebilir miyiz? Davranışlarımızı kalıplayan, yarını görünmesi zor kılan bir ters hayat olayı (enflasyonun dumanlı havasını sevenlerin dışındakiler için) diyebilir miyiz?








Sunday, April 27, 2014

tvitlerde geçen hafta

@yankiyazgancom’dan
144 karakterlik twitler fikirden ziyade fikir çekirdeği olur. Okuyucunun aklında alacağı şekli son biçimi olarak kabul edersek, kağıda geçirilmiş ilk halindeki hamlık bizi daha az rahatsız eder. Ciddiye alınacak metin biçimine ulaşmaktan uzak olsa bile 144 karakteri zihnimizin bir selfiesi olarak kabul edebiliriz.


·      Döngü.1: Acelecilik yarım kalmış işleri, yarım kalmış iş eksiklik duygusunu, eksiklik duygusu karamsarlık ve üzüntüyü, bu duygular aceleciliği arttırır.

·      Döngü.2: Yoksunluklar savunma amaçlı saldırı dürtülerini besler. Dürtülerini kontrol edememe yetersizlik duygusunu büyütür. Oradan baştaki yoksunluk noktasına döneriz.

·      Çocuklarımızı bağımsızlaşıp bizden ayrılsınlar diye yetiştiriyoruz.

·      Görmediğimizi bilmediğimiz bir iletişim dünyasında sadece bize gösterilene bakar hale gelebiliriz.

·      Dikkati dağınık bir çocuktan duydum bugün: 'Ben mi çok yavaşım, dünya mı çok hızlı?'

·      ‘Arkadaşlık artık mana taşımaz/hatırlamayacak kadar yaşlandığımızda' @rufuswainwright  şarkı sözü.







selfie çılgınlığı-ymış

Selfie çılgınlığı !



Kızıma soruyorum ; ‘Eskiden biz fotoğraf makinesini masanın üstüne koyup, sonra zamanlayıcı kurup, karşısında dizilmiş arkadaşlarımızın yanına koşturarak kendimizin de içinde olduğu fotoğraflar çekerdik. Onlar selfie sayılmaz mı ?’. ‘Ona selfie desen de, şimdikinde çekerken kendine baktığın için verdiğin pozu çektiğin anda görebiliyorsun ama’ diye yanıtlıyor. En yakın arkadaşı, ‘bunda emek var, daha çok uğraşılıyor’ diye ekliyor. Emek kısmından hiç bir şey anlamıyorum.
Peki, vanGogh’un, Rubens’in, Rembrandt’ın ve bilumum tanınmış ressamın kendilerini resmettikleri otoportreler selfie sayılmaz mı ? Aynaya bakarak yapıyorsa, o da yaptığını ve kendini aynı anda görüyorsa… Selfie’den hiç bir şey anlamadığımı söylüyorlar. Cephanemden bir araştırma bulgusu çıkartıyorum : Beden algısında bozulma olmuşsa, bedeninden yüzünden biçimsel bir memnuniyetsizlik varsa, daha çok selfie çekiyorsun, günde 100’e varıyor. ‘Vallahi biz 50’yi aşmıyoruz. Üstelik beden algısı bozulmuş kişiler daha çok çekiyor ama çok selfie çekenlerde beden algısı bozuktur, anlamına bir bulgu değil bu’. 
Pekala, bir salvo daha : ‘geçende TV’da entelektüel görünümlü talk showlardan birisinde gördüm, bütün uzmanlar ve bizzat sunucu selfie’cileri ayıpladılar. Kendiyle meşgul, modern zamanın içi boş gençliği’ dediler. Gençler yine güldü : ‘sen demiyor musun, her dönemin düşünürleri o dönemin modern gençliğinin içinin boş olduğunu düşünür. Genç dediğin yetişkinleştikçe dolar. Bu TV şahsiyetleri için Amerikanca deyimle kendileriyle dolup taşan (kendilerinden başkasını tanımayan) adamlar diyen de sen değil misin ?’.  Doğru, gençliğini atlamış kişilerin gençler hakkında selfie çılgını deyip, derin yorumlar yapmasını biraz yadırgadığımdan ötürü öyle demiştim.
Kendimizi, nasıl göründüğümüzü merak etmek, nerede ve kimlerle olduğumuzu bütün dünyaya duyurmak istemek, bakın ben ne yapıyorum demek çocuksu bir istek gibi gelebilir. Eğer öyleyse yüzlerimizi ekranın önüne çıkartarak ‘ ben buradayım’ demek bir çocuksu istek ise neden yetişkin yaşlara sarktığını nasıl açıklayacağız ? Bebeklikten yeni çıkmış çocukta olduğu gibi sözümüzün az olduğu ya da kendimizi anlatmaya yetmediği zamanlarda selfie sözümüzü olmasa da yüzümüzü ortaya koyma olanağı sağlıyor. Göldeki yansımasına bakarken hayatını kaybeden Narsis’in efsanesindeki kendine (hayran olmadan ziyade) hayran kalma ve kendine bakmaya doyamama ile selfie çekme arasında bir ilişki var diyenler, sesi çıkamayan insanın kaybolmama, silinip gitmeme çabasına fazla bir anlam mı yüklüyor diye de düşünüyorum.


Thursday, April 24, 2014

merhamet bir sosyal refleks

Merhamet bir sosyal refleks olabilir

Merhameti karmaşık sosyal bir refleks olarak tanımlayabilirim. En eli kanlı katil bile karşısındakinde gözyaşı gördüğünde durup düşünebilir, acıma duygusu davranışımızı kısa süreliğine de olsa değiştirtecek güçtedir. Duyularımıza dönük uyaranlar, gördüğümüz ve işittiğimiz şeyler merhameti tetikliyorsa, duyu alanımızın ötesindeki acı verici olaylar bu refleksimizden pek etkilenmez. En acıklı yüz ifadesini takınmış bir kişiye cami kapısında sadaka veren iyiliksever kişi, karşısına çıkmayan ihtiyaç sahibini bilemez. Ancak merak ederse, bulabilir. Yalnızca gördüğüyle tetiklenen bir merhamet refleksi yoksulluğun veya ezilmişliğin mekanizmasına kafa yordurmayacak, kişi gördüğü için bir şey yapmakla yetinecek, daha fazlasını kurcalamayacaktır. Görmediğimizi bilmediğimiz bir iletişim dünyasında sadece bize gösterilene bakar hale gelebiliriz. Merhamet refleksini tetiklemeye dönük resimlerin dolaşımda olduğu her durumda, ‘gösterilmeyen ya da göremediğim başka ne var’ diye düşünme alışkanlığını geliştirebildiysek, merhamet refleksimiz kendi denetimimizden çıkmaz.

asansör düğmesinden kuram


Asansör düğmesinden psikoloji kuramı
Gündelik hayatın sıradan olayları kendisini açıklamaya bizi bir biçimde zorluyor psikolojik kuramlarını üretiyor ; asansör bu kuramlar için iyi bir laboratuvar. Hatırlarsanız, yüksek plazalardaki asansör düğmelerinde en hızlı eskiyenin ‘kapıyı kapat’ düğmesi olduğunu yazmıştım. nedeni hakkında spekülatif açıklamalardan bir tanesi insanların bir başkasıyla asansörün ‘mahremiyetinde’ yalnız kalmaktan rahatsızlık duyması, diğeri 10 saniye daha önce işe yetişme arzusu, bir diğeri ise yetişemeyenin ah-vahlamasından keyif almasıydı.
Son deneylerimden birisi, asansör bekleme alanlarında düğmeye basılma sayısı. ‘Bir önceki gelmiş, basmış, ışık yanıyor ; ama bir de ben basayım, belki iyi basamamıştır’ diyen kişi, asansör kendisinin beklediği hızda gelmeyince ve acelesi ile doğru orantılı olarak düğmeye birkaç kez basacaktır. Ne kadar çok basılırsa o kadar çabuk geleceğini varsayan bu kişi asansörden ikinci katta indiğinde, ‘o kadar acelesi vardıysa neden merdivenle çıkmadı ?’ diyenlerdenseniz, bir dahaki sefere kendinizi yakından inceleyin.
Asansörün önüne geldiğinizde, her seferinde birisi daha önceden basmış ve asansör de az sonra (siz hiç bir şey yapmaksızın geldiyse) düğmeye basılarak ‘çağrıldığını’ nasıl anlayabilirsiniz ? Küçük bir çocuk asansör ya da başka yarı otomatik cihazların çalışması için kendisinin bir şey yapması gerektiğini nasıl kavrayabilir ? Açılır kapanır kapıların önünde sihirli bir durumu seyredermişcesine takılıp kalan küçük çocuğun kendisinin orada olup olmamasının kapının hareketini belirlediğini anlaması saniyeler olmazsa dakikalar sürer. Her şeyin bir nedeni olduğuna inanan çocuk, kendisinin bu nedenler üzerindeki etkisini ona hissettiren otomatik ‘açıl susam açıl’ kapıların ve düğmesine basılınca hemencecik gelen asansörlerin dünyasında bu sırları çözdükçe kendisini çok güçlü hissedecektir.
Ancak bu güç otomatik makinelerin düğmesine basmak dışında bir yerde kendisini gösteremediğinde, ya da insanlar ‘düğmelerine’ basıldığında beklenen tepkileri vermediğinde gücünün işlemediği durumlar olduğunu gördükçe kimisinde derin bir güçsüzlük hissini de yanında getirecektir. Karşısındakine zorla kendi istediğini ‘düğmesine’ basarak yaptırtmaya çalışan çocuk ile toplumu kendi doğru bellediği biçimde davranmaya zorlayan ‘narsistik lider’ arasında kestirmeden düz bir çizgi çekebiliriz. Peki, düğmelere basacak bir kişinin lider noktasına nasıl taşındığının açıklaması ne olacaktır ?





evdeki eşitlik

Evdeki eşitlik hukuku
Çocukluğunu kendi yakınlarına karşı hakkını korumakla geçirmiş birisinin büyümüş halini tasarlayabiliyor musunuz ? Annesinin kendisini değil kardeşini kayırdığını, ona daha fazla köfte-pilav ya da daha fazla sevgi gösterdiğini düşünen çocuk çok. Ancak bir biçimde dengenin kendisine doğru da dönebildiğini gördükçe, eşitsizlik olarak algıladığı durumun (bana 3, ona 4 köfte) bir adalet biçimi (ben 15 kiloyum, o 30 kilo) olduğunu anladıkça haksızlığa uğramışlık hissi hafifler.
Bunu çocuğa birisinin anlatması, anlatabilmesi için de başkasının aklındakini tahmin edebilme becerisi diyebileceğimiz ‘zihin kuramı’ gelişkin olup çocuğun böyle bir algıya kapılabileceğini tahmin etmesi  gerekir.
Eşitliğin aritmetik bir eşitlikten ziyade çocuğun gelişim ihtiyaçların karşılanması temelinde olduğu anlatılan çocuk, bu durumdan büyük bir memnuniyet duymasa bile ‘seninki fazla benimki az’ kıyaslamasından daha kolay sıyrılıp çıkar. Toplumsal eşitliğin herkesin ihtiyacı ölçüsünde kaynaklardan yararlandığı bir düzende sağlanabileceğini aile içindeki eşitlik felsefesi ile öğrenir.
Bu eşitlik hissini yaşamayan, anlama fırsatı bulamayan çocuğun gözü kendisinin aldığında değil başkasına verilendedir. Vermek sadece bir ‘alma’ aracı olarak gelişir ; örneğin, yetişkin olduğunda iyilik ancak bir vicdan temizliği işlevi görüyorsa, yapılır. kırmızı ışıktaki kağıt mendil satıcısının eline 100 TL tutuştururken, gözünün önündeki kendiyle ‘eşitsizliği’ düzeltmiş olur. Park yerindeki görevliye 6 TL yerine 5 TL vermeyi, yanındaki çalışanın maaşını düşük tutmayı marifet bilir. Vermeden almak üzerine bir hayat felsefesinin doğal sonucu her verme eylemini bir haksızlık olarak algılaması, başkalarının elindekini almayı kendine adeta doğuştan hak bilmesidir.




Sunday, April 13, 2014

Geç mi güç mü? Çözümü zor durumlardaki doktor ikilemleri


Geç mi, güç mü ?
Çözümü zor durumlardaki doktor ikilemleri

Otizmin çözümünü arayan biliminsanlarının ortaya koyabildiği kesin yanıtlar henüz yok. Durum böyle olunca, yeterince olgunlaşmamış araştırma verileri uygulamaya hazır olup olmadığına bakılmaksızın bu boşluğu dolduruyor. Otizm o kadar önemli ve o kadar çok can yakan bir sorun ki, otizme ilişkin en ufak bir araştırma haberi bir umut ışığı olarak okunuyor.
Örneğin, jinekolojide uzunca süredir kullanılan bir ilaç olan oksitosin ile ilgili olarak psikiyatri alanında 20 yılı aşkın bir zamandır sürmekte olan çalışmaları düşünelim. Bu köşenin okurları oksitosin ile ebeveyn-çocuk arasındaki bağlanma arasındaki ilişki (ve hatta romantik aşk) üzerinde çokça durduğumu hatırlayabilirler. Annenin çocukla ilişkisinin ‘yoğunluğu’ ile kandaki oksitosin düzeyi arasındaki ilişkiye bakarsak bu nöropeptidin sosyal ilişkide bir rol oynadığını görüyoruz. Oksitosin’in sosyal ilişkideki rolünü gören araştırmacılar ‘acaba otizm belirtileri (‘sosyal ilişkiye ilgisizlik’ gibi) oksitosin uygulamasından yararlanır mı ?’ sorusuna yanıt aradılar. Bu arada ‘oksitosin’ anoreksiya nervoza, şizofreni gibi başka özelliklerdeki psikiyatrik sorunların tedavisi için de değerlendirilmeye başlandı.
Araştırmaların bir bölümü küçük iyileşmeler bildirdiği anda basına yansıyan haberlere bakan bir çok aile bir biçimde temin ettiği bu maddeyi denedi. Henüz yararlı etkisine ilişkin kesinleşmiş bir gözlem olmadığı halde, dozunun ne olması gerektiği, yan etkilerinin hangi noktada ne kadar gözleneceği, risk ve yarar dengesi henüz tam hesaplanmamış olduğundan ötürü bir ‘tedavi’ etiketini kazanmamış olan bu madde doktorların ‘kanıta dayalı’ reçetesine girmeden toplum içinde kullanıma girdi. Artılarını ve eksilerini tam hesaplamadan yapılan her işte olduğu gibi endişe veren bir yanı var. diğer yandan, bilimsel çalışmalar henüz tamamlanmamışken, diye başlayan bir cümle kurduğumuzda, anneler-babalar ‘tedavi, hemen şimdi, sizi bekleyemeyiz’ demekteler. Buradaki davranışı tetikleyen duyguya itiraz edebilir misiniz ?
Doktorların ikilemi anne ve babaların çocuklarına ilişkin acil bir iyileştirici arayışları ile zararı/yararı belirsiz ama bir umut diye bakılan yaklaşımların arasında kalmaktır. Bu ikileme günümüz tıbbının net cevabı, araştırma kliniklerindeki çalışmalarda ikna edici düzeyde etkinlik ve emniyet kanıtının birikmesini beklemeden harekete geçmemektir.

Otizmin kökenine ilişkin çok sayıda araştırma yürütülmekte. Özellikle beyin gelişimini etkileyen genlerdeki mutasyonlar, beyin yapısında ve işleyişindeki farklılaşma ve aksamalar gibi nörobiyolojik değişikliklerin saptandığı bu araştırmalardaki bulgular neden gündelik uygulamalara yansımıyor ? Henüz geçerlilik kazanmadığından ötürü. Bulgular gerçek ama her otizmli için (ya da otizmin belli bir altgrubu için) geçerli değil.
Bir hastalığa özgü bir özelliği belirleme amaçlı araştırma yapılırken, tipik gelişen çocuklardan oluşan bir grupla otizm tanısı doğru biçimde konmuş çocuklardan oluşan grubun karşılaştırılması, ve arada önemli (istatiksel anlamda) bir fark olup olmadığını saptamak ilk adım. Diyelim ki, otizmli grupta beyincik bölgesinin ortalama hacmi tipik çocukların beyincik hacim ortalamasından daha küçük. Ortalamanın altını çizmemin nedeni şu : genellikle otizmli grupta beyincik hacmi daha küçük olsa da, az sayıda otizmli bireyin beyincik hacminin tipik gruptaki az sayıda bireyden daha büyük olabilir (temsili şekile bakınız).
Otizmli bireyin tanı aşamasında (‘’internette’’ müthiş buluş diye aktarılan) beyincik hacmine bakıp karar verecek olsaydık, ve büyük hacimli birisine ‘denk gelseydik’, otizme ilişkin beyin testi ‘negatif’ çıkacaktı ; otizmdeki beyinsel göstergeyi bu otizmlide bulamayıp otizm yok, demiş bulunacaktık. Elbette çoğu tanısal testte bu göstergeler yüzdeyüz mevcut olmasa da, ‘pozitif’lik oranı kabul edilebilir düzeyde olduğu için testler kullanıma girmiştir. Otizm araştırmalarında elde edilen önemli (ama yetersiz) bulgular bu tür ayırıcı değer taşıyan duyarlılık ve özgüllükte testlere henüz dönüştürülemediği için kullanmıyoruz.
İki grup arasındaki kıyaslamada bir özelliğin farklı çıkması test geliştirme için yetmese bile o yönde bir adım olabilir. Sonraki adımda, gruplar arasındaki biyolojik gösterge farkının hastalığın özellikleriyle ilişkisini gösterebilmeliyiz. Örneğin, beyincik hacmi otizmde tipik gruba göre daha küçük olduğunu ortaya koyduğumuz bu örnek durumun bir sonraki aşamasında beyincik küçüldükçe göz temasının azaldığını ortaya koyabilirsek, otizme özgü ve her otizmlide (veya belli bir altgrubunda) gözlenebilir bir farklılık bulmaya daha çok yaklaşmış oluruz.
Bu zahmetli sürece katlanmaksızın, güvenilirliği düşük bulgularla sonuca ulaşmaya çalıştığımızda otizmin tanısını ya da çözümünü bulduk diye heveslendiğimizde en iyi ihtimalle ‘yanıltıcı’ olacağımızı birisinin bize hatırlatması gerekir. Bilim dünyasının dışarıdan bakanlara gereksiz gözüken kuşkuculuğu, emin olmayı bir türlü bilememesi ve ‘işi yokuşa sürer’ halinin kaynağı yanıltmaktansa gecikmeyi tercih etmesinde. Sorunların hızla çözümünü bekleyen ailelerin sıkıntısını azaltmak isteyen ama bilimsel ilkelere sadakatini bozmak istemeyen doktorun ikileminin kaynağı da bu.



  
sadece örnekleme amacıyla, şekildeki varsayımsal bulguları araştırmalarda sık rastladığımız verilere benzettim. Bu örnekteki otizmli grubun ortalama beyincik hacmi daha küçük. Ancak otizmlilerin bir kısmının (işaretli olan gibi) beyincik hacimleri tipik gruptakilerden daha büyük. Beyincik hacminin güvenilir bir gösterge olmadığını gösteren bir örtüşme. Dikkat, bu örnekteki beyincik bulgularına ilişkin veriler kurgusal ; kıyaslamada karşılaştığımız çelişkiler ise gerçekte rastlanan cinsten.