hayret, bir çok öğrenci kongresi ya da toplantısına gidiyor, konuşuyor, hatta nasihat veriyor, ancak tekrar davet ediliyor, hatta zaman zaman (leyhte) tezahürat ile karşılaşıyorum :)
bu konuyu incelemem lazım.
tıp öğrencileri, psikoloji öğrencileri, mühendislik öğrencileri.. ne oldu size? nedir bu ciddiyet:)?
geçtğimiz ayların en keyif aldığım konuşmalarını manisa,izmir, istanbul, yaptığımı itiraf etmeliyim. şanslıyım. bu konuya döneceğim.
Sunday, May 16, 2010
ah bir dahi olsam
gazeteler, radyolar ve televizyonlardan aldığım sayısız sorudan birisine verdiğim cevap ilginizi çekebilir. benzeri bir çok soruyu cevaplamaktan kaçınıyorum: bazen konuyu anlamsız bulduğum, bazen de ayaküzeri vereceğim cevap basına yansırken iyice acayipleşeceği için... bu dahi olsun denen çocuklar konusu tam damarıma bastığı için, kendimi tutamadım. bir başka soru da geçenlerde şöyleydi: şekillerin içini boyamak çocuklarda yaratıcılığı öldürür, şeklinde bir görüş belirtildi. siz ne dersiniz? pek gerekli olmayan bir konudaki neye dayandığı belirsiz bir görüş hakkında görüş belirtmek bir saçmalığa ortakolmak,üstelik o görüşe de bir meşruiyet kazandırmak olacağı için "susma hakkı"mı kullanıyorum:))
aşağıdaki soru bugün cevap yazdığım soru:
Soru: bebeklerin zekasına olumlu katkı yapmıyor mu? 1993 yılındaki araştırmaya göre zekaya olumlu etkisi varken, 2000 yılındaki araştırmaya göre zekaya bir katkısı yok deniliyor. Siz ne diyorsunuz?
asıl cevap. Güzel müzik dinlemenin iyi bir şey olması için zekayı pek de önemli olmayan 3-5 puan arttırması mı gerekiyor?
ek Cevap:
Çocukların gelişmek için karşılıklı ilişki kurmaya, bir makina ile değil bir insanla oynamaya, onu dinlemeye,konuşmaya ihtiyaçları var.
Bir bilimsel görünüşlü palavra daha deşifre oldu, sırada bekleyen de çok. Konuyu tam bilmeyen ailelere zekaya iyi gelir, dediğinizde her şey yapmaya hazırlar. Mozart dinletmek ya da diğer Einstein yapma önerilerinin sağladığı söylenen puanlar zaten çok çok az. Herhangi bir aktivite yapmadan bekleseniz bile kazanılabilecek kadar.
Çocuklar, zeka geliştirici olduğu iddia edilen programlar ile kazanabileceklerinin çok daha fazlasını anne-babalar ile karşılıklı birebir etkileşimden, oyun oynamaktan, kitap sayfalarını karıştırmaktan kazanırlar.
İnsan zekasının en önemli parçası olan "dil" karşılıklı oyun ve konuşma ile gelişir. Bunun için de televizyonu 3 yaşın altında çocukların hayatına hiç sokmamak iyi bir başlangıç olur.
aşağıdaki soru bugün cevap yazdığım soru:
Soru: bebeklerin zekasına olumlu katkı yapmıyor mu? 1993 yılındaki araştırmaya göre zekaya olumlu etkisi varken, 2000 yılındaki araştırmaya göre zekaya bir katkısı yok deniliyor. Siz ne diyorsunuz?
asıl cevap. Güzel müzik dinlemenin iyi bir şey olması için zekayı pek de önemli olmayan 3-5 puan arttırması mı gerekiyor?
ek Cevap:
Çocukların gelişmek için karşılıklı ilişki kurmaya, bir makina ile değil bir insanla oynamaya, onu dinlemeye,konuşmaya ihtiyaçları var.
Bir bilimsel görünüşlü palavra daha deşifre oldu, sırada bekleyen de çok. Konuyu tam bilmeyen ailelere zekaya iyi gelir, dediğinizde her şey yapmaya hazırlar. Mozart dinletmek ya da diğer Einstein yapma önerilerinin sağladığı söylenen puanlar zaten çok çok az. Herhangi bir aktivite yapmadan bekleseniz bile kazanılabilecek kadar.
Çocuklar, zeka geliştirici olduğu iddia edilen programlar ile kazanabileceklerinin çok daha fazlasını anne-babalar ile karşılıklı birebir etkileşimden, oyun oynamaktan, kitap sayfalarını karıştırmaktan kazanırlar.
İnsan zekasının en önemli parçası olan "dil" karşılıklı oyun ve konuşma ile gelişir. Bunun için de televizyonu 3 yaşın altında çocukların hayatına hiç sokmamak iyi bir başlangıç olur.
Saturday, April 17, 2010
biz sizin gibi olmayacağız
Mart başında tıp öğrencilerinin Türk Tabipler Birliği ile ortaklaşa (Dr Füsun Sayek anısına)düzenlediği bir tıp eğitimi toplantısındaydım. 1979'da İzmir'de benzeri bir kurultaydakini andıran siyasi mesaj verme çabaları ile gerçeği arama gayretleri arasında bocalayan öğrencileri görünce, aynı filmin tekrarını görüyoruz diye düşünmek, eski kuşak mensupları olarak ilk refleksimiz. Tıp eğitiminin verdiği (tabii alırsanız:) sorgulayıcı ve olumsuz olasılığı hesaplatıcı alışkanlıklara karşı koymak zor olsa da, bir genç olarak, ülkenizin geleceği üzerinde söz söylememek, kendi yolunuzun en doğru ve tek yol olduğuna inancınızı haykırmamak da zor. arada kalmaktan kastım bu.
salondaki bir kaç öğretim üyesinin "evladım, biz de sizin yaşınızda böyleydik" diye başlayan söylemlerine pek kulak asmayan gençler, "biz sizin gibi olmayacağız" cevabını yapıştırdılar. duygularının yansıması sözlerinin samimiyetinden hiç şüphe duymadım. amaçlarını gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceklerine ise, şimdilik kafa yormamayı tercih ettim.
biz sizin gibi NE olmayacağız? dönek, hain, korkak, pısırık, teslimiyetçi, beceriksiz, bencil...
gençlerin "biz sizin gibi olmayacağız", sözünde, büyüklerin "siz bizim gibi olmayın" dileğinin simetriğini görüyorum. acaba doğru mu görüyorum?
Anne ya da babamız gibi olmak arzusunun, onlar gibi olmak korkusuna dönüştüğü yaşlarda olduğumuz yıllarda, lise öğrenciliğinden üniversiteye geçiş dönemindeyizdir. o yıllardaki "ne kadar uzağa gidersek, o kadar iyi" düşüncesi, bazen geri dönülemez bir mesafeye götürebilir.
arzu ile korkunun çatışmasını şiddetle yaşadığımız gençlik yıllarını "başarı ile" tamamlamak mümkün müdür? bu konu neden kafama takılmıştır?
salondaki bir kaç öğretim üyesinin "evladım, biz de sizin yaşınızda böyleydik" diye başlayan söylemlerine pek kulak asmayan gençler, "biz sizin gibi olmayacağız" cevabını yapıştırdılar. duygularının yansıması sözlerinin samimiyetinden hiç şüphe duymadım. amaçlarını gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceklerine ise, şimdilik kafa yormamayı tercih ettim.
biz sizin gibi NE olmayacağız? dönek, hain, korkak, pısırık, teslimiyetçi, beceriksiz, bencil...
gençlerin "biz sizin gibi olmayacağız", sözünde, büyüklerin "siz bizim gibi olmayın" dileğinin simetriğini görüyorum. acaba doğru mu görüyorum?
Anne ya da babamız gibi olmak arzusunun, onlar gibi olmak korkusuna dönüştüğü yaşlarda olduğumuz yıllarda, lise öğrenciliğinden üniversiteye geçiş dönemindeyizdir. o yıllardaki "ne kadar uzağa gidersek, o kadar iyi" düşüncesi, bazen geri dönülemez bir mesafeye götürebilir.
arzu ile korkunun çatışmasını şiddetle yaşadığımız gençlik yıllarını "başarı ile" tamamlamak mümkün müdür? bu konu neden kafama takılmıştır?
Saturday, February 27, 2010
fıkra değil
geçenlerde bir doktor arkadaşım arıyor; "yeğenimizi sana getirmek istiyoruz"... zaman darlığı vs gibi sorunlar sebebiyle hemen göremeyebileceğimi söylerken, bir yandan da tam olarak neden getirmek istediklerini anlarsam, belki birkaç önerim olabileceğini söylüyorum. "çocuk boyunun kısalığından şikayetçi; morali çok bozuk. bir türlü uzamıyor. sana getirirsek, seni görürse, iyi olur diye düşündük. insanın boyu kısa da olsa başarılı olabileceğine bir örnek olarak..."
telefonda gülmeye başlamama az kalmıştı. "bu üzerinde çalışılacak bir konu, zaman olarak yetişemeyebilirim. ama bildiğim ve benden de kısa, ve bu yaş grubunda çok ehil bir meslekdaşım var, onun telefonunu vereyim."
hayatı böyle zamanlarda daha çok seviyorum. okul yıllıklarında, hele tıp fakültesi mizah dergilerinde bolca espri olması tesadüf değil.
telefonda gülmeye başlamama az kalmıştı. "bu üzerinde çalışılacak bir konu, zaman olarak yetişemeyebilirim. ama bildiğim ve benden de kısa, ve bu yaş grubunda çok ehil bir meslekdaşım var, onun telefonunu vereyim."
hayatı böyle zamanlarda daha çok seviyorum. okul yıllıklarında, hele tıp fakültesi mizah dergilerinde bolca espri olması tesadüf değil.
Friday, February 05, 2010
tanı alma arzusu
blogumu yerinme ve ağlama duvarı haline getirmeksizin dertlerimi dökebildim mi acaba? benim yanlışlar ya da eksiklerden ziyade yanlış anlama ya da çarpıtmalara bir takıntım olduğunu anlatabildim mi? yoksa, isteyen istediğini diyebilir, bir çok zaman haklıdır da...
ama, örneğin, webde bir google'lama yaptığınızda çıkan not: "YY'ın da aralarında olduğu 8 doktora gittim, 8'incisi sonunda bipolar bozukluğu tanısı koydu" sözünün içerdiği doğru bilgi ve yanlış sonuca bakalım.
özellikle bu kişinin bilmediği ya da gözden kaçırdığı ne? ergen yaşta bipolar bozukluğu tanısı koymaktan bilerek kaçınıldığı, bipolar tanısını her şey tam kesinleşmeden koymanın ne kadar sakıncalı olduğu...
hayat boyu sürecek bir tedavi ile birkaç yıl içnde normalleşebilecek bir dalgalanmayı aynı kefeye koymak, yanlışlıkla veya abartılı biçimde hiperaktivite tanısı koymaya benzemez. ben ve benden sonraki drların uyguladığı tedavi bipolar bozuklukta olandan farksız olmuş; ancak hastalığın adını koymakta acele edilmemiş, yıllar geçip de hastalığın sebat ettiğini gören drun da problemi adlandırmaktan başka seçeneği kalmamış.
ergenlik döneminde bipolar mı acaba denenlerin çoğunun genç erişkinlikte bildiğimiz depresyona dönüştüğünü düşünürsek, tedavi ilkeleri aynı kalarak yapılan bir uygulamada "tanı" ve "etiket"lere düşkünlüğün doktorlarla sınırlı kalmasının ruh sağlığı açısından en doğrusu olacağını görmek mümkün.
tanılanma ve tanılanmama meselesini otizm ve dikkate skikliği açısından başka bir seferde ele alalım.
ama, örneğin, webde bir google'lama yaptığınızda çıkan not: "YY'ın da aralarında olduğu 8 doktora gittim, 8'incisi sonunda bipolar bozukluğu tanısı koydu" sözünün içerdiği doğru bilgi ve yanlış sonuca bakalım.
özellikle bu kişinin bilmediği ya da gözden kaçırdığı ne? ergen yaşta bipolar bozukluğu tanısı koymaktan bilerek kaçınıldığı, bipolar tanısını her şey tam kesinleşmeden koymanın ne kadar sakıncalı olduğu...
hayat boyu sürecek bir tedavi ile birkaç yıl içnde normalleşebilecek bir dalgalanmayı aynı kefeye koymak, yanlışlıkla veya abartılı biçimde hiperaktivite tanısı koymaya benzemez. ben ve benden sonraki drların uyguladığı tedavi bipolar bozuklukta olandan farksız olmuş; ancak hastalığın adını koymakta acele edilmemiş, yıllar geçip de hastalığın sebat ettiğini gören drun da problemi adlandırmaktan başka seçeneği kalmamış.
ergenlik döneminde bipolar mı acaba denenlerin çoğunun genç erişkinlikte bildiğimiz depresyona dönüştüğünü düşünürsek, tedavi ilkeleri aynı kalarak yapılan bir uygulamada "tanı" ve "etiket"lere düşkünlüğün doktorlarla sınırlı kalmasının ruh sağlığı açısından en doğrusu olacağını görmek mümkün.
tanılanma ve tanılanmama meselesini otizm ve dikkate skikliği açısından başka bir seferde ele alalım.
Sunday, January 31, 2010
kolay başarıya ulaşmış kalburüstü aile çocuğu
Doğan Cüceloğlu'nun babamın (ve annemin) hayatlarından yola çıkarak hakkında yazdığı kitap ve konu hakkında epey bir bilgiyi site'me yüklemiştim.
http://www.yankiyazgan.com/admin/anmviewer.asp?a=616&z=14
Aşağıdaki notu Doğan Cüceloğlu'nun sitesine kitap hakkında görüşünü yazan bir okuru düşmüş:
"....Yine bu kitap sayesinde Yankı Yazgan hakkında edinmiş olduğum bir ön yargıdan kurtuldum.Gerek medya gerekse tv'lerden edindiğim izlenimler ile Yankı Yazgan'ı kalburüstü bir ailenin okumuş ve kolay başarıya ulaşmış bir bireyi olarak yine ailesinin sayesinde medyatik olan bir oğlu olarak kafama yazmıştım. Oysaki görüntüye bakarak ön yargıda bulunmamak gerekirmiş..."
Babama "bak sayende imajım düzeldi" diyerek bu notu aktardığımda; önce tam anlamadı, nereye kim yazmış filan açıkladıktan sonra; babam "Tıp fakültesini bitirip ve 2 uzmanlık eğitimini tamamlamanın nesi kolay başarı oluyor?" diye homurdandı. Bu konuyu açmışken, babamın cesaret verici sözlerini biraz daha duyarım umuduyla, "bu kişi en azından bir önyargı ile hareket ettiğini düşünüp, özeleştiri yapıyor" dedim.
B: "Başkaları ne diyormuş ki?"
Y: "söylediklerimi saçını şöyle bir sallayarak konuşuyor filan diye eleştiren, ciddiye alınacak bir kadın köşe yazarı vardı mesela"
B: saçların o kadar uzun muydu?
Y: o sıra öyleydi, de, ben salladığımın vs farkında mıyım, mimik gibi bir şey... ama, asıl olan, "yankıyazganlamak" diye bir terim uydurduydu birkaç yazıda.
B: Ne, ne?
Y: ...bir uzmanlığa, bilgi birikimine sahip olmadığı halde, allanıp pullanarak öyleymiş gibi davranmak" gibi bir anlamda.
B: "sence haklı mı?"
Y: "vallahi, ben kendi çalışmalarımı yetersiz buluyorum; özellikle bilim alanında çok daha fazla şey yapabilirdim, ama beceremedim, iradem yetmedi vs"
B: "bunu sen söylüyorsun, ama yazar bunu nereden biliyormuş ki ?ve sen bunu niye takıyorsun ki?"
Y: insanların hakkımda böyle düşünmesini istemem.
B: böyle misin?
Y: onun kastettiği gibi değilim.
B: bunu değerlendirebilecek bir insan mı?
neredeyse 40 yıl öncesinde babamla çok sık yaptığım diyaloglara benzeyen bu konuşma tarzında bir diyalogu uzun süredir yapmamıştım. çok özlemişim. şimdi oğlum benim bu konuşmaları babamla en çok yaptığımız yaşımda; onu ve dedesini beraber gösteren bir resmi koymak en iyisi bu yazının "görsel"i olarak.
DC'nun okuruna, ve bir ara kafayı kısaca bana da takmış agresif köşe yazarına, teşekkür etmeliyim.
http://www.yankiyazgan.com/admin/anmviewer.asp?a=616&z=14
Aşağıdaki notu Doğan Cüceloğlu'nun sitesine kitap hakkında görüşünü yazan bir okuru düşmüş:
"....Yine bu kitap sayesinde Yankı Yazgan hakkında edinmiş olduğum bir ön yargıdan kurtuldum.Gerek medya gerekse tv'lerden edindiğim izlenimler ile Yankı Yazgan'ı kalburüstü bir ailenin okumuş ve kolay başarıya ulaşmış bir bireyi olarak yine ailesinin sayesinde medyatik olan bir oğlu olarak kafama yazmıştım. Oysaki görüntüye bakarak ön yargıda bulunmamak gerekirmiş..."
Babama "bak sayende imajım düzeldi" diyerek bu notu aktardığımda; önce tam anlamadı, nereye kim yazmış filan açıkladıktan sonra; babam "Tıp fakültesini bitirip ve 2 uzmanlık eğitimini tamamlamanın nesi kolay başarı oluyor?" diye homurdandı. Bu konuyu açmışken, babamın cesaret verici sözlerini biraz daha duyarım umuduyla, "bu kişi en azından bir önyargı ile hareket ettiğini düşünüp, özeleştiri yapıyor" dedim.
B: "Başkaları ne diyormuş ki?"
Y: "söylediklerimi saçını şöyle bir sallayarak konuşuyor filan diye eleştiren, ciddiye alınacak bir kadın köşe yazarı vardı mesela"
B: saçların o kadar uzun muydu?
Y: o sıra öyleydi, de, ben salladığımın vs farkında mıyım, mimik gibi bir şey... ama, asıl olan, "yankıyazganlamak" diye bir terim uydurduydu birkaç yazıda.
B: Ne, ne?
Y: ...bir uzmanlığa, bilgi birikimine sahip olmadığı halde, allanıp pullanarak öyleymiş gibi davranmak" gibi bir anlamda.
B: "sence haklı mı?"
Y: "vallahi, ben kendi çalışmalarımı yetersiz buluyorum; özellikle bilim alanında çok daha fazla şey yapabilirdim, ama beceremedim, iradem yetmedi vs"
B: "bunu sen söylüyorsun, ama yazar bunu nereden biliyormuş ki ?ve sen bunu niye takıyorsun ki?"
Y: insanların hakkımda böyle düşünmesini istemem.
B: böyle misin?
Y: onun kastettiği gibi değilim.
B: bunu değerlendirebilecek bir insan mı?
neredeyse 40 yıl öncesinde babamla çok sık yaptığım diyaloglara benzeyen bu konuşma tarzında bir diyalogu uzun süredir yapmamıştım. çok özlemişim. şimdi oğlum benim bu konuşmaları babamla en çok yaptığımız yaşımda; onu ve dedesini beraber gösteren bir resmi koymak en iyisi bu yazının "görsel"i olarak.
DC'nun okuruna, ve bir ara kafayı kısaca bana da takmış agresif köşe yazarına, teşekkür etmeliyim.
asansör düğmeleri
asansörün "kapa" anlamına gelen (><) düğmesi en çok yıpranan. başkası gelmeden tek başına çıkmanın zevki için mi? başka birisi ile başbaşa kalmak bizi çok korkuttuğu için mi? yoksa, sadece içinde olduğumuz "taşıt"ı bir an evvel hareket ettirmek isteğimiz, sıradan aceleciliklerimizden birisi mi?
bu arada,
asansöre tatilden tatile biniyor olduğumdan olsa gerek, yazılarımda asansör tema'sı hep boşta gezdiğim günlere denk geliyor.
ya hasta yattığım, ya da seyahate çıktığım bir kış oldu bu yıl...
bu arada,
asansöre tatilden tatile biniyor olduğumdan olsa gerek, yazılarımda asansör tema'sı hep boşta gezdiğim günlere denk geliyor.
ya hasta yattığım, ya da seyahate çıktığım bir kış oldu bu yıl...
Sunday, January 10, 2010
Kasım aında Ünye'de
Ünye'ye kasım ayında yaptığım ziyaret ve konferans notları
Prof Dr Ayşe Yalın (klinik psikolog) Ankara Tıp Fakültesi’nde yıllarca çalıştıktan sonra, doğup büyüdüğü, aile köklerinin olduğu kent Ünye’ye dönüp, ne yapmış? Dedelerinden kalma, kendisinin beşikten evlenene kadar yaşamış olduğu evi tepeden tırnağa elden geçirip bir anaokulu/yuva ortaya çıkartmış: Haznedar anaokulu. Mesleki birikimini de ekleyince, çocukların kendini değerli hissetmeyi, ben ve öteki ayrımını sağlıklı biçimde yapabilmeyi öğrendikleri bir eğitim ortamı. Zeka arttırma, harika çocuk yaratma, on parmağında on marifet geliştirme gibi “trendy”amaçlardan uzak duran, sıcacık, şirin bir yer. Bir de aylık konferanslar dizisiyle, Ünye’de bu konulara meraklı olan anne-babalara, sağlık ve eğitm çalşanlarına, hayatı farkederek yaşamak isteyenlere dönük konuşmalar yapacak konuklar ağırlıyor. Çarşı içindeki Ticaret Borsası’nın dördüncü katındaki küçük ama sahici konferans salonunda, her ay ağırladığı psikoloji, psikiyatri ve eğitim alanlarıındaki konuklarından Kasım ayı konuğu da ben oldum. Daha önceki yıllarda, büyük kentler dışında yaptığım konuşmalara ilişkin izlenimlerimi pekiştiren bir buluşma oldu. Buluşma diyorum, birbirini bekleyen insanların bir araya gelmesi anlamında... Bir kısmı beni okur olarak bilen, ama benim çoğunu hiç tanımadığım bu insan grubunda kimse de birbiirne benzemiyordu. Çok farklı kültürel ve sosyal yapılardan geldikleri besbelli olan dinleyiciler, sorularıyla tartışmayı zenginleştirdiler. Hemen ayak üzeri cevap verilemeyecek ciddiyet ve derinlikte sorularını değişik yazılarda işlemeyi umuyorum. KOnuşmalarımız sorumluluk almanın, çocuk yetiştirmenin, çocuklarla çalışmanın ve aile olmanın getirdiği yükler ve bu yüklerin bizi nasıl geliştirebildiği, insan yanlarımızı güçlendirdiği üzerine odaklandı. Bir çocuğun kendisi olurken, bizi de kendi çocukluğumuzdan bu yana getirdiğimiz alışkanlıklarımıza bakmak zorunda bıraktığımızı beraberce düşündük. Kendisi olabilmenin, bencil olmaksızın ben diyebilmenin sırrını çocuklardan öğrenmek isteyenler için yol gösterici bir çok fikir soru-cevap bölümünde ortaya çıktı.
Ünye’ye gelince.... Şirin desem çok mu basmakalıp olur... Bu tanımı kullanırken, şehrin tahrip olmuş eski dokusundan kalanlar ile şehri yaşatan özellikleri birleştiriyorum. Hayatımızın bir parçası haline gelmiş pejmürde apartmanların arasından gördüğünüzde iç ferahlatan eski evler, bakımsız bırakılmış ama zamanın yıpratıcı etkisine dayanmış hamamlar, düğün salonu olmuş kiliseler, derme çatma görünümlü modern camilere pes etmeyen sade ve etkileyici çarşı içi camii gibi camiler. Çakırtepe’deki pideci, şehrin sokaklarının kavuştuğu meydan ile deniz arasındaki İskele restoran (ben mükemmel karalahana “pancar” çorbasını tadabildim, ama içki ruhsatı olmamasını anlamak da zor oldu), Samsun’a doğru giderken 1-2km sonra sağdaki Küçük Ev...
düzgün bir yazıyla kaleme almaya çalıştığım bu paragrafı bir türlü tamamlayamadım, onun üzerine, mükemmeliyetçiliğe bir son vermeye karar verip, Ünye’deki konuşmadan defterime karaladığım notları temize çekmeden buraya aktarmaya karar verdim.
Değerli olma: yuvadaki resimlerin hepsinin duvara asılması; sadece en güzel olanların değil. Bu bir yarışmaya aykırı değil, onun adı yarışma.. ama bir konkur ya da olimpiyat gibi yapılması anlamsız.
Sorumsuz annebabalık yeni kuşağa mı özgü?
Çocuğuyla ilgili bilgileri tüm ayrıntısıyla talep eden anne (ne yedi, kaç kaşık yedi) neyi öğrenmek, neyi bilmek istiyor? Çocuğuyla ilişkili bilgilerini arttırmak ilişkisine bir katkıda bulunmuyor...(diyetini geliştirmek vs gibi)
Örneğin, karnın doydu mu, ya da yediklerini sevdin mi, gibi bir soru daha anlamlı...
Çünkü ilişki içeriyor..
Ama zekasını geliştrimek, çocuğunun dahi olmasını istemek için çabalamak...bu sorumluluğu başkalarına devretmek, sonra onları “gerekeni yapmıyorsunuz” diye suçlamak (bu bazen ağır hastalıklarda da görülebilir,, kendi yapmadıklarının telafi etmek için...)
Çocuğunda kendi istediklerinin olması...isteyince olur, sloganı... çocuğunuzu istediğiniz gibi yetiştirebilmek.... onun istediğiniz gibi olması anlamına gelmez
"Çocukların kendiliğinden büyüyeceğini sanmıştık..." çocuğunu kucağına alamayan anneler.
Çocuğunu çekeleyerek ve adeta sürükleyerek yürüten kadın, çocuğu aciz hissettirtmekle yetinmez. Telaşının ne ve neden olduğunu anlamazsınız. Kadının koşuşturmasına ayak uyduramayan çocuk, ayağı takılıp yere kapaklanınca, üstüne bir de, yere düştüğü için, dayağı yer...
Kendi yaptıklarınızla rol modeli oluyorsunuz. Sizi görerek örnek alıyor...
Çocuğunu kendi haline terketme/başıboş bırakma ile özgür bırakma arasında kalmak.... çocuğua özgürlük verme (örneğin, özgürce başkalarına zarar verme !) rahat etmek, ya da rahatımızı bozmamak için olmasın?
Prof Dr Ayşe Yalın (klinik psikolog) Ankara Tıp Fakültesi’nde yıllarca çalıştıktan sonra, doğup büyüdüğü, aile köklerinin olduğu kent Ünye’ye dönüp, ne yapmış? Dedelerinden kalma, kendisinin beşikten evlenene kadar yaşamış olduğu evi tepeden tırnağa elden geçirip bir anaokulu/yuva ortaya çıkartmış: Haznedar anaokulu. Mesleki birikimini de ekleyince, çocukların kendini değerli hissetmeyi, ben ve öteki ayrımını sağlıklı biçimde yapabilmeyi öğrendikleri bir eğitim ortamı. Zeka arttırma, harika çocuk yaratma, on parmağında on marifet geliştirme gibi “trendy”amaçlardan uzak duran, sıcacık, şirin bir yer. Bir de aylık konferanslar dizisiyle, Ünye’de bu konulara meraklı olan anne-babalara, sağlık ve eğitm çalşanlarına, hayatı farkederek yaşamak isteyenlere dönük konuşmalar yapacak konuklar ağırlıyor. Çarşı içindeki Ticaret Borsası’nın dördüncü katındaki küçük ama sahici konferans salonunda, her ay ağırladığı psikoloji, psikiyatri ve eğitim alanlarıındaki konuklarından Kasım ayı konuğu da ben oldum. Daha önceki yıllarda, büyük kentler dışında yaptığım konuşmalara ilişkin izlenimlerimi pekiştiren bir buluşma oldu. Buluşma diyorum, birbirini bekleyen insanların bir araya gelmesi anlamında... Bir kısmı beni okur olarak bilen, ama benim çoğunu hiç tanımadığım bu insan grubunda kimse de birbiirne benzemiyordu. Çok farklı kültürel ve sosyal yapılardan geldikleri besbelli olan dinleyiciler, sorularıyla tartışmayı zenginleştirdiler. Hemen ayak üzeri cevap verilemeyecek ciddiyet ve derinlikte sorularını değişik yazılarda işlemeyi umuyorum. KOnuşmalarımız sorumluluk almanın, çocuk yetiştirmenin, çocuklarla çalışmanın ve aile olmanın getirdiği yükler ve bu yüklerin bizi nasıl geliştirebildiği, insan yanlarımızı güçlendirdiği üzerine odaklandı. Bir çocuğun kendisi olurken, bizi de kendi çocukluğumuzdan bu yana getirdiğimiz alışkanlıklarımıza bakmak zorunda bıraktığımızı beraberce düşündük. Kendisi olabilmenin, bencil olmaksızın ben diyebilmenin sırrını çocuklardan öğrenmek isteyenler için yol gösterici bir çok fikir soru-cevap bölümünde ortaya çıktı.
Ünye’ye gelince.... Şirin desem çok mu basmakalıp olur... Bu tanımı kullanırken, şehrin tahrip olmuş eski dokusundan kalanlar ile şehri yaşatan özellikleri birleştiriyorum. Hayatımızın bir parçası haline gelmiş pejmürde apartmanların arasından gördüğünüzde iç ferahlatan eski evler, bakımsız bırakılmış ama zamanın yıpratıcı etkisine dayanmış hamamlar, düğün salonu olmuş kiliseler, derme çatma görünümlü modern camilere pes etmeyen sade ve etkileyici çarşı içi camii gibi camiler. Çakırtepe’deki pideci, şehrin sokaklarının kavuştuğu meydan ile deniz arasındaki İskele restoran (ben mükemmel karalahana “pancar” çorbasını tadabildim, ama içki ruhsatı olmamasını anlamak da zor oldu), Samsun’a doğru giderken 1-2km sonra sağdaki Küçük Ev...
düzgün bir yazıyla kaleme almaya çalıştığım bu paragrafı bir türlü tamamlayamadım, onun üzerine, mükemmeliyetçiliğe bir son vermeye karar verip, Ünye’deki konuşmadan defterime karaladığım notları temize çekmeden buraya aktarmaya karar verdim.
Değerli olma: yuvadaki resimlerin hepsinin duvara asılması; sadece en güzel olanların değil. Bu bir yarışmaya aykırı değil, onun adı yarışma.. ama bir konkur ya da olimpiyat gibi yapılması anlamsız.
Sorumsuz annebabalık yeni kuşağa mı özgü?
Çocuğuyla ilgili bilgileri tüm ayrıntısıyla talep eden anne (ne yedi, kaç kaşık yedi) neyi öğrenmek, neyi bilmek istiyor? Çocuğuyla ilişkili bilgilerini arttırmak ilişkisine bir katkıda bulunmuyor...(diyetini geliştirmek vs gibi)
Örneğin, karnın doydu mu, ya da yediklerini sevdin mi, gibi bir soru daha anlamlı...
Çünkü ilişki içeriyor..
Ama zekasını geliştrimek, çocuğunun dahi olmasını istemek için çabalamak...bu sorumluluğu başkalarına devretmek, sonra onları “gerekeni yapmıyorsunuz” diye suçlamak (bu bazen ağır hastalıklarda da görülebilir,, kendi yapmadıklarının telafi etmek için...)
Çocuğunda kendi istediklerinin olması...isteyince olur, sloganı... çocuğunuzu istediğiniz gibi yetiştirebilmek.... onun istediğiniz gibi olması anlamına gelmez
"Çocukların kendiliğinden büyüyeceğini sanmıştık..." çocuğunu kucağına alamayan anneler.
Çocuğunu çekeleyerek ve adeta sürükleyerek yürüten kadın, çocuğu aciz hissettirtmekle yetinmez. Telaşının ne ve neden olduğunu anlamazsınız. Kadının koşuşturmasına ayak uyduramayan çocuk, ayağı takılıp yere kapaklanınca, üstüne bir de, yere düştüğü için, dayağı yer...
Kendi yaptıklarınızla rol modeli oluyorsunuz. Sizi görerek örnek alıyor...
Çocuğunu kendi haline terketme/başıboş bırakma ile özgür bırakma arasında kalmak.... çocuğua özgürlük verme (örneğin, özgürce başkalarına zarar verme !) rahat etmek, ya da rahatımızı bozmamak için olmasın?
Friday, January 01, 2010
“mutluluk formülü"
“mutluluk formülü"
Geçen yıla kaçan fırsatlar açısından mı baksam, kazandığım edindiğim deneyimler açısından mı? Bu yanıtlaması bir türlü bitmeyecek soruyu, “iyi ki” ile “keşke” arasında sıkışmış bütün okurlarıma devretmezsem, 2010 blogumu da ihmal etmeye mahkumum. Pırıl pırıl bir hava var; körfez çocukluğumdakinden daha mavi, ama bu güzelliği iklim değişikliğinin daha da kötüleşeceğinin işareti diye düşündüğümde keyfim kaçıyor. Karnımı güzel doyurdum; yedim içtim, ama kilolarıma kilo katarsam diye düşününce iştahımı kaybediyorum. Küçükken, ve tabii gençken, her şeyi isteyen hiçbir şeyi elde edemeyen birisi olacağım diye korkardım; şimdi ortasını bulmanın mutluluğunu yaşayabilir miyim artık, diye düşünmeye başladım. Belki iyi bir başlangıç.
1 Ocak 2010’daki bloguma uygun düşecek bir (kendimden) alıntıyı bir derginin (sağlık ve mutluluk tavsiyeleri) anketine ayaküzeri verdiğim cevaptan aktarayım:
“mutluluk formülü"
1. "keşke" sözcüğünü daha az söylemek,
2. üşendiğimiz ve zor gelen her şeyi inadına daha çok yapmak,
3. aklımıza gelivereni yapmadan önce bir süre beklemek; süre bitiminde hâlâ çok istiyorsak, yapmak,
4. uyku, yeme-içme, yürümeye gereken zamanı ayırmak,
5. bizden daha mutlusu var mı diye etrafa bakınmaktan, başkasının lokmasını saymaktan vazgeçmek.
Acaba bunu gerçekten benim önerdiğim bir formül sanan olur mu? Kurtarıcı formül ve reçeteler, mucizevi yöntemler dendiğinde birden saçları dimdik olan benim gibi birisinden beklenir mi? bunu sen yapıyor musun ki... diye soranlara terzi ve söküğü deyimini hatırlatmam gerekir mi? Hürriyet gazetesinin köşe yazılarındaki soru-cevap üslubu gibi geldiyse, şaşırmayın. Neden şaşırmamanız gerektiğini anlatmam için konunun biraz soğumasını bekleyeceğim.
Blogumda neden az yazdığımı sıkça soran okurlar var. Nasıl yazacağıma karar veremediğim için, desem... Gündelik olaylardan yazı çıkartırken, yapılması gereken o kadar çok şey oluyor ki: dedikodu alanına çekilmeyecek, “name dropping” izlenimi uyandırmayacak, aynı zamanda başkalarının (buna arkadaşlar da dahil..) mahremiyeti sayılacak hiçbir alana girmeyeceksin, isim aktarmaktan kaçınacaksın, ve bu sadece olumsuz ya da eleştirel durumlar için değil, olumlu durumlar için de geçerli olacak.
Bunu bu sınırlara uyarak yapmayı becerebilirim herhalde, ama, zamanım yetmiyor. Çözümü bilmiyor olsam, daha rahat edeceğim.
Geçen yıla kaçan fırsatlar açısından mı baksam, kazandığım edindiğim deneyimler açısından mı? Bu yanıtlaması bir türlü bitmeyecek soruyu, “iyi ki” ile “keşke” arasında sıkışmış bütün okurlarıma devretmezsem, 2010 blogumu da ihmal etmeye mahkumum. Pırıl pırıl bir hava var; körfez çocukluğumdakinden daha mavi, ama bu güzelliği iklim değişikliğinin daha da kötüleşeceğinin işareti diye düşündüğümde keyfim kaçıyor. Karnımı güzel doyurdum; yedim içtim, ama kilolarıma kilo katarsam diye düşününce iştahımı kaybediyorum. Küçükken, ve tabii gençken, her şeyi isteyen hiçbir şeyi elde edemeyen birisi olacağım diye korkardım; şimdi ortasını bulmanın mutluluğunu yaşayabilir miyim artık, diye düşünmeye başladım. Belki iyi bir başlangıç.
1 Ocak 2010’daki bloguma uygun düşecek bir (kendimden) alıntıyı bir derginin (sağlık ve mutluluk tavsiyeleri) anketine ayaküzeri verdiğim cevaptan aktarayım:
“mutluluk formülü"
1. "keşke" sözcüğünü daha az söylemek,
2. üşendiğimiz ve zor gelen her şeyi inadına daha çok yapmak,
3. aklımıza gelivereni yapmadan önce bir süre beklemek; süre bitiminde hâlâ çok istiyorsak, yapmak,
4. uyku, yeme-içme, yürümeye gereken zamanı ayırmak,
5. bizden daha mutlusu var mı diye etrafa bakınmaktan, başkasının lokmasını saymaktan vazgeçmek.
Acaba bunu gerçekten benim önerdiğim bir formül sanan olur mu? Kurtarıcı formül ve reçeteler, mucizevi yöntemler dendiğinde birden saçları dimdik olan benim gibi birisinden beklenir mi? bunu sen yapıyor musun ki... diye soranlara terzi ve söküğü deyimini hatırlatmam gerekir mi? Hürriyet gazetesinin köşe yazılarındaki soru-cevap üslubu gibi geldiyse, şaşırmayın. Neden şaşırmamanız gerektiğini anlatmam için konunun biraz soğumasını bekleyeceğim.
Blogumda neden az yazdığımı sıkça soran okurlar var. Nasıl yazacağıma karar veremediğim için, desem... Gündelik olaylardan yazı çıkartırken, yapılması gereken o kadar çok şey oluyor ki: dedikodu alanına çekilmeyecek, “name dropping” izlenimi uyandırmayacak, aynı zamanda başkalarının (buna arkadaşlar da dahil..) mahremiyeti sayılacak hiçbir alana girmeyeceksin, isim aktarmaktan kaçınacaksın, ve bu sadece olumsuz ya da eleştirel durumlar için değil, olumlu durumlar için de geçerli olacak.
Bunu bu sınırlara uyarak yapmayı becerebilirim herhalde, ama, zamanım yetmiyor. Çözümü bilmiyor olsam, daha rahat edeceğim.
Thursday, October 01, 2009
öpüşmek mi zararlı, öldürmek mi? TV ve çocuklar
Biliyorsunuz, her konuda bir görüş belirtmem, o konuda bilgi sahibi değilsem bile, "bir şeyler söylemem" beklenen uzmanlık alanlarından birisinde çalışıyorum. öldürülen gencin ailesinin ruh durumunu tahmin etmekten tutun, kayıp çocukların neden kaybolmuş olacaklarına değin uzanan bir bilinmezlikleri aydınlatma görevi.
üstelik, bu sorulara yanıt vermek çok da cazip, bir şeyler söylemek, hatta itiraz edilemeyecek denli genelgeçer (ve yusyuvarlak), kulağa hoş gelen cümleler kurmak mümkün; bu daha da başka şeyler söylemeyi mümkün kılıyor. bir "süper muhabbet" ortamında bunu yapabilir, hatta kapsamı yemek pişirme tekniklerinden ingilizce kelime dağarcığı nasıl geliştirilire, testlerde kafadan atarak doğru cevap verme yollarına uzatabilirim. bunu yapıyorum da... ancak aynı şeyi bir gazete cümlesine dönüştürmek, bir de bunu başkasının kaleminden geçirerek yapmak zor geliyor. yine de, kendimi tutamayıp verdiğim bir cevaplar paragrafı aşağıda, Milliyet'ten Bade Gürleyen, tuş'uma basmış :) ; televizyonlardaki öpüşme sahnelerinin çocuk ruh sağlığına verebileceği zararları konu eden bir bakanın demeci üzerine.
Çocuğun zihinsel gelişim düzeyi seyrettiklerinden nasıl etkileneceğini belirler. Cinsel ilişkiyi sergileyen görüntüleri izleyen çocuk ne olup bittiğini anlasa bile, kavramakta ve anlam çıkarmakta zorlanabilir. Öpüşme ya da cinsel yakınlığı doğrudan göstermeyip "ima eden" görüntüleri seyretmenin çocuğa ne gibi bir zarar vereceğini belirlemek zor. bilimin verileri sınırlı olunca herkesin kendi ahlaki değerlerini başkalarına empoze etmesine olanak veren bir boşluk doğuyor. çocukların makul bir saatte uykuya gittikleri, evde 24 saat televizyonun açık olmadığı ortamlarda, TV'daki öpüşme sahnesini bir çocuk ne zaman görebilir?
bu tip yayınları değerlendirirken birkaç ilke var:
1. Çocuğun gelişimine zarar veren cinsel içerikteki yayınların çoğu kadını cinsel bir nesne olarak gösteren ve aşağılayan, ya da kadınlara şiddet uygulandığını gösteren yayınlar olmaktadır. Örneğin, eş seçme programları, kadınları süs olarak kullanan "şov" programları buna örnek sayılmalı. öpüşme sahnesinden ziyade bir kadının dövüldüğünü ya da tecavüze uğradığını gösteren sahneleri ruhsal gelişime zararlı görürüm.
2. Adam öldürmeyi ya da insanlara zarar vermeyi "normal" ve "sıradan" gösteren görüntüler çocuğun başkalarına zarar vermeyi kanıksamasına yol açarak, empati gelişimine zararlıdır. Şiddetin yaygın olduğu, insanların başkalarının haklarına saygısının az olduğu bir ülkede yaşamakta olduğumuz için bu konunun önemli olduğunu düşünüyorum.
3. Şiddet içeren görüntüler elbette her çocuğu aynı biçimde etkilemez. özellikle kendini kontrol becerisi gelişkin, muhakeme yetisi iyi gelişmiş çocukların gördükleri şiddet ve cinsellik sahnelerinden etkilenip, eyleme geçmeleri beklenmez. ancak, genel eğitim ve toplumsal uyum düzeyine baktığımızda, 14 yaş üzerindeki grupta bile, bu uyum ve özdenetim düzeyine ulaşmış genç sayısı düşük oranda kalmaktadır.
çocukların ruhsal gelişimini televizyon yayınlarından koruyacak isek, ki kesinlikle bunu yapmalıyız, onlar için en yüksek zararı doğurabilecek olan (ama en çok da ilgilerini çekecek tipteki) şiddet içerikli programları seyretmeleri konusunda bazı adımlar atmaya öncelik vermek doğru olur. öpüşme sahnelerini izlemek çocukta başkalarına zarar verme dürtüsü doğurmayacaktır.
üstelik, bu sorulara yanıt vermek çok da cazip, bir şeyler söylemek, hatta itiraz edilemeyecek denli genelgeçer (ve yusyuvarlak), kulağa hoş gelen cümleler kurmak mümkün; bu daha da başka şeyler söylemeyi mümkün kılıyor. bir "süper muhabbet" ortamında bunu yapabilir, hatta kapsamı yemek pişirme tekniklerinden ingilizce kelime dağarcığı nasıl geliştirilire, testlerde kafadan atarak doğru cevap verme yollarına uzatabilirim. bunu yapıyorum da... ancak aynı şeyi bir gazete cümlesine dönüştürmek, bir de bunu başkasının kaleminden geçirerek yapmak zor geliyor. yine de, kendimi tutamayıp verdiğim bir cevaplar paragrafı aşağıda, Milliyet'ten Bade Gürleyen, tuş'uma basmış :) ; televizyonlardaki öpüşme sahnelerinin çocuk ruh sağlığına verebileceği zararları konu eden bir bakanın demeci üzerine.
Çocuğun zihinsel gelişim düzeyi seyrettiklerinden nasıl etkileneceğini belirler. Cinsel ilişkiyi sergileyen görüntüleri izleyen çocuk ne olup bittiğini anlasa bile, kavramakta ve anlam çıkarmakta zorlanabilir. Öpüşme ya da cinsel yakınlığı doğrudan göstermeyip "ima eden" görüntüleri seyretmenin çocuğa ne gibi bir zarar vereceğini belirlemek zor. bilimin verileri sınırlı olunca herkesin kendi ahlaki değerlerini başkalarına empoze etmesine olanak veren bir boşluk doğuyor. çocukların makul bir saatte uykuya gittikleri, evde 24 saat televizyonun açık olmadığı ortamlarda, TV'daki öpüşme sahnesini bir çocuk ne zaman görebilir?
bu tip yayınları değerlendirirken birkaç ilke var:
1. Çocuğun gelişimine zarar veren cinsel içerikteki yayınların çoğu kadını cinsel bir nesne olarak gösteren ve aşağılayan, ya da kadınlara şiddet uygulandığını gösteren yayınlar olmaktadır. Örneğin, eş seçme programları, kadınları süs olarak kullanan "şov" programları buna örnek sayılmalı. öpüşme sahnesinden ziyade bir kadının dövüldüğünü ya da tecavüze uğradığını gösteren sahneleri ruhsal gelişime zararlı görürüm.
2. Adam öldürmeyi ya da insanlara zarar vermeyi "normal" ve "sıradan" gösteren görüntüler çocuğun başkalarına zarar vermeyi kanıksamasına yol açarak, empati gelişimine zararlıdır. Şiddetin yaygın olduğu, insanların başkalarının haklarına saygısının az olduğu bir ülkede yaşamakta olduğumuz için bu konunun önemli olduğunu düşünüyorum.
3. Şiddet içeren görüntüler elbette her çocuğu aynı biçimde etkilemez. özellikle kendini kontrol becerisi gelişkin, muhakeme yetisi iyi gelişmiş çocukların gördükleri şiddet ve cinsellik sahnelerinden etkilenip, eyleme geçmeleri beklenmez. ancak, genel eğitim ve toplumsal uyum düzeyine baktığımızda, 14 yaş üzerindeki grupta bile, bu uyum ve özdenetim düzeyine ulaşmış genç sayısı düşük oranda kalmaktadır.
çocukların ruhsal gelişimini televizyon yayınlarından koruyacak isek, ki kesinlikle bunu yapmalıyız, onlar için en yüksek zararı doğurabilecek olan (ama en çok da ilgilerini çekecek tipteki) şiddet içerikli programları seyretmeleri konusunda bazı adımlar atmaya öncelik vermek doğru olur. öpüşme sahnelerini izlemek çocukta başkalarına zarar verme dürtüsü doğurmayacaktır.
Friday, September 25, 2009
Esat Göktepe için gecikmiş taziye

aşağıdaki paragrafı 2009 ocak ayında Prof Dr Esat Göktepe'nin emekliliği üzerine psikiyatrların email grubuna yazmak üzere hazırlamıştım:
"sevgili Esat Göktepe hocamizin, Marmara'daki ikinci asistanı olrk goreve basladigim 1986'dan bu yana, kendimin ve onlarca doktorun, yüzlerce tip ogrencisinin mesleki ve kisisel ilham kaynagi oldugunu gordum. nezaket ile uzmanlik bilgisini alcakgonulluluk icinde birlestiren cok nadir kisilerden birisi olan Esat bey'in hastanemizdeki varligini hep ozleyecegim.
Mehmet Sungur'un devraldigi gorevi, hastanemizdeki olumlu iliskileri ve mesleki olrk tartismasiz uzmanligi ile en guzel bicimde yerine getirecegine de inaniyorum."
mesajı yollayamadan, sadece benim her zamanki ağırkanlılığımdan ötürü değil, hayatın çarklarının fazla hızlı dönmesi sebebiyle de, Esat hocayı kaybettik. bu kelimeyi kullanmayı bile yadırgıyorum, hâlâ.
1986 yılında Biga'da sağlıık ocağı hekimiyken psikiyatri uzmanlık eğitimini yanında alma isteğimi belirttiğimde (TUS öncesi dönemde tek tek giriyorduk sınavlara), beni uzunca sessizliklerle dinledi. Kendimi beğendirmek için, biraz da gece otobüsünden inmiş olmanın mahmurluğu içinde, psikanalitik kurama ilgimden ve Freud for Beginners kitabını Türkçe'ye çevirmiş olduğumdan söz etmeye başlamıştım. "ben psikanalize pek sıcak bakmıyorum" demişti, "ama, bu konuda seni geliştirebilecek bir hocan olacak, Dr Engin Geçtan süpervizyonunu yapabilir". Sıcak bakmadığı bir konu olmasına rağmen, öğrenmemi ve yapmamı destekleyeceği tek alan bu olmayacaktı. Engin Geçtan'la yıllar boyu haftada birkaç saati mesai saatleri içinde geçirmeme izin vermekle kalmdı. 1988'de ziyaretçi öğretim üyesi olarak Marmara'ya gelmeye başlayan Dr Cahit Ardalı (çok yakında kaybettik, onunla ve Engin bey'le olan zamanlardan hatırladıklarımı da kaydetmeliyim) ile psikodinamik kuram ve uygulamaları konusunda ömür boyu işime yarayacak becerileri, bu becerilerin dayandığı kuramın psikiyatride işe yararlığına ve bilimselliğine pek sıcak bakmasa da, kazanmam için elimden geleni yapan Esat hoca'nın desteği ile geliştirdim. Akademik demokrasi ve özgürlük, daha hangi kelimeleri kullanabilirim, bilemiyorum, Esat Göktepe'nin nasıl bir kişilik olduğunu, asistanlarına nasıl bir ortam sağlamış olduğunu anlatmak için.
Aynı dönemde, bana mesleki kişilik gelişiminde çok özel etkisi olan Dr Ahmet Arzık, birkaç yıl önce kaybettiğimiz ve Türkiye'de DSM sınıflandırma sistemini ilk telaffuz eden kişi Dr Safa Sarıbeyoğlu, ilk grup terapilerimizi beraber yapıp işi öğrendiğim koterapist arkadaşım Psk Zehra Karaburçak, ABD'den bir yıllığına kliniğe katılan Dr Daniel Nahum. beraber ve kendilerinden çok şey öğrendiğim insanlar.
O ortamı oluşturan Esat hoca'yı özlüyorum. O sakin adamı kızdırmayı başaran nadir insanlardan birisi olarak, kendime garip ve özel bir yer biçerek, bana hâlâ onun asistanıyım diye böbürlenme fırsatı tanıdığı için değil sadece.
1991'den sonra, çocuk psikiyatrisi ihtisası için Yale'e geçtiğimde, içinden geldiğim küçücük klinikte, çoğu gönüllü öğretim üyelerinden kazandığım beceri ve bilgilerin bana kattıklarını daha berrak gördüm, anladım.
peki, yeterince müteşekkir oldum mu, şükran duygularımı ifade edebildim mi ?
bu gecikmişlik duygusundan hep korkar, hep de gecikirim.
ekteki fotografta, marmara ekibi, c. 1989; önde esat bey, safa bey, arkada ben, tulu, zeynep, ahmet
"sevgili Esat Göktepe hocamizin, Marmara'daki ikinci asistanı olrk goreve basladigim 1986'dan bu yana, kendimin ve onlarca doktorun, yüzlerce tip ogrencisinin mesleki ve kisisel ilham kaynagi oldugunu gordum. nezaket ile uzmanlik bilgisini alcakgonulluluk icinde birlestiren cok nadir kisilerden birisi olan Esat bey'in hastanemizdeki varligini hep ozleyecegim.
Mehmet Sungur'un devraldigi gorevi, hastanemizdeki olumlu iliskileri ve mesleki olrk tartismasiz uzmanligi ile en guzel bicimde yerine getirecegine de inaniyorum."
mesajı yollayamadan, sadece benim her zamanki ağırkanlılığımdan ötürü değil, hayatın çarklarının fazla hızlı dönmesi sebebiyle de, Esat hocayı kaybettik. bu kelimeyi kullanmayı bile yadırgıyorum, hâlâ.
1986 yılında Biga'da sağlıık ocağı hekimiyken psikiyatri uzmanlık eğitimini yanında alma isteğimi belirttiğimde (TUS öncesi dönemde tek tek giriyorduk sınavlara), beni uzunca sessizliklerle dinledi. Kendimi beğendirmek için, biraz da gece otobüsünden inmiş olmanın mahmurluğu içinde, psikanalitik kurama ilgimden ve Freud for Beginners kitabını Türkçe'ye çevirmiş olduğumdan söz etmeye başlamıştım. "ben psikanalize pek sıcak bakmıyorum" demişti, "ama, bu konuda seni geliştirebilecek bir hocan olacak, Dr Engin Geçtan süpervizyonunu yapabilir". Sıcak bakmadığı bir konu olmasına rağmen, öğrenmemi ve yapmamı destekleyeceği tek alan bu olmayacaktı. Engin Geçtan'la yıllar boyu haftada birkaç saati mesai saatleri içinde geçirmeme izin vermekle kalmdı. 1988'de ziyaretçi öğretim üyesi olarak Marmara'ya gelmeye başlayan Dr Cahit Ardalı (çok yakında kaybettik, onunla ve Engin bey'le olan zamanlardan hatırladıklarımı da kaydetmeliyim) ile psikodinamik kuram ve uygulamaları konusunda ömür boyu işime yarayacak becerileri, bu becerilerin dayandığı kuramın psikiyatride işe yararlığına ve bilimselliğine pek sıcak bakmasa da, kazanmam için elimden geleni yapan Esat hoca'nın desteği ile geliştirdim. Akademik demokrasi ve özgürlük, daha hangi kelimeleri kullanabilirim, bilemiyorum, Esat Göktepe'nin nasıl bir kişilik olduğunu, asistanlarına nasıl bir ortam sağlamış olduğunu anlatmak için.
Aynı dönemde, bana mesleki kişilik gelişiminde çok özel etkisi olan Dr Ahmet Arzık, birkaç yıl önce kaybettiğimiz ve Türkiye'de DSM sınıflandırma sistemini ilk telaffuz eden kişi Dr Safa Sarıbeyoğlu, ilk grup terapilerimizi beraber yapıp işi öğrendiğim koterapist arkadaşım Psk Zehra Karaburçak, ABD'den bir yıllığına kliniğe katılan Dr Daniel Nahum. beraber ve kendilerinden çok şey öğrendiğim insanlar.
O ortamı oluşturan Esat hoca'yı özlüyorum. O sakin adamı kızdırmayı başaran nadir insanlardan birisi olarak, kendime garip ve özel bir yer biçerek, bana hâlâ onun asistanıyım diye böbürlenme fırsatı tanıdığı için değil sadece.
1991'den sonra, çocuk psikiyatrisi ihtisası için Yale'e geçtiğimde, içinden geldiğim küçücük klinikte, çoğu gönüllü öğretim üyelerinden kazandığım beceri ve bilgilerin bana kattıklarını daha berrak gördüm, anladım.
peki, yeterince müteşekkir oldum mu, şükran duygularımı ifade edebildim mi ?
bu gecikmişlik duygusundan hep korkar, hep de gecikirim.
ekteki fotografta, marmara ekibi, c. 1989; önde esat bey, safa bey, arkada ben, tulu, zeynep, ahmet
Thursday, September 17, 2009
teklif ve heves
bir marka, yapacağı kampanyanın iddiasının bilimsel temelini oluşturmam ve bunu da adımı vererek yapmam için "iş teklifi"nde bulunuyor. çok zamanımı almayacağını düşündükleri için, teklifleri de ona göre. lütfen ismimi kullanmayın, anonim bir broşür yazalım. eğer önemli olan bilgim ise...
ya büyük gazetenin teklifine ne demeli?
apar topar haftaya yazmaya başlıyorsun filan diye benle buluşan adamcağızdan bir daha ses seda çıkmaması sadece kendi başına gelecekleri kestirememesinden mi?
o zaman beni niye koşturttun, da diyemiyorum. ben niye koştum? bu heveslilik biraz fazla değil mi?
yazılanlardan bir şey anlamadıysan ey okur, doğru yerdesin. kendime yazdığım notu kaybolmasın ve unutturmasın diye internete koymayı deniyorum.
ya büyük gazetenin teklifine ne demeli?
apar topar haftaya yazmaya başlıyorsun filan diye benle buluşan adamcağızdan bir daha ses seda çıkmaması sadece kendi başına gelecekleri kestirememesinden mi?
o zaman beni niye koşturttun, da diyemiyorum. ben niye koştum? bu heveslilik biraz fazla değil mi?
yazılanlardan bir şey anlamadıysan ey okur, doğru yerdesin. kendime yazdığım notu kaybolmasın ve unutturmasın diye internete koymayı deniyorum.
netamenin çeşitleri
netamelilik derken, "öldürülen genç kızın katil zanlısı" olarak bilinen genç ve ailesi hk bir TV programına çağrıldım az önce. beni çağıran (sesinden tahminimce) genç muhabir, ailelerin ve gencin ruh durumları hakkında yorumlarda bulunmamı isterken, bu konuyu en iyi siz bilebilirsiniz, dedi. Ben de konu hakkında (sahiden) pek bilgim olmadığını, teslim olma olayını kendisinden öğrendiğimi duyunca, fikrini değiştirdi mi, onu bilmiyorum. her konuda bilgi ve fikir sahibi olunabilir mi? mümkün değil. bu aynı geçen haftaki "açılım" programında, açılım ya da Türkiye'deki siyasi bölünmeler hakkında konuşmamam gibi bir durum. bilmiyorum, bir. bazı konulardaki bilgi ve izlenimlerim uzman değil vatandaş (haydi diyelim "aydın" bilgisi)... bunu herkese ilan etmem için ne sebep var? bu görüşe uygn davranmadığım zamanlar oluyor ise, affola.
Sunday, September 06, 2009
netame
netameli konulardaki televizyon programlarına davet edildiğimde, katılma kararını verirken, ya yanımdakiler, ya program yöneticisi, ya konunun zaten kimsenin uzlaşamadığı bir husus olması gibi birbirinden değişik risk faktörlerini (genellikle hepsini) gözönüne almam gerekir. programların içeriği hiç bir zaman önceden tam kestirilemez, program hazırlayıcıları da, son ana kadar çeşitli değişiklikler yaparlar. geçtiğimiz haftaki siyaset meydanı programı da böyle bir programdı; 10 yıl önce gölcük'te katıldığım, afet sonrası program gibi... kestirilemez, benim payımın ne olacağının belli olmadığı, herkeste çelişkili düşünce ve duygular uyandırabilecek cinsten. tam ve eksiksiz yapılması mümkün olmayan işlerden birisi daha. o sebeple eleştirilecek sayısız kusurun da olması kaçınılmaz olan.
programda işlenen "açılım" konusunda tam bir fikrim olmadığı gibi (kimsenin de bir fikri var gibi gözükmüyor), zaten siyasi sayılacak bir konuda, görüşümün bir uzman değeri taşımadığı da aşikâr. TV'dan yayımlanması için bir sebep yok. ama insanların, yetişkin ve çocuk, düşünüş şekillerinin, önyargılar ile empati arasındaki çelişkinin ortaya konabileceği durumlardan birisinde, çocuklar aracılığıyla (onların zarar görmeyeceği, belki biraz da gelişme fırsatı bulabileceği) ve toplumun tümünün yararlanabileceği bir perspektif koyabilirim cesaretine (ya da cüretine) kapıldım.
dilediğim gibi olmadı, ama hayatta dileklerimiz nadiren tam gerçekleşiyor. hiç olmadı da diyemem.
sevenler, okurlar, dostlar böyle durumlarda hayal kırıklığına kapılmasınlar. Ya da, benim adıma üzülmesinler.
bildiğim doğruları ve doğru bildiklerimi söylemek bende hiç pişmanlık yaratmaz. bunu yapamazsam, içimde kalır.
programda çocukların zihin yapılarını açıklamaya çalışmamın, insan düşünüşü hakkında konuşup, soru sorup empati uyandırıcı tartışmalar açmamın sebebi de, siyasi içerik hakkında bir fikir ya da eğilim belirtmememin sebebi de, bu "içimde kalmasın" felsefesi.
programda işlenen "açılım" konusunda tam bir fikrim olmadığı gibi (kimsenin de bir fikri var gibi gözükmüyor), zaten siyasi sayılacak bir konuda, görüşümün bir uzman değeri taşımadığı da aşikâr. TV'dan yayımlanması için bir sebep yok. ama insanların, yetişkin ve çocuk, düşünüş şekillerinin, önyargılar ile empati arasındaki çelişkinin ortaya konabileceği durumlardan birisinde, çocuklar aracılığıyla (onların zarar görmeyeceği, belki biraz da gelişme fırsatı bulabileceği) ve toplumun tümünün yararlanabileceği bir perspektif koyabilirim cesaretine (ya da cüretine) kapıldım.
dilediğim gibi olmadı, ama hayatta dileklerimiz nadiren tam gerçekleşiyor. hiç olmadı da diyemem.
sevenler, okurlar, dostlar böyle durumlarda hayal kırıklığına kapılmasınlar. Ya da, benim adıma üzülmesinler.
bildiğim doğruları ve doğru bildiklerimi söylemek bende hiç pişmanlık yaratmaz. bunu yapamazsam, içimde kalır.
programda çocukların zihin yapılarını açıklamaya çalışmamın, insan düşünüşü hakkında konuşup, soru sorup empati uyandırıcı tartışmalar açmamın sebebi de, siyasi içerik hakkında bir fikir ya da eğilim belirtmememin sebebi de, bu "içimde kalmasın" felsefesi.
Saturday, August 22, 2009
yaz durgunluğu
yaz aylarının sonuna doğru geldik. okurlarımın farkettiği durgunluk ya da verimsizlik görünüşte, merak etmeyin. sonbahar aylarında yazma çizme konusunda bıktırıcı bir verimlilik içine girme olasılığım yüksek. nasıl mı? ya yeni kitap hazırlıkları ile... ya da yeni bir düzenli yazma ortamında haftada bir hatta birkaç kez yazarak. "ruhun ekonomisi, ekonominin ruhu" temel mantığı ile... yazılarımı izleyenler, özellikle "kalp çarpar..." ile başladığım ekonomi-psikoloji-beyin bilimleri ilişkisi üzerine yazıları bilecekler. ekonomi deyince, para pul anlamayın. gündelik hayattaki davranışlarımızla ekonomistler de ilgilendikleri için, ekonomi bu alana "yararlanıcı" olarak dahil oluyor aslında. aşktan evliliğe, tatil planı yapmaktan uyku saatlerini ayarlamaya kadar "gündelik hayat" konuları diyelim.
Tuesday, August 04, 2009
yeni türkü konseri
Yeni Türkü
1979’da Buğdayın Türküsü albümünü çıkartan üç kişi, Zerrin Atakan, Derya Köroğlu ve Selim Atakan, Yeni Türkü’nün 30’uncu yılı konserini 19 Temmuz Pazar günü İstanbul Açıkhava’da yaptılar. Yeni Türkü’nün ilk kadrosunun ve yıllar içinde grupla beraber çalıp söyleyen hemen herkesin yer aldığı konser vesilesiyle birkaç cümle söylememi isteyen Ankara Fen Liseli dostum Selim Atakan’a yazdığım (program broşürüne koyma onurunu verdikleri) notum şöyleydi:
Yeni Türkü bitmeyen gençliğimizdir. Yeni Türkü'nün kuşaklar ötesi şarkıları, yaşandığında coşku ve hüzün, hatırlandığında mutluluk uyandıran bir gençliğin müziğidir. O yüzden, bizden sonrakilere aktarmak istediğimiz bir miras gibi, sadece sevmekle yetinemez, sevdirmek de isteriz. Gençliğimiz, başka gençlerin hayatında yeni türkü şarkıları ile sürer gider.
bu notu yazdıktan sonra, konserde broşürü incelerken, katkıda bulunan bir çok kişinin de benim gibi, YT ile gençlik arasında net bir bağ kurmuş olduğunu gördüm. konserde yaşıtlarım ve yakın yaşlardakiler önemli bir çoğunluk oluşturuyordu.
"Hey gidi gençlik", ya da "biz neydik be", havasında mıydık, geçip giden zamanın mahzunluğu içinde miydik? Asla. Aksine, müziğin kendisinin genç olması, kuşaktan kuşağa aktarılan genç olma durumunun müziği olmasını sağlıyordu. konserde bizimle olan iki çocuğum, benim sevip onlaırn sevmediği bir çok konserde farklı olarak, burada da sıkılsalar, "bir başkalık" olduğunu hissettiklerini bize de belli ettiler.
ama her şarkı, kişisel hayatımdaki çağrışımları "geri çağırarak" belleğimi bolca meşgul etti. örneğin, akdeniz akdeniz albümünü ilk kez duyduğum an ve yer: izmir'de sahil evlerinde bir grup tıp öğrencisi, mezun olmak üzere olduğumuzdan ötürü eğlence ve beraberlik dozunu iyice arttırmışız. kafalarımızı dağıttığımız bir gecede, 1980 sonrasındaki ne yapacağına ve ne yöne gideceğine kararsız kalmış (benim gibi) gençler için "ya içindesindir çemberin, ya da dışında yer alacaksın..." sözlerinin ruh dağıtıcı etkisini hatırlamamak mümkün mü? YT şarkılarının doğurduğu "gemi yakan" (Maskeli balo) ruh hali sonraki yıllarda "yıllardan sonra..." yaklaşan fırtınaların hayalini kurdurduğunda, genç olmak ile genç kalmak arasındaki geçişimizin türkçe sözlü "soundtrack"i olmuştu bile.
1979’da Buğdayın Türküsü albümünü çıkartan üç kişi, Zerrin Atakan, Derya Köroğlu ve Selim Atakan, Yeni Türkü’nün 30’uncu yılı konserini 19 Temmuz Pazar günü İstanbul Açıkhava’da yaptılar. Yeni Türkü’nün ilk kadrosunun ve yıllar içinde grupla beraber çalıp söyleyen hemen herkesin yer aldığı konser vesilesiyle birkaç cümle söylememi isteyen Ankara Fen Liseli dostum Selim Atakan’a yazdığım (program broşürüne koyma onurunu verdikleri) notum şöyleydi:
Yeni Türkü bitmeyen gençliğimizdir. Yeni Türkü'nün kuşaklar ötesi şarkıları, yaşandığında coşku ve hüzün, hatırlandığında mutluluk uyandıran bir gençliğin müziğidir. O yüzden, bizden sonrakilere aktarmak istediğimiz bir miras gibi, sadece sevmekle yetinemez, sevdirmek de isteriz. Gençliğimiz, başka gençlerin hayatında yeni türkü şarkıları ile sürer gider.
bu notu yazdıktan sonra, konserde broşürü incelerken, katkıda bulunan bir çok kişinin de benim gibi, YT ile gençlik arasında net bir bağ kurmuş olduğunu gördüm. konserde yaşıtlarım ve yakın yaşlardakiler önemli bir çoğunluk oluşturuyordu.
"Hey gidi gençlik", ya da "biz neydik be", havasında mıydık, geçip giden zamanın mahzunluğu içinde miydik? Asla. Aksine, müziğin kendisinin genç olması, kuşaktan kuşağa aktarılan genç olma durumunun müziği olmasını sağlıyordu. konserde bizimle olan iki çocuğum, benim sevip onlaırn sevmediği bir çok konserde farklı olarak, burada da sıkılsalar, "bir başkalık" olduğunu hissettiklerini bize de belli ettiler.
ama her şarkı, kişisel hayatımdaki çağrışımları "geri çağırarak" belleğimi bolca meşgul etti. örneğin, akdeniz akdeniz albümünü ilk kez duyduğum an ve yer: izmir'de sahil evlerinde bir grup tıp öğrencisi, mezun olmak üzere olduğumuzdan ötürü eğlence ve beraberlik dozunu iyice arttırmışız. kafalarımızı dağıttığımız bir gecede, 1980 sonrasındaki ne yapacağına ve ne yöne gideceğine kararsız kalmış (benim gibi) gençler için "ya içindesindir çemberin, ya da dışında yer alacaksın..." sözlerinin ruh dağıtıcı etkisini hatırlamamak mümkün mü? YT şarkılarının doğurduğu "gemi yakan" (Maskeli balo) ruh hali sonraki yıllarda "yıllardan sonra..." yaklaşan fırtınaların hayalini kurdurduğunda, genç olmak ile genç kalmak arasındaki geçişimizin türkçe sözlü "soundtrack"i olmuştu bile.
Sunday, July 19, 2009
kitap gazetede
son kitabımın (yayıncının beklediğinden daha çok kişi tarafından) okunuyor olmasına seviniyorum. tanıdığım, rastladığım kim var ise bir biçimde haberdar olmuş. galiba fazlasıyla agresif e-marketing yaptım; şikayet eden pek yok şimdilik ama...
önceki 2 kitabımın gidişatı kitabın varlığının duyulması için gazete ya da televizyonda "tavsiye edilmesinin" şart olmadığını gösterdiyse de, "bahsedilmek" hoş olabilir :) posterler, afişler derseniz, onlardan sonraki dönemde özel bir kımıldama olmadıydı. en önemlisi, sadık okurlar. merak eden, paylaşan... sadık kitapçıların hakkını da yememeliyim, özellikle istanbuldaki remzilerde biraz torpil mi yapıyorlar acaba?
üstelik, yayınevi epey bir insana protokol gönderimi yapıyor. okurların ya da tanıdıkların çoğu, bu anlamda basın nezdinde bir tür ayrıcalığım olacağını (yılda 1,2 programda yer almama rağmen devamlı televizyonda olduğumu düşünmeleri gibi) varsayıyorlar. ikibuçuk yıl önce büyük gazetelerden birisinin yayın kurulu toplantısında, kitabımın tanıtımına yer vermeme kararı alındığını duyduğumda, (bana fısıldandığında), olayı gazetede sözü geçen kişilerden birisine ayaküzeri anlatmıştım. açıkçası, elimde kanıtı olmayan bir iddiayı başka birisine anlatmanın dertleşmekten öte bir maksadı yoktu. ama tanıdık kişi, kitap hakkında yayın yapmasak diyen kişiye bunu aktarınca, o da hem inkar etmiş, hem de bana yalan söylediğimi söyleyen bir mesaj yazmıştı. ben de kanıtsız bir laf etmenin cezasını özür dilemek zorunda kalarak çekmiştim.
geçen yıl aynı gazetenin röportajcı bir yazarının uzaklardan yalvar yakar röportaj randevusundan son dakikada vazgeçmesinin bağımsız bir sebebi olsa gerekti. yine fısıltıya bakılırsa, birden röportajın "seksapeli" kaybolmuştu.
bu hikayeleri daha önceki bloglardan birisinde de yazmıştım; şimdi nereden çıktı demeyin lütfen. önümüzdeki dönem hangi kitapları yazacağıma kafa yormaktayım; bir omnibus mı (sağda solda bölük pörçük yazdığım söylediğim şeyleri anlamlı bir bütüne) dönüştürmek mi, doktorluk pratiğinden hem doktor ve psikologlara hem de başvuranlara dönük bir kitap çıkartmak mı, çizgili ve eğlenceli bir kitap daha yapmak mı, aile şirketleri kitapçığını bir kitaba dönüştürmek mi, dikkat eksikliği ve otizm problemlerinden öğrendiklerimizin tanı konmamış, pratikte "normal" yetişkinlerin hayatına olumlu katkısı olmasını sağlayacak bir elkitabı yazmak mı? okuma-yazma konusunda iştahlı olan birisi olarak, hepsi.
Hangisinden başlasam, esas soru bu?
önceki 2 kitabımın gidişatı kitabın varlığının duyulması için gazete ya da televizyonda "tavsiye edilmesinin" şart olmadığını gösterdiyse de, "bahsedilmek" hoş olabilir :) posterler, afişler derseniz, onlardan sonraki dönemde özel bir kımıldama olmadıydı. en önemlisi, sadık okurlar. merak eden, paylaşan... sadık kitapçıların hakkını da yememeliyim, özellikle istanbuldaki remzilerde biraz torpil mi yapıyorlar acaba?
üstelik, yayınevi epey bir insana protokol gönderimi yapıyor. okurların ya da tanıdıkların çoğu, bu anlamda basın nezdinde bir tür ayrıcalığım olacağını (yılda 1,2 programda yer almama rağmen devamlı televizyonda olduğumu düşünmeleri gibi) varsayıyorlar. ikibuçuk yıl önce büyük gazetelerden birisinin yayın kurulu toplantısında, kitabımın tanıtımına yer vermeme kararı alındığını duyduğumda, (bana fısıldandığında), olayı gazetede sözü geçen kişilerden birisine ayaküzeri anlatmıştım. açıkçası, elimde kanıtı olmayan bir iddiayı başka birisine anlatmanın dertleşmekten öte bir maksadı yoktu. ama tanıdık kişi, kitap hakkında yayın yapmasak diyen kişiye bunu aktarınca, o da hem inkar etmiş, hem de bana yalan söylediğimi söyleyen bir mesaj yazmıştı. ben de kanıtsız bir laf etmenin cezasını özür dilemek zorunda kalarak çekmiştim.
geçen yıl aynı gazetenin röportajcı bir yazarının uzaklardan yalvar yakar röportaj randevusundan son dakikada vazgeçmesinin bağımsız bir sebebi olsa gerekti. yine fısıltıya bakılırsa, birden röportajın "seksapeli" kaybolmuştu.
bu hikayeleri daha önceki bloglardan birisinde de yazmıştım; şimdi nereden çıktı demeyin lütfen. önümüzdeki dönem hangi kitapları yazacağıma kafa yormaktayım; bir omnibus mı (sağda solda bölük pörçük yazdığım söylediğim şeyleri anlamlı bir bütüne) dönüştürmek mi, doktorluk pratiğinden hem doktor ve psikologlara hem de başvuranlara dönük bir kitap çıkartmak mı, çizgili ve eğlenceli bir kitap daha yapmak mı, aile şirketleri kitapçığını bir kitaba dönüştürmek mi, dikkat eksikliği ve otizm problemlerinden öğrendiklerimizin tanı konmamış, pratikte "normal" yetişkinlerin hayatına olumlu katkısı olmasını sağlayacak bir elkitabı yazmak mı? okuma-yazma konusunda iştahlı olan birisi olarak, hepsi.
Hangisinden başlasam, esas soru bu?
ıssızlığın sesi
tatil yerlerinde, beach clublarda ya da ıssız sahillerdeki pansiyonlarda, müzik çalma merakı nasıl başladı acaba? kimsenin olmadığı bir lokantaya girersiniz; miskince oturan garsonların sizi oturttuktan sonra, hatta daha oturtmadan önce yapacakları ilk iş, gidip müziği açmaktır. bu seyretmekte oldukları televizyonun sesini kısmak pahasına yaptıklarına bakılırsa, servisin bir parçası olarak görmemiz beklenir. plajda sırtüstü uzanıp, uyuklamak isterseniz, müzik sesi elvermez. özenle seçilmiş ve günün her saatinde aynı ritm üzerinden çalınan parçalar sessizlikle başbaşa kalmanıza izin vermeyecektir.
sessizlikte tahammül edemediğimiz ne var? yalnızlığımızı, tek başınalığımızı hissettiren bir şeyler mi? boş bir an, hiç bir şey duymadan, hiç bir şey görmeden geçirebildiği boş bir an olduğunda "ölüyorum" sananlara ne oluyor? sessizlik, tıpkı ıssızlık gibi tek başına kalmanın bir işareti mi sayılıyor? mutlak bir tek başınalığın ? evin içinde bir ses olsun diye açılan radyolar, televizyonlar bizi ölümlülük düşüncesinin verdiği sıkıntıdan kurtarıyor.
tıpkı asansörlerde, yalnızlığımızı unutturmak için çaldıkları "elevator music" gibi. yalnızlık ve tek başınalığı eşanlamlı kullanmamalıyım, ama anlam ayrıştırmasını başka zaman yaparım.
sessizlikte tahammül edemediğimiz ne var? yalnızlığımızı, tek başınalığımızı hissettiren bir şeyler mi? boş bir an, hiç bir şey duymadan, hiç bir şey görmeden geçirebildiği boş bir an olduğunda "ölüyorum" sananlara ne oluyor? sessizlik, tıpkı ıssızlık gibi tek başına kalmanın bir işareti mi sayılıyor? mutlak bir tek başınalığın ? evin içinde bir ses olsun diye açılan radyolar, televizyonlar bizi ölümlülük düşüncesinin verdiği sıkıntıdan kurtarıyor.
tıpkı asansörlerde, yalnızlığımızı unutturmak için çaldıkları "elevator music" gibi. yalnızlık ve tek başınalığı eşanlamlı kullanmamalıyım, ama anlam ayrıştırmasını başka zaman yaparım.
Tuesday, July 07, 2009
rekabet adaleti
sbs ya da özel okullar gibi bazen adlarını bile karıştırdığımız sınavların kendisi bitip, sonuçları açıklandıkça, yakınımda uzağımdaki bir çok çocuğun, kendiminki dahil, hayatının şöyle bir dalgalandığını görmek garip hissettiriyor. bu tarz sınavlar için dersanelerin bile olmadığı bir zamandan kalma bir adam olarak, rekabetin boyutunu anlamam çok uzun zaman aldı. sınavların kazanılmasına ve kazanılan okullarda başarılı olunmasına dayalı bir tür "oligarşik" sistem olduğunu düşünmeye başlamamın sebebi ise, "başarılı" sayılan okullara ve ötesindeki meslek ve işlere doğru tırmanışın nüfusun küçük bir bölümüne sınırlı olduğunu görmem oldu. bildiğim, ama daha ziyade slogan düzeyinde bildiğim ve dolayısıyla tam kavrayamamış olduğum, bu gerçek, bugüne kadar sağladığımı düşündüğüm her türlü akademik ve mesleki başarının tadını kaçırdı. rekabet ya da yarışmadan ziyade eleyicilik ağırlıklı bir işleyişin içinde, başkalarını geride bırakarak değil, sistemin dışına iterek kazanmak hissi çok ağır gelebilir.
bu paragrafın güncel bir anlamı var mı? çocuklarımın sınavlara giriyor ve bu sınavın (ve içinde yer aldığı eğitsel işleyişin) adaletsizliğinden bir biçimde yararlananlar tarafında yer alıyor olmalarının bende uyandırdığı çelişki.
bu paragrafın güncel bir anlamı var mı? çocuklarımın sınavlara giriyor ve bu sınavın (ve içinde yer aldığı eğitsel işleyişin) adaletsizliğinden bir biçimde yararlananlar tarafında yer alıyor olmalarının bende uyandırdığı çelişki.
Friday, June 12, 2009
ne demiştim?
Arada google'da adımı yazıp "search" yaptığımda karşıma çıkan ilginç yazıları bloguma linklemek iyi oluyor. yalan yanlış aktarımlar ya da hakaret veya yalana dayalı olanları bulmak kolay; bağıranın sesi daha çok duyuluyor ne de olsa. belki de sayıları az :)) neyse, dedikodu saati değil, ne buldum onu söyleyeyim.
geçtiğimiz yıl fethiye'de yaptığım toplum konferansını düzenleyen zeynep kocasinan'ın blogunda, 2008'deki TV programlarından birinde söylediklerimden çıkardığı notlar vardı. kendi söylediklerimin özeti ile karşılaşmanın, gurur okşayıcı yanını geçelim. işime yarayacak "highlight"larla, kendi düşüncelerimi daha iyi anlayabiliyorum. zira düşünce dediğimiz, içinde bulunduğumuz "bağlam"ın ürünü. bağlam değiştiğinde, örneğin bir yazıya zihnimi odaklayıp yazdıktan sonra onu ilk yazdığım gibi hatırlayamayabiliyorum. kendi yazdıklarımdan beni sınav yapsanız, en yüksek notu alanlar arasında olamayabilirim. kendi yazdıklarımın anlamına sadakatim düşük galiba. o yüzden Akıl Çizgilerinin önsözünde "kitabı değil hayatı ciddiye alın" diyordum. bunu gereksiz ya da özenti bir tevazu gibi görmek mümkün, ama değil. hatta tam tersi.
zeynep hnm'ın konuşmalarımdan çıkarttığı notlara bakmak isteyenler için:
http://209.85.129.132/search?q=cache:6X2zbPfB0jgJ:blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx%3FBlogNo%3D184880+yanki+yazgan&cd=11&hl=tr&ct=clnk
geçtiğimiz yıl fethiye'de yaptığım toplum konferansını düzenleyen zeynep kocasinan'ın blogunda, 2008'deki TV programlarından birinde söylediklerimden çıkardığı notlar vardı. kendi söylediklerimin özeti ile karşılaşmanın, gurur okşayıcı yanını geçelim. işime yarayacak "highlight"larla, kendi düşüncelerimi daha iyi anlayabiliyorum. zira düşünce dediğimiz, içinde bulunduğumuz "bağlam"ın ürünü. bağlam değiştiğinde, örneğin bir yazıya zihnimi odaklayıp yazdıktan sonra onu ilk yazdığım gibi hatırlayamayabiliyorum. kendi yazdıklarımdan beni sınav yapsanız, en yüksek notu alanlar arasında olamayabilirim. kendi yazdıklarımın anlamına sadakatim düşük galiba. o yüzden Akıl Çizgilerinin önsözünde "kitabı değil hayatı ciddiye alın" diyordum. bunu gereksiz ya da özenti bir tevazu gibi görmek mümkün, ama değil. hatta tam tersi.
zeynep hnm'ın konuşmalarımdan çıkarttığı notlara bakmak isteyenler için:
http://209.85.129.132/search?q=cache:6X2zbPfB0jgJ:blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx%3FBlogNo%3D184880+yanki+yazgan&cd=11&hl=tr&ct=clnk
yazar bayıldı
yeni kitabımı hazırlarken, şimdiye kadar yazdığım kitapların bir özeti yerine geçsin, ama bu özet yeni bir formatta olsun istedim.
bir yemek benzetmesi yapayım:
eski ve sadık okurlarım için aynı malzemeyle değişik teknikle pişirilmiş lezzeti yoğunlaştırılmış bir klasik yemek tadında.
yeni ya da okuma zorluğu çektiği için eski metinleri tam okuyamamış olanlar için ise, bir "iştah açıcı".
her zaman olduğu gibi kendimi tutamayıp, sağına soluna altına üstüne eklemelerle malzemenin de yarısını yeniledim.
blogumun okurlarının notlarına baktığınızda, dikkatli okurlarımın bu yöntemi anlamakla kalmayıp, niyetimi de çözmüş olduklarını gördüğümde, bayıldım duruma.
sonbahara iki ayrı kitap hazırlığı içine girdim. geçmişi özetlemenin rahatlığı ile uçabilirim.
bir yemek benzetmesi yapayım:
eski ve sadık okurlarım için aynı malzemeyle değişik teknikle pişirilmiş lezzeti yoğunlaştırılmış bir klasik yemek tadında.
yeni ya da okuma zorluğu çektiği için eski metinleri tam okuyamamış olanlar için ise, bir "iştah açıcı".
her zaman olduğu gibi kendimi tutamayıp, sağına soluna altına üstüne eklemelerle malzemenin de yarısını yeniledim.
blogumun okurlarının notlarına baktığınızda, dikkatli okurlarımın bu yöntemi anlamakla kalmayıp, niyetimi de çözmüş olduklarını gördüğümde, bayıldım duruma.
sonbahara iki ayrı kitap hazırlığı içine girdim. geçmişi özetlemenin rahatlığı ile uçabilirim.
Wednesday, June 10, 2009
izmirliler listesine girmek
popüler basında yer almaya burun kıvıran çoktur. beni de o listeye ekleyebilirsiniz. ama yılmaz özdil'in izmir'den yetişen değerler listesine adımın eklenmesi, listedeki diğer hemşerilerimin kiminin işigücü, namı, şanıışöhreti nereden gelir diye düşünmeksizin, bakmaksızın hoşuma gidiyor. bu bir zaaf mı? evet.
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/11812993.asp?yazarid=249&gid=61
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/11812993.asp?yazarid=249&gid=61
kolaj kitapın aralanmış çizgi kapağı
kitabın duyurulması ve daha çok okunması için nasıl bir şey olduğunu okurun hissetmesi çok önemli... grafik tasarımcılardan istediğim kitabın kapağını aralayan bir görüntü hazırlamalarıydı. bir kapağı aralayıp içine ucundan göz atmak "ihtiyacını" karşılamak için. bu görüntü iyi gözüktü bana.
yine yayınevinin pazarlama ekibinin ilginç önerileri olabiliyor. örneğin, arka kapaktaki sloganın önerilen ilk biçimi "bu kitabı okumayın" olmuştu. kastımın dışında bir aşırı iddia taşıyor gibi geldi. zira, kitapla ilgili gerçek fikrim "okumasanız da olur" idi. arkakapağa onu koyduk.
kapakta yine benim yüzüm var; buna da alıştım. sanırım, bir yandan diğer kitaplardan bildiğiniz bazı paragrafları ve çizgileri içermesi, bir yandan da bu metinlerin ve çizgilerin ilk yayınlandıklarından çok çok farklı, yeni bağlamlara konmuş olması eski kapak resmini çizgileştirilmiş olarak kullanmamızın sebebi. bu arada kitapta gördüklerinizin yarısı özellikle bu kitap için çizilmiş ve yazılmış çizgi ve metinler. bir tür kolaj gibi, ya da orhan pamuk'un kitapları için tanımladığı "intertext" tekniğine de özenti diyebilirsiniz:)
diyin, diyin....
Wednesday, May 27, 2009
henüz çıldırmamış olmak
Kötü ya da çirkin olarak adlandırılan davranışlar ne zaman suç sayılıp cezalandırılır? Hukuk felsefesinin alanına girebilecek bu tartışmaya girmeye pek hazır sayılmam. Yine de, Bursa'da 80 küsur yaşındaki bir adam tarafından tecavüze uğrayan genç kızın olası ruhsal durumu hakkındaki görüşümü birkaç gün önce, Banu Güven NTV haberleri için sorduğunda, olayın başından beri düşündüğüm birkaç noktayı dile getirme fırsatı buldum.Soru, "tekrar tekrar muayene edilmenin, bu muayene sırasında potansiyel olarak travmatik bir deneyimi ("tecavüz edilmek") tekrar tekrar anlatmanın ruh sağlığı açısından ne gibi bir etkisi olacağı" idi.Olayın dosyasını vs bir uzman görüşü belirtecek kadar bilmiyordum. Ama, genel ilkelerle yaklaştığınızda, yasal gereklilik ile çocuğun çıkarlarını örtüştürmenin doktor için birincil öncelikte olacağı açık. Tekrar tekrar muayene edilme süreci bu önceliği gözetiyorsa, bu sıkıntı en aza indirilmeye çalışılıyorsa, duruma katlanılabilir, diye düşündüğümü belirttim.
Asıl merak ettiğim ise, bir tecavüzün ağır bir ceza gerektiren suç sayılması için neden ruh sağlığının bozulması gereği görüldüğü idi. Bu ya da başka durumlarda, kişinin ruhsal durumu üzerinde bozucu etki potansiyeli taşıyan, daha teknik bir deyişle "bedensel ya da ruhsal bütünlüğünü bozucu ya da bozma tehdidi taşıyan" (travmatik) olayların ruhsal sonucunun hemen şimdi ortaya çıkmadığı biliniyor. Özellikle travmatize olan kişi bir çocuk ya da ergen ise, ruh sağlığını bozucu etkinin 10-20 yıl içinde bile ortaya çıkması mümkün. Bu duruma beyinsel temel teşkil eden değişikliklerin herkeste hızla ya da hemen saptanabilir olmaması, zararın doğmadığı ya da doğmayacağı anlamına gelmiyor.
Örneğin, çocuklukta cinsel ya da fiziksel kötü muamele görmüş kadınlarda, yıllar sonra ortaya çıkan depresyon sırasında elde edilen beyin görüntülerindeki hipokampus atrofisi, (bellek hücrelerinin aşınması) ya da travmaya bağlı bellek ve duygu sorunları, dün tecavüze uğrayan gençte, bugün henüz ortaya çıkmadıysa, depresyon henüz gelişmediyse, yarın da olmayacak gibi düşünebilir miyiz? Ruh sağlığı bugün bozulmadıysa yarın kesinlikle bozulacak diyememek, ya da şu anda ruh sağlığı henüz bozulmamıştır, demek, tecavüz eyleminin, a da savunmasız durumdaki bir bireye yapılanın cezasının hafiflemesi sonucunu doğurmalı mı?Hukukun bu durumlardaki mantığını bilemiyorum; mutlaka, cezanın suç ve verdiği zarar ile orantılı olması gereğini kanıtlayan “ikna edici” bir cevap bulunacaktır; ama, insanın adalet duygusunu tatmin edici bir cevap almak daha zor olabilir.
"tecavüzcüsü ile evlensin”
Bir doktor arkadaşımın anlattığı trajikomik bir anekdotu aktarayım. tecavüzcüler ile tecavüze uğrayanların evlendirildiği durumların yasa gözünde bir hafifletici ve teşvik edilmesi gereken (hatta olayı suç olmaktan çıkartan) bir çözüm olması için meclis'te ilgili komisyonda görüşme yapılırken, buna itiraz eden uzmanlara, öneri sahipleri, "burası Türkiye, siz bilmezsiniz..." argümanı ile karşılık vermekteler. Uzmanlardan birisi önemli bir noktayı dikkate getiriyor: "tecavüze uğrayanların önemli bir kısmını, erkek çocukları oluşturuyor. Bunlar için de mi aynı mazereti ve çözümü ortaya atıyorsunuz, aynı evlenme önerisini getiriyorsunuz?" Politikacılar, sus-pus...
"Burası Türkiye" diye başlayıp, aydınları ülkemiz gerçeklerini bilmemekle suçlayarak halktan puan toplamaya çalışan her tür eğitsel, mesleki ve hatta siyasi tartışmacıları gördükçe, insanın içinden ülkemiz gerçeğinin ne olduğunu, basitçe gerçeğin ne olduğunu suratlarına haykırmak geliyor.
Türkiye gerçeği yok, “gerçek-altı” var: Saldırıya uğrayanların, öldürülenlerin kabahatli olduğunu düşünen emniyet müdürleri, okulda dayak yiyen ya da akranları tarafından ezik, şişko, inek vs diye rahatsız edilip, dışlanan çocukların "öyle olmasalar" bu durumun ortaya çıkmayacağını düşünen okul müdürleri, çocuklarını başarılı olamadıkları için aşağıladıklarında sistemi, düzeni ya da çocuğu durumdan sorumlu tutarak, kendilerini haklılaştıran anne-babalar... Gerçek-altı’nın elemanları.olma potansiyelini hepimiz bir yerimizde taşıyoruz.
Asıl merak ettiğim ise, bir tecavüzün ağır bir ceza gerektiren suç sayılması için neden ruh sağlığının bozulması gereği görüldüğü idi. Bu ya da başka durumlarda, kişinin ruhsal durumu üzerinde bozucu etki potansiyeli taşıyan, daha teknik bir deyişle "bedensel ya da ruhsal bütünlüğünü bozucu ya da bozma tehdidi taşıyan" (travmatik) olayların ruhsal sonucunun hemen şimdi ortaya çıkmadığı biliniyor. Özellikle travmatize olan kişi bir çocuk ya da ergen ise, ruh sağlığını bozucu etkinin 10-20 yıl içinde bile ortaya çıkması mümkün. Bu duruma beyinsel temel teşkil eden değişikliklerin herkeste hızla ya da hemen saptanabilir olmaması, zararın doğmadığı ya da doğmayacağı anlamına gelmiyor.
Örneğin, çocuklukta cinsel ya da fiziksel kötü muamele görmüş kadınlarda, yıllar sonra ortaya çıkan depresyon sırasında elde edilen beyin görüntülerindeki hipokampus atrofisi, (bellek hücrelerinin aşınması) ya da travmaya bağlı bellek ve duygu sorunları, dün tecavüze uğrayan gençte, bugün henüz ortaya çıkmadıysa, depresyon henüz gelişmediyse, yarın da olmayacak gibi düşünebilir miyiz? Ruh sağlığı bugün bozulmadıysa yarın kesinlikle bozulacak diyememek, ya da şu anda ruh sağlığı henüz bozulmamıştır, demek, tecavüz eyleminin, a da savunmasız durumdaki bir bireye yapılanın cezasının hafiflemesi sonucunu doğurmalı mı?Hukukun bu durumlardaki mantığını bilemiyorum; mutlaka, cezanın suç ve verdiği zarar ile orantılı olması gereğini kanıtlayan “ikna edici” bir cevap bulunacaktır; ama, insanın adalet duygusunu tatmin edici bir cevap almak daha zor olabilir.
"tecavüzcüsü ile evlensin”
Bir doktor arkadaşımın anlattığı trajikomik bir anekdotu aktarayım. tecavüzcüler ile tecavüze uğrayanların evlendirildiği durumların yasa gözünde bir hafifletici ve teşvik edilmesi gereken (hatta olayı suç olmaktan çıkartan) bir çözüm olması için meclis'te ilgili komisyonda görüşme yapılırken, buna itiraz eden uzmanlara, öneri sahipleri, "burası Türkiye, siz bilmezsiniz..." argümanı ile karşılık vermekteler. Uzmanlardan birisi önemli bir noktayı dikkate getiriyor: "tecavüze uğrayanların önemli bir kısmını, erkek çocukları oluşturuyor. Bunlar için de mi aynı mazereti ve çözümü ortaya atıyorsunuz, aynı evlenme önerisini getiriyorsunuz?" Politikacılar, sus-pus...
"Burası Türkiye" diye başlayıp, aydınları ülkemiz gerçeklerini bilmemekle suçlayarak halktan puan toplamaya çalışan her tür eğitsel, mesleki ve hatta siyasi tartışmacıları gördükçe, insanın içinden ülkemiz gerçeğinin ne olduğunu, basitçe gerçeğin ne olduğunu suratlarına haykırmak geliyor.
Türkiye gerçeği yok, “gerçek-altı” var: Saldırıya uğrayanların, öldürülenlerin kabahatli olduğunu düşünen emniyet müdürleri, okulda dayak yiyen ya da akranları tarafından ezik, şişko, inek vs diye rahatsız edilip, dışlanan çocukların "öyle olmasalar" bu durumun ortaya çıkmayacağını düşünen okul müdürleri, çocuklarını başarılı olamadıkları için aşağıladıklarında sistemi, düzeni ya da çocuğu durumdan sorumlu tutarak, kendilerini haklılaştıran anne-babalar... Gerçek-altı’nın elemanları.olma potansiyelini hepimiz bir yerimizde taşıyoruz.
Tuesday, May 26, 2009
demode davranışlar
gerekmediği ve istenmediği halde, fazladan bir şey yapmak...
"ne lüzumu var, ileride işime yarayacak mı, nerede kullanabilirim?" diye düşünmeksizin bir şey yapmak...
zahmete katlanmak, üşenmemek...
lüzumsuz şeylerle, olmayacak işlerle uğraşmak..
1990'larla birlikte demode ve çağdışı sayılan davranış kalıpları.
"ne lüzumu var, ileride işime yarayacak mı, nerede kullanabilirim?" diye düşünmeksizin bir şey yapmak...
zahmete katlanmak, üşenmemek...
lüzumsuz şeylerle, olmayacak işlerle uğraşmak..
1990'larla birlikte demode ve çağdışı sayılan davranış kalıpları.
ekonomist Stieglitz'in deyişiyle "the greediest decade in human history" ya da insanlık tarihinde açgözlülüğün zirve yaptığı "onyıl"dan uzaklaştıkça, son 30 yılda bize ne olup bittiğini tam anlayabilecek miyiz?
1980'lerin apolitik ortamını sorumlu tuttuğumuz bu tip davranışları yapanların anne-babaları kimler? 1960ların ve 1970lerin politik kişileri. annebaba olduklarında "biz çektik, o çekmesin" dedikleri için mi böyle oldu? bilmiyorum, sadece sesli düşünüyorum.
1980'lerin apolitik ortamını sorumlu tuttuğumuz bu tip davranışları yapanların anne-babaları kimler? 1960ların ve 1970lerin politik kişileri. annebaba olduklarında "biz çektik, o çekmesin" dedikleri için mi böyle oldu? bilmiyorum, sadece sesli düşünüyorum.
Monday, May 25, 2009
yeni kitap çıktı. kime neden ithaf ettim?

yeni yepyeni:)
nihayet çizgisi bol yazısı az (ve umarım öz) bir kitap yaptım. kitabı görürseniz, içini karıştırın. görüşünüzü yazın. kitabın tarzını geliştirmek için bana yardım edin.
kitabı iki kişiye ithaf ettim; birisi, akıl deyince aklıma gelen ilk insan, babam. en akıllı olduğundan değil, ama aklını bana nakletmeyi bir misyon edinmiş olduğu ve bundan da hiç vazgeçmediği için:))
ikincisi, marmara tıp'ta bir asistan iken tanıştığım, dünya iyisi bir insan olan dr handan şahin. biyokimya bölümünde çalışan bu arkadaşım, o gün bu gün, daha doğrusu 3 yıl önce saçma bir kaza ile hayatını kaybedinceye kadar, bana hep destek olmuş, yazıp çizmeye başladığımda ilgilenmiş bir avuç kişiden birisi olduğundan...
kendisine hiç bir zaman bu minnet duygumu yeterince belli edememenin pişmanlığı ile.
Sunday, May 24, 2009
inandırıcı yalanlar, acele ve sıra bekleme
bu notu geçen pazar ve iki gün önceki cuma izmir'den ayrı ayrı dönüşümde yazmış olmalıydım. duyan da konuşmaktan başka bir iş yapmadığımı, ki kısmen öyle, düşünecek...
kısmen doğru olan sözler söylemek, ve kısmen doğru olan sözlerin yanına doğru ya da hakikat ile ilişkisi olmayan şeyler yerleştirmek, inandırıcı yalanlar uydurmanın en etkili yolu. günümüz türkiyesi hakkında somut bir şeyler söylemekten bilerek kaçındığımı okurlarım görüyor olabilir. bu kaçınmanın ardplanında, kendimi yorum yapmaya yetkin görmemekten tutun, konuların yorum yapılabilecek kıvama gelmemesine değin uzanan bir gerekçeler listesi yer alıyor. diğer yandan "spekülasyon" ya da "hipotez oluşturma" doğru ya da hakikat arayışı ile taban tabana ters düşen bir yaklaşım sayılmaz. belki de sıramı bekliyorum. gelmeyen sıramı...
hoş, bu sıra bekleme meselesi bir çok yerde başımı ağrıtabiliyor. televizyon programlarına zaman zaman daha sıklaşan aralıklarla katılan birisi olarak, çok katılımcılı programlarda söze atılıp söz kapma konusunda davet bekleyen birisi olarak, "hiç konuşmuyorsunuz"u da sıkça duyuyorum.
konuşmaya başladığında hemen susmayanlardan olduğumu bilmedikleri için böyle diyorlar herhalde :)
diğer yandan, ısrar, teklif bekleme, sıranızı bekleme gibi nezaket gereği davranışlara ilişkin bir kişisel öğrenme öyküsünü aktarmak isterim.
1964 senesi. izmir göztepe kilise sokağındaki evimizde, annem dışarı çıkarken beni komşu nazan hanım teyzeye (kızıl saçlı, çilli, şişmanca sevimli bir kadın) bırakıyor; ama tembihlemeyi unutmadan: "sakın yemek isteme, ayıp olur, bir şey de yeme..." yük olmamı istemediği için, diye açıklıyor. nazan hnm teyze mis gibi kuru köfteleri tavada kızartırken mutfakta masanın yanında yüksekçe bir taburede oturuşumu hatırlıyorum; gerçekten öyle miydi, emin değilim, ama hayalimdeki dekor bu.
köftelerden bir tanesini bana uzatıyor, ya da tabağa koyup veriyor. ben yemeyeceğimi, annemin yeme dediğini, söylüyorum. hafif çıtırdayan bir sesi olduğunu hatırlıyorum, o sesle, yeme aa tadına bak, diyor. annemin kuralına bir bypass veriyor. ben de köftenin tadına bakıyorum. biraz durduktan sonra, ne desem? "bir köftenin daha tadına bakabilir miyim?"
izmir'e bu kadar sık gidersem, sonucu bu oluyor. sıra bekleme ve sıranın bir türlü gelmemesi deyince, yine aklıma gelen:
bostanlı'daki evden hayatımda ilk kez bakkala kadar ek başıma gidiyorum; yaşım 4 ile 5 arası. sokakta araç vs yok; ücra bir yer o zamanlar. bakkala gittim, elimde para bekledim. bekledim. bekledim. sonra ağlayarak döndüm. niye ekmek almadın oğlum? ne istediğimi sormadılar ki...
aynı tabloyu , geçenlerde, bebek'te wafflecıda aras elinde parası ile bekler ve beklerken, kocaman insanlar önüne geçiverir, bu çocuk burada ne beklemektedir acaba diye düşünmez ve wafflelarına kavuşmak için acele ederken aklıma getirdim.
bunu izmir dönüşü düşünmemin sayısız sebebinde birisi de, havaalanı güvenlik geçişlerinde birbirini iteleyen, başkasının önüne geçmeyi sahiden bir kazanç sayan aceleciler oldu. bu kadar acele ile bu kaar yavaş ve gecikmeli iş yapılmasının sırrını bir endüstri mühendisi daha mı iyi çözebilir acaba?
kısmen doğru olan sözler söylemek, ve kısmen doğru olan sözlerin yanına doğru ya da hakikat ile ilişkisi olmayan şeyler yerleştirmek, inandırıcı yalanlar uydurmanın en etkili yolu. günümüz türkiyesi hakkında somut bir şeyler söylemekten bilerek kaçındığımı okurlarım görüyor olabilir. bu kaçınmanın ardplanında, kendimi yorum yapmaya yetkin görmemekten tutun, konuların yorum yapılabilecek kıvama gelmemesine değin uzanan bir gerekçeler listesi yer alıyor. diğer yandan "spekülasyon" ya da "hipotez oluşturma" doğru ya da hakikat arayışı ile taban tabana ters düşen bir yaklaşım sayılmaz. belki de sıramı bekliyorum. gelmeyen sıramı...
hoş, bu sıra bekleme meselesi bir çok yerde başımı ağrıtabiliyor. televizyon programlarına zaman zaman daha sıklaşan aralıklarla katılan birisi olarak, çok katılımcılı programlarda söze atılıp söz kapma konusunda davet bekleyen birisi olarak, "hiç konuşmuyorsunuz"u da sıkça duyuyorum.
konuşmaya başladığında hemen susmayanlardan olduğumu bilmedikleri için böyle diyorlar herhalde :)
diğer yandan, ısrar, teklif bekleme, sıranızı bekleme gibi nezaket gereği davranışlara ilişkin bir kişisel öğrenme öyküsünü aktarmak isterim.
1964 senesi. izmir göztepe kilise sokağındaki evimizde, annem dışarı çıkarken beni komşu nazan hanım teyzeye (kızıl saçlı, çilli, şişmanca sevimli bir kadın) bırakıyor; ama tembihlemeyi unutmadan: "sakın yemek isteme, ayıp olur, bir şey de yeme..." yük olmamı istemediği için, diye açıklıyor. nazan hnm teyze mis gibi kuru köfteleri tavada kızartırken mutfakta masanın yanında yüksekçe bir taburede oturuşumu hatırlıyorum; gerçekten öyle miydi, emin değilim, ama hayalimdeki dekor bu.
köftelerden bir tanesini bana uzatıyor, ya da tabağa koyup veriyor. ben yemeyeceğimi, annemin yeme dediğini, söylüyorum. hafif çıtırdayan bir sesi olduğunu hatırlıyorum, o sesle, yeme aa tadına bak, diyor. annemin kuralına bir bypass veriyor. ben de köftenin tadına bakıyorum. biraz durduktan sonra, ne desem? "bir köftenin daha tadına bakabilir miyim?"
izmir'e bu kadar sık gidersem, sonucu bu oluyor. sıra bekleme ve sıranın bir türlü gelmemesi deyince, yine aklıma gelen:
bostanlı'daki evden hayatımda ilk kez bakkala kadar ek başıma gidiyorum; yaşım 4 ile 5 arası. sokakta araç vs yok; ücra bir yer o zamanlar. bakkala gittim, elimde para bekledim. bekledim. bekledim. sonra ağlayarak döndüm. niye ekmek almadın oğlum? ne istediğimi sormadılar ki...
aynı tabloyu , geçenlerde, bebek'te wafflecıda aras elinde parası ile bekler ve beklerken, kocaman insanlar önüne geçiverir, bu çocuk burada ne beklemektedir acaba diye düşünmez ve wafflelarına kavuşmak için acele ederken aklıma getirdim.
bunu izmir dönüşü düşünmemin sayısız sebebinde birisi de, havaalanı güvenlik geçişlerinde birbirini iteleyen, başkasının önüne geçmeyi sahiden bir kazanç sayan aceleciler oldu. bu kadar acele ile bu kaar yavaş ve gecikmeli iş yapılmasının sırrını bir endüstri mühendisi daha mı iyi çözebilir acaba?
Monday, May 11, 2009
gazeteci hızır tüzel
Yakın zamanda kaybettiğimiz gazeteci yazar Hızır Tüzel’i 1991’de ilk tanıdığımda Duygu Asena’nın KİM dergisi için yazılar yazıyordum, o da fotoğraf çekiyordu. Dergi fotoğrafçılığının kolayca rutinleşen yanlarından uzak durması ilgimi çekmişti. Hayatı canlandırmaya çalışan tarzı ile mahzun tavırları arasındaki çelişkili ilişkiyi o sıralar farketmiş, ancak anlamlandıramamıştım. Aynı ruh halini, o yıllarda hayatında önemli rol oynamaya başlayan ve çok yakında kaybettiğimiz hocam Esat Göktepe hakkındaki yazısını okuduğunuzda, görebilirsiniz.
Benimle yaptığı iki röportajın ilki 1999 sonrasındaki deprem rehabilitasyon çalışmalarına başlamak üzere olduğumuz bir zamanı yansıtıyor.
İkincisinde ise, ilk defa popülerleşen bir kitap yayınlamış olduğum ancak gazetelerin kitaplarıma pek ilgisinin olmadığı bir dönemdeki bu röportajda, yazdıklarımı ne kadar iyi anlamış olduğunu söylediğimdeki, sevenlerinin yakından bildiği, eğri gülümsemesini hiç unutmuyorum. Hızır Tüzel’i o görüntü ile hatırlıyorum.Üstelik, Duygu Asena’yı da, yine Hızır Tüzel hakkında, onun ne kadar özel insanlardan olduğunu konuştuğumuz bir diyalog ile hatırlıyorum. Sevgili eşi Tansel Tüzel’i bir başka röportaj vesilesiyle tanıdığımda da, ikili konuşmamızın önemli bölümünü yokluğunda “kaplamış”, Tansel hanımla onun hakkında konuşmaktan keyif duymuştuk. Böyle bir insan işte....Varlığını anılarımızda hissetmeye devam edeceğimiz, keşkelerle hayıflanarak, iyi kilerle rahatlayarak düşüncelerimizde yer alacak nadir insanlardan birisi.
bu linkten, 1999'da büyük deprem sonrasında, psikolojik müdahelelerin yoğunlaşmaya başladığı aylarda benimle yaptığı röportaj metnine ulaşılabilir.
http://209.85.129.132/search?q=cache:zisxSk0q_YQJ:www.radikal.com.tr/1999/09/05/insan/01asi.html+h%C4%B1z%C4%B1r+t%C3%BCzel+yank%C4%B1+yazgan&cd=14&hl=tr&ct=clnk
Hızır Tüzel"in çok sevdiği doktoru Prof. Dr. Esat Göktepe"nin ardından kaleme aldığı veda yazısı: Doktorumu ölümsüz sanırdım ! bu yazıda Esat hoca'dan, benim onun asistanlığını yaparken kalkıp amerika'ya gitmemden bile söz ediyor.
http://209.85.129.132/search?q=cache:yO-oPhZIv8EJ:www.yankiyazgan.com/admin/anmviewer.asp%3Fa%3D328+h%C4%B1z%C4%B1r+t%C3%BCzel+yank%C4%B1+yazgan&cd=5&hl=tr&ct=clnk
Benimle yaptığı iki röportajın ilki 1999 sonrasındaki deprem rehabilitasyon çalışmalarına başlamak üzere olduğumuz bir zamanı yansıtıyor.
İkincisinde ise, ilk defa popülerleşen bir kitap yayınlamış olduğum ancak gazetelerin kitaplarıma pek ilgisinin olmadığı bir dönemdeki bu röportajda, yazdıklarımı ne kadar iyi anlamış olduğunu söylediğimdeki, sevenlerinin yakından bildiği, eğri gülümsemesini hiç unutmuyorum. Hızır Tüzel’i o görüntü ile hatırlıyorum.Üstelik, Duygu Asena’yı da, yine Hızır Tüzel hakkında, onun ne kadar özel insanlardan olduğunu konuştuğumuz bir diyalog ile hatırlıyorum. Sevgili eşi Tansel Tüzel’i bir başka röportaj vesilesiyle tanıdığımda da, ikili konuşmamızın önemli bölümünü yokluğunda “kaplamış”, Tansel hanımla onun hakkında konuşmaktan keyif duymuştuk. Böyle bir insan işte....Varlığını anılarımızda hissetmeye devam edeceğimiz, keşkelerle hayıflanarak, iyi kilerle rahatlayarak düşüncelerimizde yer alacak nadir insanlardan birisi.
bu linkten, 1999'da büyük deprem sonrasında, psikolojik müdahelelerin yoğunlaşmaya başladığı aylarda benimle yaptığı röportaj metnine ulaşılabilir.
http://209.85.129.132/search?q=cache:zisxSk0q_YQJ:www.radikal.com.tr/1999/09/05/insan/01asi.html+h%C4%B1z%C4%B1r+t%C3%BCzel+yank%C4%B1+yazgan&cd=14&hl=tr&ct=clnk
Hızır Tüzel"in çok sevdiği doktoru Prof. Dr. Esat Göktepe"nin ardından kaleme aldığı veda yazısı: Doktorumu ölümsüz sanırdım ! bu yazıda Esat hoca'dan, benim onun asistanlığını yaparken kalkıp amerika'ya gitmemden bile söz ediyor.
http://209.85.129.132/search?q=cache:yO-oPhZIv8EJ:www.yankiyazgan.com/admin/anmviewer.asp%3Fa%3D328+h%C4%B1z%C4%B1r+t%C3%BCzel+yank%C4%B1+yazgan&cd=5&hl=tr&ct=clnk
antalya'daki konuşmamda iki dinleyicinin "gizli" gündemi
Havaalanında oturup her zamanki gibi rötarlı THY uçağının kalkış saatini beklemekteyim. Bir yandan da, sabah yaptığım bir konuşmayı kafamda evirip çeviriyorum. Sınırlı bir zaman diliminde, 800 civarında dinleyiciye bazı temel bilgileri aktarmak, bir çok kişinin sorusuna yüzeyden de olsa değinen cevaplar verebilmek beni rahatlatmış olmalı; ama aklıma yatmayan bir durum var. Ne olduğunu çıkartamıyorum...
Öğleden sonrayı beraber geçirdiğim ve dinleyiciler arasında yer alan bir çift ile sohbetimiz sırasında söyledikleri birkaç husus durumu netleştiiriyor. Ama önce, huzursuzluğumun görünür sebebini anlatmalıyım.
Konuşmamda, her zaman olduğu gibi, “çocukların özgürlüğü”nün sınırları üzerine başladım. Kararları verirken, bilerek ve kendi çocuk kapasiteleri çerçevesinde bir yük almaları gereğini vurguladım. Beni dinlemiş ya da yazdıklarımı okumuş olanların bildiği cinsten şeyler söyledim. Örneğin, anne babaların boşanma kararlarını alırken bunun uygun olup olmadığını çocuklarına sormanın yersiz ve çocuğa taşıyamayacağı bir yük getirdiğini hatırlattım. Mahkemelerde, çocukların özgür iradesi adı altında, annenle mi yoksa babanla mı yaşamak istiyorsun ikilemine küçük çocukların sokulmasının saçmalığı da aynı çerçevede görülebilirdi. Üstelik, annebabalar bir çok konuda çocuğa özgüven kazandırma amacıyla çocuğa iki gömlek büyük gelen konularda karar aldırtır (ya da çocuğun kararlarına “saygı”lı davranırken), çocuğun”ben doydum, aç değilim” kararına aynı saygıyı gösteremiyorlar, ben de bunu anlamakta zorlanıyordum. Konuşmanın son slaydına gelememişken ben yalarda bir hanım söz almak için atıldı, özgür, kendine güvenli çocuklar yetiştirmeyi amaçlayan insanların bu dediklerimi uygulamamaları gerektiğini, çocuklar adına karar vererek onların özgüvenini yok edeceğimizi uzunca bir monologun içinde söyledi hemen ardından söz alan bir başka hanım (öğretmen olduğunu belirtti), benim çoklu zeka kuramından haberdar olmadığımın anlaşıldığını ortaya attı. Pencereden dışarı bakacak şekilde yerleştirilmiş bir masada çalışmanın dikkat dağıtıcı olduğunu, yüzümüz duvara dönük bir çalışma masasında caddeden geçenlere gözümüzün gitmesini engelleyebileceğimizi söylemiştim. Dinleyici öğretmen, bunun da “doğacı zeka”da olan bir çocuğa uygun olmadığını ekleyerek benim pek geleneksel kaldığımı vurguladı.
Bunda garip ne var diyebilirsiniz. Sınırların daha uygun konması, çocuklara yaşlarına uygun yükler verilmesi ya da anne-babanın kendi sorumluluklarından (işin kolayına kaçarak) uzak durması gibi konulara dikkat çektiğimde, bu görüşler her zaman kabul görmez. Çocuklara sınırlayıcı olmayla özgürlüğü kısıtlama arasındaki çizginin varlığını unutup, ikisini aynı keeye koyan dinleyicilerim ve okurlarım hep olur. Bazen kesin ifadeler kullandığımda, bu kesinlikten huylananlara, sözlerimi çürütmeye çalışan argumentative tutumlara, durduk yerde gıcık olanlara, ya da beni düşmanca eleştirenlere de alışıktım. Ancak...
Buradaki gariplik, iki dinleyicinin adeta bir “script” ile çocukları kendi yaş sorumluluklarının ötesindeki kararlarda (söz sahibi değil) karar alıcı yapmak konusunda ısrarcı olmalarında, ve bana bir cevap vermekten ziyade oradaki dinleyicilere seslenmelerinde idi. Arka planda başka ne olabilirdi, ona da akıl erdiremedim. Birileri yine taktı, deyip devam ettim. Her zamanki gibi diğer dinleyiciler, aktardığım bilgilerden kendi çıkarımlarını yaparak, benim bulabileceğimden daha iyi çözümlerle cevap ürettiler.
Meseleyi öğleden sonra öğrendiğim ayrıntılardan sonra anladım: benim söylemime militanca bir alternatif çıkartan iki hanım okuldan çok taze ayrılmış iki öğretmendi. Karar alma konusundaki duyarlılıklarının bu konuyla ilgisi ise daha trajikti. Başka bir okula transfer olan bu öğretmenler beraberlerinde öğrencilerini de götürmek istemişlerdi. Bazı aileler okul değiştirmemeye karar verirken, bazıları da çocuklarının öğretmenlerinden ayrılmaması düşüncesiyle yeni okula geçmeyi tercih etmişlerdi. Öğretmenler, bana olayla uzaktan ilgili birisinin anlatımına göre, çocukların öğretmenleriyle beraber okul değiştirmesi gelmesi için ailelerin çocuklarının aldığı karara uymaları gerektiğini savunmaktaydılar. Benim de bazı konularda ailelerin asıl söz sahibi olduğunu söylemem tetikleyici bir anlam kazanmış, “çocuklarınıza kulak asmayın, bu okulda kalın” demek olmuştu!! bir iddia da, okulun beni böyle şeyler söyletmek için getirttiği idi; ve ii ki de, bu "bilgi"leri o sırada bilmemekteydim. oturup ciddi ciddi açıklamalar yaptım. kavga filan çıkartmadım. salondakilerin diskur çeken dinleyicilere canla başla cevap vermeye çalışması yükümü azalttı, bana pek iş kalmadı. ben de asıl konuya döndüm.
Bu arada, provokatörlük açıklamalarına inanmayı hiç istemedim. belki de, yanlıştır. belki de, insanlar iyi niyetle sadece kendi fikirlerini savunmaktaydılar.
her neyse, öğleden sonrayı güzel bir sohbet, içecekler ve yiyecekler ile tamamladım. keyfim yerine geldi.
bu notları bloga yüklemem de, iki hafta aldı:)
Öğleden sonrayı beraber geçirdiğim ve dinleyiciler arasında yer alan bir çift ile sohbetimiz sırasında söyledikleri birkaç husus durumu netleştiiriyor. Ama önce, huzursuzluğumun görünür sebebini anlatmalıyım.
Konuşmamda, her zaman olduğu gibi, “çocukların özgürlüğü”nün sınırları üzerine başladım. Kararları verirken, bilerek ve kendi çocuk kapasiteleri çerçevesinde bir yük almaları gereğini vurguladım. Beni dinlemiş ya da yazdıklarımı okumuş olanların bildiği cinsten şeyler söyledim. Örneğin, anne babaların boşanma kararlarını alırken bunun uygun olup olmadığını çocuklarına sormanın yersiz ve çocuğa taşıyamayacağı bir yük getirdiğini hatırlattım. Mahkemelerde, çocukların özgür iradesi adı altında, annenle mi yoksa babanla mı yaşamak istiyorsun ikilemine küçük çocukların sokulmasının saçmalığı da aynı çerçevede görülebilirdi. Üstelik, annebabalar bir çok konuda çocuğa özgüven kazandırma amacıyla çocuğa iki gömlek büyük gelen konularda karar aldırtır (ya da çocuğun kararlarına “saygı”lı davranırken), çocuğun”ben doydum, aç değilim” kararına aynı saygıyı gösteremiyorlar, ben de bunu anlamakta zorlanıyordum. Konuşmanın son slaydına gelememişken ben yalarda bir hanım söz almak için atıldı, özgür, kendine güvenli çocuklar yetiştirmeyi amaçlayan insanların bu dediklerimi uygulamamaları gerektiğini, çocuklar adına karar vererek onların özgüvenini yok edeceğimizi uzunca bir monologun içinde söyledi hemen ardından söz alan bir başka hanım (öğretmen olduğunu belirtti), benim çoklu zeka kuramından haberdar olmadığımın anlaşıldığını ortaya attı. Pencereden dışarı bakacak şekilde yerleştirilmiş bir masada çalışmanın dikkat dağıtıcı olduğunu, yüzümüz duvara dönük bir çalışma masasında caddeden geçenlere gözümüzün gitmesini engelleyebileceğimizi söylemiştim. Dinleyici öğretmen, bunun da “doğacı zeka”da olan bir çocuğa uygun olmadığını ekleyerek benim pek geleneksel kaldığımı vurguladı.
Bunda garip ne var diyebilirsiniz. Sınırların daha uygun konması, çocuklara yaşlarına uygun yükler verilmesi ya da anne-babanın kendi sorumluluklarından (işin kolayına kaçarak) uzak durması gibi konulara dikkat çektiğimde, bu görüşler her zaman kabul görmez. Çocuklara sınırlayıcı olmayla özgürlüğü kısıtlama arasındaki çizginin varlığını unutup, ikisini aynı keeye koyan dinleyicilerim ve okurlarım hep olur. Bazen kesin ifadeler kullandığımda, bu kesinlikten huylananlara, sözlerimi çürütmeye çalışan argumentative tutumlara, durduk yerde gıcık olanlara, ya da beni düşmanca eleştirenlere de alışıktım. Ancak...
Buradaki gariplik, iki dinleyicinin adeta bir “script” ile çocukları kendi yaş sorumluluklarının ötesindeki kararlarda (söz sahibi değil) karar alıcı yapmak konusunda ısrarcı olmalarında, ve bana bir cevap vermekten ziyade oradaki dinleyicilere seslenmelerinde idi. Arka planda başka ne olabilirdi, ona da akıl erdiremedim. Birileri yine taktı, deyip devam ettim. Her zamanki gibi diğer dinleyiciler, aktardığım bilgilerden kendi çıkarımlarını yaparak, benim bulabileceğimden daha iyi çözümlerle cevap ürettiler.
Meseleyi öğleden sonra öğrendiğim ayrıntılardan sonra anladım: benim söylemime militanca bir alternatif çıkartan iki hanım okuldan çok taze ayrılmış iki öğretmendi. Karar alma konusundaki duyarlılıklarının bu konuyla ilgisi ise daha trajikti. Başka bir okula transfer olan bu öğretmenler beraberlerinde öğrencilerini de götürmek istemişlerdi. Bazı aileler okul değiştirmemeye karar verirken, bazıları da çocuklarının öğretmenlerinden ayrılmaması düşüncesiyle yeni okula geçmeyi tercih etmişlerdi. Öğretmenler, bana olayla uzaktan ilgili birisinin anlatımına göre, çocukların öğretmenleriyle beraber okul değiştirmesi gelmesi için ailelerin çocuklarının aldığı karara uymaları gerektiğini savunmaktaydılar. Benim de bazı konularda ailelerin asıl söz sahibi olduğunu söylemem tetikleyici bir anlam kazanmış, “çocuklarınıza kulak asmayın, bu okulda kalın” demek olmuştu!! bir iddia da, okulun beni böyle şeyler söyletmek için getirttiği idi; ve ii ki de, bu "bilgi"leri o sırada bilmemekteydim. oturup ciddi ciddi açıklamalar yaptım. kavga filan çıkartmadım. salondakilerin diskur çeken dinleyicilere canla başla cevap vermeye çalışması yükümü azalttı, bana pek iş kalmadı. ben de asıl konuya döndüm.
Bu arada, provokatörlük açıklamalarına inanmayı hiç istemedim. belki de, yanlıştır. belki de, insanlar iyi niyetle sadece kendi fikirlerini savunmaktaydılar.
her neyse, öğleden sonrayı güzel bir sohbet, içecekler ve yiyecekler ile tamamladım. keyfim yerine geldi.
bu notları bloga yüklemem de, iki hafta aldı:)
sn yazgan saçmalamış
googleda adımın geçtiği yerleri tarayan asistanlarımdan birisi iletti. "elinde incille askeri lojmanda intihara kalkıştı" diye bir haber; ve bir takım başka yorumlardan sonra benim söylediğim belirtilen şu sözlere akıl erdiremedim. bu ve bunun gibi birtakım sözleri, ya da alakasız insanların yorumlarını bereket versin çok az kişi farkediyor; ama bir çok okuyan da, bunu söylemiştir, vay sa..k, deyiveriyor.
"YY şöyle konuştu:'Gençlerin sorun yaşamasından faydalanmak isteyen insanlar da harekete geçerler. Belki sevgi belki de hayat biçimi arayışına düşebilirler. Başka yönlerle ilgilenmeye başlarlar. Kendi kişiliğini oturtmaya çalışırken başkalarından etkilenen gençlerde zamanla dini ve siyasi düşüncelerde de değişiklikler gözükebilir. Bu arkadaşımız da bu durumu yaşamış olabilir. İslâmiyet ile Hıristiyanlık arasında bocalıyor olabilir. Kendi dini inançlarını oturtamadığı için kendisini derin bir boşlukta hisseder ve bunun için hayatına son vermeyi planlayabilir."
yorumum: sayın yazgan saçmalamış :)
"YY şöyle konuştu:'Gençlerin sorun yaşamasından faydalanmak isteyen insanlar da harekete geçerler. Belki sevgi belki de hayat biçimi arayışına düşebilirler. Başka yönlerle ilgilenmeye başlarlar. Kendi kişiliğini oturtmaya çalışırken başkalarından etkilenen gençlerde zamanla dini ve siyasi düşüncelerde de değişiklikler gözükebilir. Bu arkadaşımız da bu durumu yaşamış olabilir. İslâmiyet ile Hıristiyanlık arasında bocalıyor olabilir. Kendi dini inançlarını oturtamadığı için kendisini derin bir boşlukta hisseder ve bunun için hayatına son vermeyi planlayabilir."
yorumum: sayın yazgan saçmalamış :)
Tuesday, April 21, 2009
düşe kalka

2003'te yazdığım düşe kalka büyümek'in yeni baskısı Doğan Kitap'tan çıktı. eski kitaplarıma talip olan DK için kitabı tepeden tırnağa elden geçirdim. son yıllarda her kitaba kenarından köşesinden "sokuşturduğum" çizgilerimden hazırladım, ve kitaba bolca serpiştirdim. içeriği pek demode olacak cinsten olmasa da, bilimsel yayınlarla ilişkili güncellemeleri de yaptım. eh, daha ne olsun? sıra hiperaktif çocuk okulda'ya geldi. labirent yolculukları ise, kısmet bekleye bekleye kurudu, benim talihsiz ilk kitabım (Remzi K'den çıkmış olmasına rağmen)...
Thursday, April 16, 2009
anıların tadı tazeyken mi çıkar?
son bir kaç haftadır bazen istanbul'da bazen istanbul'un dışında, ama devamlı bir konuşma halindeydim. bu notu yazarken, bir an evvel uyusam da sabah erken kalkabilsem (en azından uykumu biraz almış olarak) diye çimden geçiriyorum. ilginç bir sürü izlenimi toparlayayım da yazayım diye diye, çoğumuzun bir çok zaman yaptığı gibi, bekletirken, güzel bir günde açmayı bekletirken ekşittiğimiz şarap gibi, anıların da tadı kaçmamalı.
Sunday, April 05, 2009
gururlu ve gurultulu bir guru
dalgınlık ile kardeş olan bir başka meselenin acelecilik olduğunu düşünürüm. belki de dikkat dağınklığı ve aşırı hareketlilik sorununa sınırlı sayılan bu "sıradan" belirtilerin anlamı üzerine daha fazla çalışmak, yazmak lazım. kendime bir faydam olur böylece...
marieclaire dergisine yazıçizili bir katkı yapmam istendiğinde, bunun bir "guru"lar köşesinde yer alacağını söylememişlerdi. ama ısrara, hele alttan alan ısrara hiç dayanamadığımı birisi (idil y. mesela) fısıldamış olsa gerek ki, benim "kimseyi kırmayayım", ve "iyi şeyler yapmak isteyenlere destek olayım" yazılımımı harekete geçirmeyi başarmışlardı. neyse, sonra dergiyi grdüm, sayfa düzenine şuna buna bir sürü laf ettim; ama en komiksediğim kısım gurular kısımının künyesinde, ne gurusu olduğum tam belli olmayan biçimde, yer almamdı.
belki de gurular dünyasına olan düşmanca tavırlarımın kendime bir guru pozisyonu tan kaynaklanmaktaydı :) buna gülme işareti koyuyorum ki, ciddiye alınmasın; ne olur ne olmaz...
her neyse, dergideki yazılarıma fırsatı olan göz atabilir. blog gibi yazmaya çalışıyorum. BirGün'deki yazılarımda da aynı tekniği uygulamaya çalışıyorum, mutlaka bir çizgi ve 3-5 satır yazı. çok ama çok zor. başarabilirsem, ne iyi... birisi, aforizma yazıyorsun, yazmaya çalışıyorsun galiba, dedi. doğru, ya da çok kısa makale diyebiliriz. bu tarzındalgınlık ve acelecilik yanlarım(ız) ile bağdaştığını da düşünmeye başladım.
marieclaire dergisine yazıçizili bir katkı yapmam istendiğinde, bunun bir "guru"lar köşesinde yer alacağını söylememişlerdi. ama ısrara, hele alttan alan ısrara hiç dayanamadığımı birisi (idil y. mesela) fısıldamış olsa gerek ki, benim "kimseyi kırmayayım", ve "iyi şeyler yapmak isteyenlere destek olayım" yazılımımı harekete geçirmeyi başarmışlardı. neyse, sonra dergiyi grdüm, sayfa düzenine şuna buna bir sürü laf ettim; ama en komiksediğim kısım gurular kısımının künyesinde, ne gurusu olduğum tam belli olmayan biçimde, yer almamdı.
belki de gurular dünyasına olan düşmanca tavırlarımın kendime bir guru pozisyonu tan kaynaklanmaktaydı :) buna gülme işareti koyuyorum ki, ciddiye alınmasın; ne olur ne olmaz...
her neyse, dergideki yazılarıma fırsatı olan göz atabilir. blog gibi yazmaya çalışıyorum. BirGün'deki yazılarımda da aynı tekniği uygulamaya çalışıyorum, mutlaka bir çizgi ve 3-5 satır yazı. çok ama çok zor. başarabilirsem, ne iyi... birisi, aforizma yazıyorsun, yazmaya çalışıyorsun galiba, dedi. doğru, ya da çok kısa makale diyebiliriz. bu tarzındalgınlık ve acelecilik yanlarım(ız) ile bağdaştığını da düşünmeye başladım.
dalgınlık günleri

unutkanlık, savrukluk, dalgınlık... bloguma da mı sıçradı acaba? geçenlerde roma havaalanında aktarma yaparken, laptopumun bulunduğu sırtçantasını az önce oturduğum koltukta bıraktığımı farkettiğimde, uçağa gitmek üzere olan otobüsten kendimi nasıl attığımı hatırlamıyorum...
unutkanlığım, bereket versin ki, yeni değil; yoksa bunadığımı düşünmeye başlayacağım. havaalanına pasaportsuz gitmekten tutun, kongreye götürdüğüm posteri aynı yolculukta 3 kez kaybedip bulmaya kadar uzanan öyküler. bu çerçevede rahmetli seyfi amcamı hatırlıyorum. izmir kemeraltı'nda o muayenehanesinden çıkmış evine giderken, belki sabaha kadar ameliyathanede geçirdği bir günün ertesinde, yanından geçerdim; en sevgili yeğeni olduğuna inanmış olan benim yüzüme bakar, hatta inceler, gülümseyen bir gözle bakar, ama benim ben olduğumu anlamamış olarak geçer giderdi. amcacım, diyerek arkasından koştuğumda az önceki kişinin ben olduğunu bile anlamamış olduğunu görürdüm. çok özlediğim insanlardan birisi olan seyfi amcam ile dedemin bir fotografını bloguma koymak, anılarımı gözle görülür hale getirebilir. resim sanırım 1940ların sonunda amcam 30lu, dedem ise 60lı yaşlarda iken, "self-timer"lı bir fotograf makinesi ile çekilmiş. büyük olasılıkla aydın'da...
Sunday, March 22, 2009
Kafalar (böyle) karıştıkça, umut kaybolur

BirGün/pazar ekindeki bir yazımda değinmeye çalıştığım fikiri önce bir kaç konferansta dile getirdim, dinleyicilerimin geri bildirimleri kafamı her zaman olduğu gibi karıştırarak berraklaştırdı. (bkz. ilk kitabıma giriş alıntısı yaptığım Picabia sözü: kafalarımız içinde fikirler dolaşsınlar diye yuvarlaktır.)
Yol bulma konusunda bir toplumsal sıkıntımız olduğu, ama bunun vahim boyutlara ulaşmasındaki rolün "yol gösterici"lerden kaynaklandığı biçimindeki (neredeyse saplantılı) düşünceme bir tür kanıt gibi gördüğüm için, TEM'deki bu sapak benim için müthiş değer kazandı:)
yazı aşağıda; resimlerden birisi çizgi ile durumu anlatmaya çalışıyorum. diğeri de, tabelaların fotografı...
"İstanbul (ya da Türkiye) trafiği, kafa yapımızın nasıl allak bullak edilebildiğinin, kendimizi geliştirmek için kullanabileceğimiz aklımızı, sadece alışkanlıkla verdiğimiz otomatik yanıtları dizginlemek için kullanmak zorunda kalışımızın örnekleri ile doludur.
Fotoğrafta gördüğünüz (ve de krokisini eklediğim) durum, TEM’den FSM köprüsü yönünde giderken, eğer Sarıyer-Levent çıkışından çıkmaya kalkarsanız, karşılaşacağınız “karmaşa”dır. Sağa doğru çıkışta, yol kısa bir süre sonra ikiye ayrılır. Kuşbakışı baktığınızda, sağınızda Levent, solunuzda Sarıyer durmaktadır. Ama, yol ve işaretleri Levent’e gitmek isterseniz sizi sol’a (Sarıyer’in olduğu tarafa), Sarıyer’e gitmek isterseniz, sağ’a göndermektedir. İstanbul’u biraz biliyor olmak, içinizden gelen ile dışarıdan bildirilen arasındaki çelişkiyi arttırır. Hiçbir şey bilmez durumda, kente yabancı şöförler bu çelişkinin dışında kalırlar. Bilgi yine başa dert olur.
Düzensizlik ve tutarsızlığın yarattığı kafa karışıklığının kafa çalıştırıcı ve zihin açıcı bir faydası olabilir mi? Kısa bir süre için, ve belki. karışıklı durumunda, sürekli “kriz yönetimi” vitesinde çalışan ön beyin sadece günü kurtarma ile meşgul olur. Kafamız karıştığında, kendi bildiklerimizle çevreden duyduklarımız çeliştiğinde, alışkanlıklarımız duruma egemen olur. Alışkanlık deyip geçmeyin, içimizden gelen, ilk nasıl öğrendiğimizi bile hatırlamadığımız güçlü davranış eğilimi, bizi bir tür ele geçirir. Ne yaptığımızı bilmeyiz; “farkında bile olmadığımız” bir çok hareket böyle gerçekleşir.
İnsan beyninin planlama, geliştirme ve yenilik düşünme işlevleri sırasında kullanılan önbölgesi, tedirginlik yaratan karışık durumlarda, kendini kontrol için kaynakları kullanır. Geleceği tasarlamak için kaynak kalmaz. Umutsuzluk verici bir karmaşayı, trafik işaretleri ile başlayarak yaratabilirsiniz."
"İstanbul (ya da Türkiye) trafiği, kafa yapımızın nasıl allak bullak edilebildiğinin, kendimizi geliştirmek için kullanabileceğimiz aklımızı, sadece alışkanlıkla verdiğimiz otomatik yanıtları dizginlemek için kullanmak zorunda kalışımızın örnekleri ile doludur.
Fotoğrafta gördüğünüz (ve de krokisini eklediğim) durum, TEM’den FSM köprüsü yönünde giderken, eğer Sarıyer-Levent çıkışından çıkmaya kalkarsanız, karşılaşacağınız “karmaşa”dır. Sağa doğru çıkışta, yol kısa bir süre sonra ikiye ayrılır. Kuşbakışı baktığınızda, sağınızda Levent, solunuzda Sarıyer durmaktadır. Ama, yol ve işaretleri Levent’e gitmek isterseniz sizi sol’a (Sarıyer’in olduğu tarafa), Sarıyer’e gitmek isterseniz, sağ’a göndermektedir. İstanbul’u biraz biliyor olmak, içinizden gelen ile dışarıdan bildirilen arasındaki çelişkiyi arttırır. Hiçbir şey bilmez durumda, kente yabancı şöförler bu çelişkinin dışında kalırlar. Bilgi yine başa dert olur.
Düzensizlik ve tutarsızlığın yarattığı kafa karışıklığının kafa çalıştırıcı ve zihin açıcı bir faydası olabilir mi? Kısa bir süre için, ve belki. karışıklı durumunda, sürekli “kriz yönetimi” vitesinde çalışan ön beyin sadece günü kurtarma ile meşgul olur. Kafamız karıştığında, kendi bildiklerimizle çevreden duyduklarımız çeliştiğinde, alışkanlıklarımız duruma egemen olur. Alışkanlık deyip geçmeyin, içimizden gelen, ilk nasıl öğrendiğimizi bile hatırlamadığımız güçlü davranış eğilimi, bizi bir tür ele geçirir. Ne yaptığımızı bilmeyiz; “farkında bile olmadığımız” bir çok hareket böyle gerçekleşir.
İnsan beyninin planlama, geliştirme ve yenilik düşünme işlevleri sırasında kullanılan önbölgesi, tedirginlik yaratan karışık durumlarda, kendini kontrol için kaynakları kullanır. Geleceği tasarlamak için kaynak kalmaz. Umutsuzluk verici bir karmaşayı, trafik işaretleri ile başlayarak yaratabilirsiniz."
bir ekleme yapayım; istanbul'u hiç bilmiyor tanımıyor olsanız, bu hataya düşmezsiniz. levent ya da sarıyer'in hangi yönde olduğunu kestirememek işe yarayacak. bir kez daha, bilgi zararlıdır, dedirten durum...
Fenerbahçe
Hasta taraftar olmayı bırakalı neredeyse 30 yıl oldu. Ama kayıtsız kalmak mümkün değil. FB’nin Bursa yenilgisi beni bile futbol ve FB hakkında konuşturdu. Çünkü, FB hakkında düşünmek Türkiye hakkında düşünmek demek... Bu klişe cümlemi ağzımdan çıktıktan hemen sonra yadırgadıysam da, futbol hakkında klişesiz konuşmak zor. Hayata asılmayan, sadece kendine fırsat tanınmasını bekleyen, ama fırsat arama ya da yaratma konusunda orman arazisi çevirme veya topluma ait plaja şezlong atma tipinde fırsatçılığı anlayan bir davranış tarzının ağır bastığı bir ülkede yaşadığımız söylenebilir. FB’nin şu andaki halini bu durumdan soyutlayabilir miyiz? Ayağına gelen topa vuran, topun peşinde koşmayan, maça asılmayan oyuncular... Canı istediğinde çok iyi oynayan, ama o maçta oynama arzusunun gelip gelmeyeceği belli olmayan oyuncular
Hemen itirazlar yükselebilir: Herkes böyle, başka takımlar farklı mı? FB’deki “yabancı”lar da mı bu davranış tarzını benimsemişler, başka ülkelerde gelişip yetkinleştikleri halde? Nasıl oluyor da değişiyorlar? Genetik bir etki yok ortada. Bir “kültür” var; sansasyonel olanı, göz boyayıcı olanı destekleyen... Sadece büyük ya da dışarı gözüken maçları ciddiye almanın, “tribünlere oynama”nın alkışlandığı bir kültürde, emek veren, kendini gösterme meraklısı olmayanların barındırılmasını bekleyemeyiz. Genetik değil kültürel olduğunu, her gelenin bir biçimde etkisi altında kalıp, geldiği yerin havasını çalmasından anlayabiliriz. Bu alışkanlıkları yadırgamayıp, savunmaya geçmemiz de aynı kültüre alışmamızdan, başka türlüsünün mümkün olmadığını düşünmemizdendir.
“Böyle gelmiş, böyle gider” sözümüzdeki karamsarlığın, kültürün içinden çıkıp her yerimize sızdığını hissederiz. Karamsarlık oradaysa, yönetim değişikliği, antrenör değişikliği, futbolcu değişikliği beyhudedir... Derdimiz kültür ise, ülkede hayata asılmayı, FB’de maça asılmayı önleyen kültürü ne yapmalı? Öylece bırakmalı mı? Değiştirmeli mi ? Aslında hayattan pek bir şey beklemeyen, ya da çok şeyi hemen bekleyen, karamsarlık kültüründen nasıl kurtulmalı ? FB’nin hayatını değiştirebilecek şeyler, ülkemizin hayatını da değiştirebilir.
Hemen itirazlar yükselebilir: Herkes böyle, başka takımlar farklı mı? FB’deki “yabancı”lar da mı bu davranış tarzını benimsemişler, başka ülkelerde gelişip yetkinleştikleri halde? Nasıl oluyor da değişiyorlar? Genetik bir etki yok ortada. Bir “kültür” var; sansasyonel olanı, göz boyayıcı olanı destekleyen... Sadece büyük ya da dışarı gözüken maçları ciddiye almanın, “tribünlere oynama”nın alkışlandığı bir kültürde, emek veren, kendini gösterme meraklısı olmayanların barındırılmasını bekleyemeyiz. Genetik değil kültürel olduğunu, her gelenin bir biçimde etkisi altında kalıp, geldiği yerin havasını çalmasından anlayabiliriz. Bu alışkanlıkları yadırgamayıp, savunmaya geçmemiz de aynı kültüre alışmamızdan, başka türlüsünün mümkün olmadığını düşünmemizdendir.
“Böyle gelmiş, böyle gider” sözümüzdeki karamsarlığın, kültürün içinden çıkıp her yerimize sızdığını hissederiz. Karamsarlık oradaysa, yönetim değişikliği, antrenör değişikliği, futbolcu değişikliği beyhudedir... Derdimiz kültür ise, ülkede hayata asılmayı, FB’de maça asılmayı önleyen kültürü ne yapmalı? Öylece bırakmalı mı? Değiştirmeli mi ? Aslında hayattan pek bir şey beklemeyen, ya da çok şeyi hemen bekleyen, karamsarlık kültüründen nasıl kurtulmalı ? FB’nin hayatını değiştirebilecek şeyler, ülkemizin hayatını da değiştirebilir.
Monday, February 23, 2009
Eskisi yenisinden taze olabilir !
Yeni yıl için yeni bir şey yapmamız gerekir mi? Her şeyin yenisi mi makbul? Belki de, bu yıl köhnemiş, eskimiş sayılan fikirlerin, insanların tekrar canlanacağı bir yıl olur. Belki, yeni saydıklarımız aslında yeni kisvesindeki eskiler, yenilik arayışı ise sadece yerinde duramazlığımızı, huzursuzluğumuzu avutmak için yeni diye yutturduğumuz şeyler.Eski çizgilere bakınca bunu görüyorum. 1988, 1989 ve 1991 aralık aylarının son günü için çizdiğim “kapak karikatürleri”ni o zamanki Cumhuriyet Bilim Teknik ilavesinde yayımlanmıştı. Bugünden 20 yıl öncesinde, benim ruh halim kadar, 1980 sonrasındaki ilk 10 yılın umutla karamsarlık, ne olduğunu anlamaya çalışma sırasındaki şaşkınlık, hayatta kişisel çıkış yollarını bulma çabasıyla bir ideale bağlılığı bağdaştırma gibi herkese özgü sayılabilecek ikilemleri de çizgilerde (veya çiziktirmelerde) görmek mümkün. Bugünkü “liberal aydın” tabiatımın öncüllerini de çizgi ve söz arasında yakalamak kolay. Açıkçası, bir gizleme çabası da yok. Yıllar sonra Noel babaya sorduğum soruya aldığım cevabı gösteren son çizgi ise, herhangi birimizin verebileceği sıradan bir cevap. Yeni bir şey istemekten daha doğal ne var? İşin kötüsü, yeni diye sarıldığımız, ya da yeni diye pompaladığımızın “eski”nin kötü kopyası olmasını ne önleyebilir? Hayatımızı aydınlatacak, karamsarlıkla beklenen 2009’da “iyi ki yaşıyorum” dedirtecek cinsten bir yeniyi ne sağlayabilir? Bu sorulara hazır cevaplar arayanlar yanılır. Cevabı oluşturmak herkesin görevi. Gelecek yıl, güzel bir yıl olsun. Yeni ya da eski...
güvenlik olmadan güven olmaz
Çocuk yetiştirme alışkanlıkları toplumun işleyişine ilişkin ipuçları taşır. Ne de olsa, “bugünün küçükleri yarının büyükleri”dir, ve bu böylece devam edip gider. Kriz dönemlerinde, toplumsal uyuşmazlık ve çatışmaların öne geçtiği durumlarda, sorunlara nasıl yaklaşılacağının ipuçlarını, anneler ve çocuklarına bakarak bulmayı deneyebiliriz.
Annelerin çocuklarına nasıl yaklaştığını Unilever’in “kirlenmek güzeldir” ve “her çocuğun oynamaya hakkı vardır” kampanyaları çerçevesinde Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 10 ülkede 2006-7’de yaptırttığı araştırma, ülkemiz annelerinin çocuklarını büyütürken nasıl düşündükleri ve davrandıklarını gösteren ilginç bulgular ortaya çıkartmıştı. Hatırlatayım:
Temel sorular, çocuklar ev dışında oynamaları, bunun yararları, ve ne ölçüde mümkün olduğu üzerine kurulmuştu. Çocukların (evin) dışında özgürce oynuyor olmasının önemini net ve doğru biçimde kavrayan annelerin oranı ülkemizde % 86 iken (dünyadaki en yüksek oran), Türkiye’deki çocukların evden dışarıda, parklarda, bahçelerde, sokakta oynama oranlarına baktığımızda gördüğümüz oran ise, çarpıcı biçimde düşük: %28 (dünyadaki en düşük oran, dünya ortalaması % 60). ‘Çocuklar oynamalı, çok faydalı; ama bizimkiler değil’ anlamına gelen çelişkili bir sonuç. Peki, ama neden? Çocuklarını kendi kaygıları sebebiyle evde tuttuklarını, “sokağa, dışarı salmadıklarını” söyleyen annelerin oranı dünyada % 45, Türkiye’de % 83.Annelerimize “Peki ama sizi tam olarak ne kaygılandırıyor ki, çocuklarınıza yararlı olduğunuza inandığınız halde, onları yaşayarak öğrenme hakkından yoksun bırakacak biçimde evde tutuyorsunuz, dışarı bırakamıyorsunuz” diye tek tek sorulduğundaki yanıtlar, annelerin düşünüşlerini ve duygularını yansıtıyor: “dışarısı güvenli değil (Türkiye % 83, dünya %65), bir yerlerine bir şey olur, düşer bir taraflarını incitirler (Türkiye %75, dünya ortalaması %57), (üşütür) hasta olurlar” (Türkiye %48, dünya ortalaması %31)...
Annelerin çoğu, çocuklarına her an bir zarar gelme olasılığını akıllarına getiriyorlar. Bu olasılıkları düşünme eğiliminin evrensel olduğunu, en çok gebelik ve doğumdan sonraki ilk birkaç yıl boyunca yoğun olduğunu gösteren sayısız araştırma var. Ancak ülkemizdeki annelerde bu kaygılar hiç hafiflemiyor. Annelerin çocukların yaşayarak öğrenmesinin önemine inanmalarına rağmen, çocuklarına zarar gelebileceği kaygısı ile, çocuğu ev dışına, kendi haline bırakmaya içleri elvermiyor.
Kendine güvensin, n’aparsa yapsın. “Peki, çocuklara özgürce oynama, gelişme olanağı tanınsa, ne kazanmalarını beklersiniz?” diye sorsak: kendine güven (% 59; aynı beklenti oranı özgüven şampiyonu Amerikalılar için % 20). Sosyal anlamdaki gelişim, yardımlaşma, işbirliği ve arkadaşlık gibi beklentiler ise, daha arka planda kalıyor (ülkemizde % 38, Amerikalılarda % 60 ). Çocukların geleceğine dönük beklentileri (annelere) sorulduğunda ise, “daha güvenli” bir gelecek umduklarını söylemeleri de ruh hallerini yansıtıyor. Türkçe’deki (kendinden) emin olma ile emniyet, (öz) güvenli olma ile güvenlik kelimeleri arasında kurabildiğimiz ilişkileri, İngilizce’deki confidence ve safety (ya da security) kelimeleri arasında kuramadığımıza dikkatinizi çekmek isterim. Her lisan ait olduğu kültürün önceliklerini ve eğilimlerini yansıtır. Bilmiyorum, başlıca beklentileri olan güvenden annelerimizin anladıkları, altta kalmama, kendini ezdirmeme (gerekirse, başkasını ezme) gibi, klinik görüşmelerde olsun, toplum eğitim çalışmalarında olsun, çok sık dile getirilen, sonuçta yine güvenlikle ilgili bazı davranışlar mı? Güvenliğin olmadığı yerde, güven hissinin gelişmesi de mümkün değil.
Ülkemizin çocuk yetiştirme kültüründe çocuğun sadece ekonomik değer taşımaktan çıkıp psikolojik bir değer kazanması, hem sosyo-ekonomik açıdan farklı toplumsal kesimler, hem aynı kesimden kuşaklar arasında, çocuklara yaklaşım açısından önemli farklara yol açıyor.. Bir yanda geleneksel olarak bağımlılığı körükleyen, bağımsız birey olma yolunda yetiştirmekten uzak duran, itaate ve söz dinlemeye önem veren yaklaşım. Az ötede, çocukların özerk, kendine güvenli olmasını, yaşayarak deneyerek öğrenmesini isterken, bunun aileden uzaklaşmaya yol açacak düzeye varmasından, kopmalardan kaygı duyan yaklaşım. Üçüncü bir yaklaşım gerekli, ama henüz ortada yok.
Annelerin yaklaşımlarını, ülkemize yön verenlerin topluma bakış açısına benzetmemek mümkün değil. Ne de olsa, çocuk kalmış milletimizin ebeveyn ihtiyacı sürgit devam ediyor.
Annelerin çocuklarına nasıl yaklaştığını Unilever’in “kirlenmek güzeldir” ve “her çocuğun oynamaya hakkı vardır” kampanyaları çerçevesinde Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 10 ülkede 2006-7’de yaptırttığı araştırma, ülkemiz annelerinin çocuklarını büyütürken nasıl düşündükleri ve davrandıklarını gösteren ilginç bulgular ortaya çıkartmıştı. Hatırlatayım:
Temel sorular, çocuklar ev dışında oynamaları, bunun yararları, ve ne ölçüde mümkün olduğu üzerine kurulmuştu. Çocukların (evin) dışında özgürce oynuyor olmasının önemini net ve doğru biçimde kavrayan annelerin oranı ülkemizde % 86 iken (dünyadaki en yüksek oran), Türkiye’deki çocukların evden dışarıda, parklarda, bahçelerde, sokakta oynama oranlarına baktığımızda gördüğümüz oran ise, çarpıcı biçimde düşük: %28 (dünyadaki en düşük oran, dünya ortalaması % 60). ‘Çocuklar oynamalı, çok faydalı; ama bizimkiler değil’ anlamına gelen çelişkili bir sonuç. Peki, ama neden? Çocuklarını kendi kaygıları sebebiyle evde tuttuklarını, “sokağa, dışarı salmadıklarını” söyleyen annelerin oranı dünyada % 45, Türkiye’de % 83.Annelerimize “Peki ama sizi tam olarak ne kaygılandırıyor ki, çocuklarınıza yararlı olduğunuza inandığınız halde, onları yaşayarak öğrenme hakkından yoksun bırakacak biçimde evde tutuyorsunuz, dışarı bırakamıyorsunuz” diye tek tek sorulduğundaki yanıtlar, annelerin düşünüşlerini ve duygularını yansıtıyor: “dışarısı güvenli değil (Türkiye % 83, dünya %65), bir yerlerine bir şey olur, düşer bir taraflarını incitirler (Türkiye %75, dünya ortalaması %57), (üşütür) hasta olurlar” (Türkiye %48, dünya ortalaması %31)...
Annelerin çoğu, çocuklarına her an bir zarar gelme olasılığını akıllarına getiriyorlar. Bu olasılıkları düşünme eğiliminin evrensel olduğunu, en çok gebelik ve doğumdan sonraki ilk birkaç yıl boyunca yoğun olduğunu gösteren sayısız araştırma var. Ancak ülkemizdeki annelerde bu kaygılar hiç hafiflemiyor. Annelerin çocukların yaşayarak öğrenmesinin önemine inanmalarına rağmen, çocuklarına zarar gelebileceği kaygısı ile, çocuğu ev dışına, kendi haline bırakmaya içleri elvermiyor.
Kendine güvensin, n’aparsa yapsın. “Peki, çocuklara özgürce oynama, gelişme olanağı tanınsa, ne kazanmalarını beklersiniz?” diye sorsak: kendine güven (% 59; aynı beklenti oranı özgüven şampiyonu Amerikalılar için % 20). Sosyal anlamdaki gelişim, yardımlaşma, işbirliği ve arkadaşlık gibi beklentiler ise, daha arka planda kalıyor (ülkemizde % 38, Amerikalılarda % 60 ). Çocukların geleceğine dönük beklentileri (annelere) sorulduğunda ise, “daha güvenli” bir gelecek umduklarını söylemeleri de ruh hallerini yansıtıyor. Türkçe’deki (kendinden) emin olma ile emniyet, (öz) güvenli olma ile güvenlik kelimeleri arasında kurabildiğimiz ilişkileri, İngilizce’deki confidence ve safety (ya da security) kelimeleri arasında kuramadığımıza dikkatinizi çekmek isterim. Her lisan ait olduğu kültürün önceliklerini ve eğilimlerini yansıtır. Bilmiyorum, başlıca beklentileri olan güvenden annelerimizin anladıkları, altta kalmama, kendini ezdirmeme (gerekirse, başkasını ezme) gibi, klinik görüşmelerde olsun, toplum eğitim çalışmalarında olsun, çok sık dile getirilen, sonuçta yine güvenlikle ilgili bazı davranışlar mı? Güvenliğin olmadığı yerde, güven hissinin gelişmesi de mümkün değil.
Ülkemizin çocuk yetiştirme kültüründe çocuğun sadece ekonomik değer taşımaktan çıkıp psikolojik bir değer kazanması, hem sosyo-ekonomik açıdan farklı toplumsal kesimler, hem aynı kesimden kuşaklar arasında, çocuklara yaklaşım açısından önemli farklara yol açıyor.. Bir yanda geleneksel olarak bağımlılığı körükleyen, bağımsız birey olma yolunda yetiştirmekten uzak duran, itaate ve söz dinlemeye önem veren yaklaşım. Az ötede, çocukların özerk, kendine güvenli olmasını, yaşayarak deneyerek öğrenmesini isterken, bunun aileden uzaklaşmaya yol açacak düzeye varmasından, kopmalardan kaygı duyan yaklaşım. Üçüncü bir yaklaşım gerekli, ama henüz ortada yok.
Annelerin yaklaşımlarını, ülkemize yön verenlerin topluma bakış açısına benzetmemek mümkün değil. Ne de olsa, çocuk kalmış milletimizin ebeveyn ihtiyacı sürgit devam ediyor.
özlemesi güzel, yaşaması zor
Çocukluk özlemesi güzel, yaşaması zor bir hayat dönemidir. Modern zamanların çocukluğu, modern anne-babaların ezberlenmiş özlemlerinin peşindeki debelenmelerinden nasıl etkileniyor? Sn Berrak Coşkun’un bir sektör dergisi için sorularına yanıtlarımı toparlarken, bu temel soru oluştu. Cevabını arayanların görüşlerini duyabilmek isterim.
1- Çocuktuk. Büyüdük ve yitirdik mutluluğu. Mutlu olamadığımız gibi mutlu da edemiyoruz artık. Yetişkinlerin dünyasında kaybettiğimiz şey ne? Sizce nerede kaçırıyoruz ipin ucunu?
Çocukluğu mutlu bir dönem olarak görmek biz büyüklerin bir özelliği. Çocuklara, gençlere sorduğunuzda hiç mutlu tanımlamıyorlar kendilerini. “Mecburiyetler içinde” büyüyen, “her istediklerini yapamayan”, dört gözle büyümeyi bekleyen çocuklar, biz böyle dedikçe gülüyorlar. Bence geçmişi hep iyi yanlarıyla hatırlama eğilimimiz sebebiyle böyle düşünüyoruz. Nerede o eski bayramlar gibi...Bugünden odağımızı uzaklaştırmak, en azından bir zamanlar mutlu olmuş olduğumuza inanarak avunuyoruz. Mutluluk yaşanmaz, hatırlanır. Geçmişte kalan, geri gelmeyecek olan güzel hatırlanıyor.
Bir röportajınızda, “Mutsuzluğu öğretmeye gerek yok. Bu bizim doğal eğilimimiz” diyorsunuz. Biraz açıklamanız mümkün mü acaba?
Zihin mekanizmaları önce gerçeği tüm çıplaklığıyla, aynı kral çıplak diyen çocuğun gördüğü netlikte, görerek büyürüz. Sonra, büyüme ve olgunlaşma “sayesinde”, gerçeğin rengini siyah beyazdan pembelere dönüştürme becerimizi kazanırız. “kral çıplak ama böyle de hoş duruyor” ya da “belki bana öyle gözüküyordur, aslında değildir” diyebilmeye başladığımızda, yalan söyleyebildiğimizde, kendimizi “mutlu” hissettirmeyi, gerçeğin acı yanlarını arka plana itmeyi başarırız. Buradaki mutluluk terimi aldatıcı olabilir, acı çekmeye dayanabilmek de mutluluğun bir parçası aslında... Ama herşeyin iyi yanını görelim, ideolojisi çoğumuza iyi hissetmek ile mutlu olmayı karıştırtıyor. İyi hissetmek zorunda değiliz.
Bebekliğin ilk üç yılı, insanın bütün hayatını belirliyormuş. Doğru mu?
Önemli, ama o kadar da değil, korkmayın. Temel güven duygusu, başkalarına güvenebilmek, korunacağına kollanacağına inanmak bu yaşlarda gerçekleşir. Kendimize değer verildiğini hissedebilmeye başladığımız yıllardır. bu kimlik inşası yıllarca devam edecektir. İyi bir başlangıç yapmak kolaylık sağlasa da, sonradan da kapatabilecek açıklar vardır.
Peki, sevmek öğrenilebilen bir şey mi? Genetikle ne kadar ilgili?
Sevebilmek, başkasına önem vermek hemen hemen tüm insanlarda yapısal olarak varolan bir dürtü. Ancak, bunu ortaya koyma biçimleri, koyabilmeyi becerebilme zaman içinde öğrenilen başka şeylerle ilişkili. Örneğin, sabredebilme ve bekleme, ya da başkasının duygularını hesap edebilme ve anlayabilme gibi..
Coğrafya değiştikçe, yaşanan sorunlar da değişiyordur mutlaka. Diğer ülkelere kıyasla Türkiye’de çocuk olmanın bedeli daha mı ağır?
Ülkelerin refah düzeyi düştükçe, çocuklar daha kolayca gözden çıkartılır oluyorlar. Yetişkinlerin hayatta kalma dertleri önplana geçiyor. Ülkemiz zenginlik ve refahın dağılımı açısından büyük eşitsizlik gösteren bir ülke... Krizli, güvenlik sorunları olan, moralsiz bir ortam ağır bastığında anne-babalar çocuklarına ilgi düzeyleri yüksek de olsa, korku ve umutsuzluk aşılayıcı davranıyorlar. Çocukların geleceğine yatırım adı altında yapılanların çoğu bağımsız, ama çevresindekilere ilgili ve duyarlı bir insan yetiştirmekten ziyade gündelik amaçlara yöneliyor. Üstelik bu arzular toplumsal sınıf ya da bölgeler ötesi bir yaygınlıkta.
Toplum olarak hangi yanlışları paylaşıyoruz? Ebeveynlerin tekrarlamaktan yorulmadığı hatalar neler?
Sabırsız, müdaheleci, üşengeç... Hoşgörülecek şeyi hoşgörmeyen, boşverilecek şeye boş vermeyen, ama hep hoşgörüden ve özgürlükten bahseden anne-babalar çok sayıda.. diğer yandan meseleye yakından baktığınızda, özellikle küçük yaştaki çocuklarda özgür bırakma adı altında boş verme, kendini yormama, çocuğa kendini sevdirmeye çalışma gibi davranışlar gözüküyor. Bunun sonucu, ergenlik çağına vardığında kendini nasıl kontrol edeceğini bilemeyen, başkaları ile ilişkilerinde tek taraflı, “maddiyatçı”, sınırlara uymayı sevmeyen ama baskıcı otoritelere boyun eğen, ve kendisi baskıcı otorite kuran genç adayları ile karşılaşıyor, ne yaptık biz? diye üzülüyoruz. Bebek ve küçük çocuklara annebabalık yaptığımız dönem çok kritik: çocuk olarak hayata ilişkin sınırları, kendi sınırlarımızı ve kapasitelerimizi öğrendiğimiz, kaybetmeye, zorlanmaya alıştığımız bir dönem. Ancak bu sayede yaptıklarımızın, kazandıklarımızın bir değeri olduğunu anlamaya başlıyoruz. Ergenlik döneminde bu altyapı ile ilerlemek, güvenli bir kimlik oluşturmak çok daha kolay olabilir.
Yeni bir dünyada yaşıyoruz artık. Hayatımızı kolaylaştıran teknoloji, duygusal ifadeleri büyük ölçüde zayıflatıyor. Anne, baba, çocuk üçgeninde üstlendiğimiz roller de etkileniyor tabii tüm bu gelişmelerden. Neler değişiyor? Anne baba olmanın kuralları yeniden mi belirleniyor ? 2000’lerde çocuk yetiştirmenin 60’lardan, 70’lerden farkı ne?
Pek bir farkı yok galiba. Çocuklar yine sevilmek ve sevmek istiyor. Annebabalar da... İhtiyaçlar, dilekler, özlemler aynı. Ama bu dileklerin gerçekleşeceğine inanç azalmış olabilir. Şimdiki çocuklar geçmişten farksız, ama, anne-babalar çok değişti; zamanları, enerjileri, yaşama arzuları eskisi kadar güçlü değil. Yetişemiyorlar. Hayat çok hızlı, yapmak istediğimiz çok şey var; yetişemiyoruz. Söylenen bu. Yapmak istediklerimiz neler diye soararsanız, yeni mallar, oyuncaklar almak, evimizi yenilemek... Neylik bir laf, ama yetişemediğimizi söylediğimiz şeylerin çoğu tüketime ilişkin. İstersek yapmayı düşündüğümüz ama yapamadığımız her şeye zaman var. Yeter ki, bir şeylerden vazgeçmeyi bilebilelim. Hiçbir şeyden vazgeçmeden, her şeyi elde etmek... Çocukça bir istek. Çocuk kalmışlık bizim suçumuz mu? Bilemiyorum.
Ne kömür sobasında pişen kestanenin tadını ne de bayramlarda kapı kapı dolaşıp el öpmenin tatlı rekabetini biliyor şimdiki çocuklar... Bütün günü evde bilgisayar başında geçirirken, alabildiğine kopuklar hayattan. Teknolojiye uyum, çocuklarımızı yalnızlığa sürüklemeyecek mi? Çocuk büyüteyim derken, bencillik ormanı mı yetiştiriyoruz acaba?
Yalnızlık, sadece teknolojinin sonucu değil. Biraz da, yalnız kalmayı istemiş olabiliriz. Teknoloji bunu yapmamızı sağladı mı acaba? Tanımladığınız geleneksel ilişkilerin bir kısmı içinde olduğunuzda bunaltıcı, bireysel sınırları zorlayıcı hatta yok edici etkiler de oluşturan bir dönemi temsil ediyor. Yalnız kalabilmeyi istemekte bir sakınca yok bence. Ama teknoloji tam da o yalnız kalabilme isteğine bir cevap ararken, yine de yalnız kalmayı, bir şeyle meşgul olmadan, kendi kendiyle durabilmeyi becerebilmiş değiliz.
Her çocuk bir proje mi? Doğdukları andan itibaren bilimsel bir düşünce gibi ele almak, hatta “üzerinde çalışmak”, yetişkin hayatında avantaj sağlar mı ona?
Bilimsel düşünceyi, kötü ya da kuru, duygusuz yaklaşımın kaynağı olarak görmek haksızlık olur. Bilim bize kullanacağımız bir malzeme, ve en önemlisi, bu malzemeyi koşulsuz kabul etmememe ilkesini verir. Çocuğunu bir proje gibi görenlerin bilimsel bir proje yapmaktan ziyade bir iş yatırımı projesi gibi görmesi, sadece kâr edilecek, zarara tahammül olmayan bir işletme mantığıyla hareket etmesi dediğiniz durum olabilir. Bunun çocuğa avantaj getirmesi beklenebilir mi? çocuk pasif bir hammadde değildir. Proje kaldırmaz. Ama makul, bilgili ve ne yaptığını bilen insanların annebabalık tarzlarına da “proje” yakıştırması yapılıyor. Hiç bir şey yapmadan bakma, her şeyin kendiliğinden olmasını bekleme ekolü, “proje”ciliğin ikiz kardeşi, ve ne yazık ki aynı zararı verebilir.
Çocuğun karakteri, büyük ölçüde annelerin eseri... André Maurois, “Başarısızlık ve felaketlere rağmen hayata karşı güvenlerini sonuna kadar saklayabilen iyimser insanlar, daha çok iyi bir anne tarafından büyütülmüş olanlardır” sözleriyle çok güzel özetliyor bunu. Siz de aynı görüşte misiniz?
Ben çocuğuna güvenen, kendi eksiklerini arayıp bulan anneleri babaları daha çok önemserim. “İyi anne”yi nasıl anlayacağız, neresinden tanıyacağız ? İyi bir anne olduğuna ürün ortadan çıktıktan sonra karar veriyor isek, evet, Maurois haklı diyebiliriz. İyi annelerin yetiştirdiği çocukların hepsi bir birine benzemeyebilir, onu da unutmayın.
Yetişkinlerin dünyasına baktığınızda, çocuk olarak en çok ne şaşırtırdı sizi? Nelere anlam veremezdiniz?
Büyüklerin sofrada çok uzun kalmaları, misafirliklerde saatlerce hiç bir şey yapmadan, sadece konuşarak oturabilmeleri, enginardan, alkolden, kerevizden tad almaları.... Çok sıkıldığım her durum anlamakta zorlanırdım. Ama çocukluk sıkılmak demektir. Sıkılmaya dayanmayı öğrendiğiniz, eğlencenin değerini bildiğiniz bir zaman.
1- Çocuktuk. Büyüdük ve yitirdik mutluluğu. Mutlu olamadığımız gibi mutlu da edemiyoruz artık. Yetişkinlerin dünyasında kaybettiğimiz şey ne? Sizce nerede kaçırıyoruz ipin ucunu?
Çocukluğu mutlu bir dönem olarak görmek biz büyüklerin bir özelliği. Çocuklara, gençlere sorduğunuzda hiç mutlu tanımlamıyorlar kendilerini. “Mecburiyetler içinde” büyüyen, “her istediklerini yapamayan”, dört gözle büyümeyi bekleyen çocuklar, biz böyle dedikçe gülüyorlar. Bence geçmişi hep iyi yanlarıyla hatırlama eğilimimiz sebebiyle böyle düşünüyoruz. Nerede o eski bayramlar gibi...Bugünden odağımızı uzaklaştırmak, en azından bir zamanlar mutlu olmuş olduğumuza inanarak avunuyoruz. Mutluluk yaşanmaz, hatırlanır. Geçmişte kalan, geri gelmeyecek olan güzel hatırlanıyor.
Bir röportajınızda, “Mutsuzluğu öğretmeye gerek yok. Bu bizim doğal eğilimimiz” diyorsunuz. Biraz açıklamanız mümkün mü acaba?
Zihin mekanizmaları önce gerçeği tüm çıplaklığıyla, aynı kral çıplak diyen çocuğun gördüğü netlikte, görerek büyürüz. Sonra, büyüme ve olgunlaşma “sayesinde”, gerçeğin rengini siyah beyazdan pembelere dönüştürme becerimizi kazanırız. “kral çıplak ama böyle de hoş duruyor” ya da “belki bana öyle gözüküyordur, aslında değildir” diyebilmeye başladığımızda, yalan söyleyebildiğimizde, kendimizi “mutlu” hissettirmeyi, gerçeğin acı yanlarını arka plana itmeyi başarırız. Buradaki mutluluk terimi aldatıcı olabilir, acı çekmeye dayanabilmek de mutluluğun bir parçası aslında... Ama herşeyin iyi yanını görelim, ideolojisi çoğumuza iyi hissetmek ile mutlu olmayı karıştırtıyor. İyi hissetmek zorunda değiliz.
Bebekliğin ilk üç yılı, insanın bütün hayatını belirliyormuş. Doğru mu?
Önemli, ama o kadar da değil, korkmayın. Temel güven duygusu, başkalarına güvenebilmek, korunacağına kollanacağına inanmak bu yaşlarda gerçekleşir. Kendimize değer verildiğini hissedebilmeye başladığımız yıllardır. bu kimlik inşası yıllarca devam edecektir. İyi bir başlangıç yapmak kolaylık sağlasa da, sonradan da kapatabilecek açıklar vardır.
Peki, sevmek öğrenilebilen bir şey mi? Genetikle ne kadar ilgili?
Sevebilmek, başkasına önem vermek hemen hemen tüm insanlarda yapısal olarak varolan bir dürtü. Ancak, bunu ortaya koyma biçimleri, koyabilmeyi becerebilme zaman içinde öğrenilen başka şeylerle ilişkili. Örneğin, sabredebilme ve bekleme, ya da başkasının duygularını hesap edebilme ve anlayabilme gibi..
Coğrafya değiştikçe, yaşanan sorunlar da değişiyordur mutlaka. Diğer ülkelere kıyasla Türkiye’de çocuk olmanın bedeli daha mı ağır?
Ülkelerin refah düzeyi düştükçe, çocuklar daha kolayca gözden çıkartılır oluyorlar. Yetişkinlerin hayatta kalma dertleri önplana geçiyor. Ülkemiz zenginlik ve refahın dağılımı açısından büyük eşitsizlik gösteren bir ülke... Krizli, güvenlik sorunları olan, moralsiz bir ortam ağır bastığında anne-babalar çocuklarına ilgi düzeyleri yüksek de olsa, korku ve umutsuzluk aşılayıcı davranıyorlar. Çocukların geleceğine yatırım adı altında yapılanların çoğu bağımsız, ama çevresindekilere ilgili ve duyarlı bir insan yetiştirmekten ziyade gündelik amaçlara yöneliyor. Üstelik bu arzular toplumsal sınıf ya da bölgeler ötesi bir yaygınlıkta.
Toplum olarak hangi yanlışları paylaşıyoruz? Ebeveynlerin tekrarlamaktan yorulmadığı hatalar neler?
Sabırsız, müdaheleci, üşengeç... Hoşgörülecek şeyi hoşgörmeyen, boşverilecek şeye boş vermeyen, ama hep hoşgörüden ve özgürlükten bahseden anne-babalar çok sayıda.. diğer yandan meseleye yakından baktığınızda, özellikle küçük yaştaki çocuklarda özgür bırakma adı altında boş verme, kendini yormama, çocuğa kendini sevdirmeye çalışma gibi davranışlar gözüküyor. Bunun sonucu, ergenlik çağına vardığında kendini nasıl kontrol edeceğini bilemeyen, başkaları ile ilişkilerinde tek taraflı, “maddiyatçı”, sınırlara uymayı sevmeyen ama baskıcı otoritelere boyun eğen, ve kendisi baskıcı otorite kuran genç adayları ile karşılaşıyor, ne yaptık biz? diye üzülüyoruz. Bebek ve küçük çocuklara annebabalık yaptığımız dönem çok kritik: çocuk olarak hayata ilişkin sınırları, kendi sınırlarımızı ve kapasitelerimizi öğrendiğimiz, kaybetmeye, zorlanmaya alıştığımız bir dönem. Ancak bu sayede yaptıklarımızın, kazandıklarımızın bir değeri olduğunu anlamaya başlıyoruz. Ergenlik döneminde bu altyapı ile ilerlemek, güvenli bir kimlik oluşturmak çok daha kolay olabilir.
Yeni bir dünyada yaşıyoruz artık. Hayatımızı kolaylaştıran teknoloji, duygusal ifadeleri büyük ölçüde zayıflatıyor. Anne, baba, çocuk üçgeninde üstlendiğimiz roller de etkileniyor tabii tüm bu gelişmelerden. Neler değişiyor? Anne baba olmanın kuralları yeniden mi belirleniyor ? 2000’lerde çocuk yetiştirmenin 60’lardan, 70’lerden farkı ne?
Pek bir farkı yok galiba. Çocuklar yine sevilmek ve sevmek istiyor. Annebabalar da... İhtiyaçlar, dilekler, özlemler aynı. Ama bu dileklerin gerçekleşeceğine inanç azalmış olabilir. Şimdiki çocuklar geçmişten farksız, ama, anne-babalar çok değişti; zamanları, enerjileri, yaşama arzuları eskisi kadar güçlü değil. Yetişemiyorlar. Hayat çok hızlı, yapmak istediğimiz çok şey var; yetişemiyoruz. Söylenen bu. Yapmak istediklerimiz neler diye soararsanız, yeni mallar, oyuncaklar almak, evimizi yenilemek... Neylik bir laf, ama yetişemediğimizi söylediğimiz şeylerin çoğu tüketime ilişkin. İstersek yapmayı düşündüğümüz ama yapamadığımız her şeye zaman var. Yeter ki, bir şeylerden vazgeçmeyi bilebilelim. Hiçbir şeyden vazgeçmeden, her şeyi elde etmek... Çocukça bir istek. Çocuk kalmışlık bizim suçumuz mu? Bilemiyorum.
Ne kömür sobasında pişen kestanenin tadını ne de bayramlarda kapı kapı dolaşıp el öpmenin tatlı rekabetini biliyor şimdiki çocuklar... Bütün günü evde bilgisayar başında geçirirken, alabildiğine kopuklar hayattan. Teknolojiye uyum, çocuklarımızı yalnızlığa sürüklemeyecek mi? Çocuk büyüteyim derken, bencillik ormanı mı yetiştiriyoruz acaba?
Yalnızlık, sadece teknolojinin sonucu değil. Biraz da, yalnız kalmayı istemiş olabiliriz. Teknoloji bunu yapmamızı sağladı mı acaba? Tanımladığınız geleneksel ilişkilerin bir kısmı içinde olduğunuzda bunaltıcı, bireysel sınırları zorlayıcı hatta yok edici etkiler de oluşturan bir dönemi temsil ediyor. Yalnız kalabilmeyi istemekte bir sakınca yok bence. Ama teknoloji tam da o yalnız kalabilme isteğine bir cevap ararken, yine de yalnız kalmayı, bir şeyle meşgul olmadan, kendi kendiyle durabilmeyi becerebilmiş değiliz.
Her çocuk bir proje mi? Doğdukları andan itibaren bilimsel bir düşünce gibi ele almak, hatta “üzerinde çalışmak”, yetişkin hayatında avantaj sağlar mı ona?
Bilimsel düşünceyi, kötü ya da kuru, duygusuz yaklaşımın kaynağı olarak görmek haksızlık olur. Bilim bize kullanacağımız bir malzeme, ve en önemlisi, bu malzemeyi koşulsuz kabul etmememe ilkesini verir. Çocuğunu bir proje gibi görenlerin bilimsel bir proje yapmaktan ziyade bir iş yatırımı projesi gibi görmesi, sadece kâr edilecek, zarara tahammül olmayan bir işletme mantığıyla hareket etmesi dediğiniz durum olabilir. Bunun çocuğa avantaj getirmesi beklenebilir mi? çocuk pasif bir hammadde değildir. Proje kaldırmaz. Ama makul, bilgili ve ne yaptığını bilen insanların annebabalık tarzlarına da “proje” yakıştırması yapılıyor. Hiç bir şey yapmadan bakma, her şeyin kendiliğinden olmasını bekleme ekolü, “proje”ciliğin ikiz kardeşi, ve ne yazık ki aynı zararı verebilir.
Çocuğun karakteri, büyük ölçüde annelerin eseri... André Maurois, “Başarısızlık ve felaketlere rağmen hayata karşı güvenlerini sonuna kadar saklayabilen iyimser insanlar, daha çok iyi bir anne tarafından büyütülmüş olanlardır” sözleriyle çok güzel özetliyor bunu. Siz de aynı görüşte misiniz?
Ben çocuğuna güvenen, kendi eksiklerini arayıp bulan anneleri babaları daha çok önemserim. “İyi anne”yi nasıl anlayacağız, neresinden tanıyacağız ? İyi bir anne olduğuna ürün ortadan çıktıktan sonra karar veriyor isek, evet, Maurois haklı diyebiliriz. İyi annelerin yetiştirdiği çocukların hepsi bir birine benzemeyebilir, onu da unutmayın.
Yetişkinlerin dünyasına baktığınızda, çocuk olarak en çok ne şaşırtırdı sizi? Nelere anlam veremezdiniz?
Büyüklerin sofrada çok uzun kalmaları, misafirliklerde saatlerce hiç bir şey yapmadan, sadece konuşarak oturabilmeleri, enginardan, alkolden, kerevizden tad almaları.... Çok sıkıldığım her durum anlamakta zorlanırdım. Ama çocukluk sıkılmak demektir. Sıkılmaya dayanmayı öğrendiğiniz, eğlencenin değerini bildiğiniz bir zaman.
valkyrie: doğru tarafta olmak
valküre filminde bir sahne var, telgrafhanede geçen... hitler'e karşı darbe girişiminde bulunanlardan ve hitler'in karargahından gelen (ve tabii ki birbirine karşıt) mesajlar aynı anda ulaşırlar. mesajları inceleyip, askeri birliklere dağıtmakla görevli komutan zor durumda kalır; karar veremez. darbeciler, hitler'in ölmüş olduğu varsayımı ile işleyecek bir yasal mekanizma ile hareket etmektedirler. hitler'in ölüp ölmediği konusunda ise, bir kuşku vardır. görevli başçavuş komutanın kararsızlığını görünce, doğru tarafta olmalıyız, der. doğru taraf, haklı olan mıdır, yoksa, kazanacak olan mıdır? bu soruyu saniyelerle irdeleyen komutan, kazanacak olanın doğru taraf olduğuna hükmeder. darbecilerin mesajlarını bloke eder.
Wednesday, December 24, 2008
çakır okulunda ve bursa'da
Haftasonu 12 saat uyuyabilmek dünyadaki en güzel şeymiş gibiydi. Bursa'da iki konuşma arasında bir geceleme yapınca, "boşluk" terapisi gibi oldu. Pazar günü bir öğretmen çiftin (okulun adı soyadlarından geliyor) kurduğu ve sonradan ayrıca öğretmenlik okumuş oğulları Cem'in yönettiği Çakır okulunda davetli konuşmacıydım. Çocuk sahibi olma, büyümek, sorumluluk kavramları üzerinden her yaştan çocukların annebabalarına dönük bir konuşma yaptım. aynı okulda 3-4 yıl önce yaptığım konuşma henüz belleğimden silinmemişti. o iyi oldu. bir sürü de insan vardı. ilgiyle, sahici bir ilgiyle dinlemeleriyle ben de coştum galiba. biraz uzattım. zahmet ve sıkıntı çekmeye düzdüğüm övgüler ile dinleyicilere zahmet verdim. zahmete de değdi.
ertesi gün uludağ üniversitesinde rektörlükte yaptığım konuşmada ise basiret nasıl bağlanır die bir ad taktığım konuşmam var, onu yaptım. nasıl saçmalarız, ya da nasıl göz göre göre hata yaparız da diyebiliriz... toplantıdan sonra suna taneli hoca üşenmeyip beni mudanya'ya kadar götürdü, yağmur, çay, biraz tatlı bir şeyler, güzel izler ile ayrıldım.
anlatma ile yazma dili arasındaki farkları ortadan kaldırabilecek bir sistem olsa, şu anda blogdaki konuşur gibi yazma anlaşılırlığı zorlaştırıyor. oysa,
ertesi gün uludağ üniversitesinde rektörlükte yaptığım konuşmada ise basiret nasıl bağlanır die bir ad taktığım konuşmam var, onu yaptım. nasıl saçmalarız, ya da nasıl göz göre göre hata yaparız da diyebiliriz... toplantıdan sonra suna taneli hoca üşenmeyip beni mudanya'ya kadar götürdü, yağmur, çay, biraz tatlı bir şeyler, güzel izler ile ayrıldım.
anlatma ile yazma dili arasındaki farkları ortadan kaldırabilecek bir sistem olsa, şu anda blogdaki konuşur gibi yazma anlaşılırlığı zorlaştırıyor. oysa,
Tuesday, December 09, 2008
finansal kriz döneminde "var mısın yok musun?"
Finansal kriz döneminde para hesabımız değişiyor mu?
İzmir’de genellikle dolu olan mağazaları bugün boş gördüğümde, öyle göreceğimi bildiğim halde içim sızladı. İdil’in (kızım) ıssız lokantalar, ıssız mağazaları gördüğündeki çekinmesini hatırladım. “Girmeyelim” dediğinde, nedenini sorduğumda “sanki herkes ölmüş gibi geliyor” diye kaygısını açıklardı. Issızlığın çağrıştırdığı ölmüşlük duygusu için biraz erken değil mi diye düşünmeye başladım.
Ekonomik krizin psikolojik boyutu üzerine çokça konuşuluyor, ama, bu konu hakkında ne kadar bilgiliyiz, emin değilim. Ekonomik hayattaki değişikliklerin algımız üzerindeki etkilerini tartışarak başlayabiliriz belki.
“Var mısın, yok musun?” programını düşünelim. Açtıracak 50 ve 125 liralık kutular kaldı diyelim. Banka ya da “Hamdi bey”, 75 önerdiğinde “yokum” (red) cevabı alması olasılığı daha yüksek. 90 verdiğinde ise kabul edilmesi mümkün. Yarışmacı 50’ye daha yakın olan 75’i reddederken, 125’e yakın olan 90’ı tercih ediyor. Bunu ekonomiye ilgi duyan herkes tahmin edebilir. Mekanizma ilginç; 50yi verili bir para olarak kabul ettiği için, sanki programa geldiğinde cebinde sıfır değil de, 50 lira varmış gibi hareket ediyor. Kazancı saymaya 50’den başlayınca, ne alsa az gelebiliyor.
İşin kötüsü, yarışmacılar 125’i ya da o sırada en yüksek ödül ne var ise, onu da neredeyse garanti görüp, ne alsalar 125’e göre düşündükleri için, 125’i alamadıkları sürece hep zarar etme duygusu içinde kalırlar. Sıfırdan başlamış olduklarını kolayca unuturlar.
Belki de fazla düşünmekten... Kutulardan hangisini seçeceğine karar verirken, Acun’un “iyi düşünmen lazım” tavsiyesini tutarak düşündükçe düşünürler. Neyi düşündüğünü pek anlamasak da, sürecin uzaması heyecan vericidir.
Krizden nasıl çıkacağımızı düşünürken de, benzer bir düşünme tarzına mı giriyoruz acaba? Sanki çok düşünürsek daha doğru karar vermiş oluruz gibi gelse de, her zaman geçerli bir yöntem olmayabilir.
Kriz öncesindeki gelirimize göre bir düşüş olduğunu ya da olacağını kestirmek işten bile değil. Yine de şöyle bir soru akla gelir: Hangi önceki gelir? Tabii ki, geçen yılki. Zihnimiz karşılaştırmaları elindeki en son veriyi bir önceki arasında yapar. Geçen yıl 10 bu yıl 5 kazandıysam, zararım 5’tir diye düşünürüm. Son 5 yıldaki ortalama kazancın neydi diye sormayı akıl ederseniz, yanıt; 4. Zararda mıyım, durumum kötüye mi gidiyor? Yoksa, daha az kazanıyor olmak mı beni zararda hissettiriyor?
Krizin psikolojisini tartışmaya buradan başlasak. Var mısın, yok musun ?
İzmir’de genellikle dolu olan mağazaları bugün boş gördüğümde, öyle göreceğimi bildiğim halde içim sızladı. İdil’in (kızım) ıssız lokantalar, ıssız mağazaları gördüğündeki çekinmesini hatırladım. “Girmeyelim” dediğinde, nedenini sorduğumda “sanki herkes ölmüş gibi geliyor” diye kaygısını açıklardı. Issızlığın çağrıştırdığı ölmüşlük duygusu için biraz erken değil mi diye düşünmeye başladım.
Ekonomik krizin psikolojik boyutu üzerine çokça konuşuluyor, ama, bu konu hakkında ne kadar bilgiliyiz, emin değilim. Ekonomik hayattaki değişikliklerin algımız üzerindeki etkilerini tartışarak başlayabiliriz belki.
“Var mısın, yok musun?” programını düşünelim. Açtıracak 50 ve 125 liralık kutular kaldı diyelim. Banka ya da “Hamdi bey”, 75 önerdiğinde “yokum” (red) cevabı alması olasılığı daha yüksek. 90 verdiğinde ise kabul edilmesi mümkün. Yarışmacı 50’ye daha yakın olan 75’i reddederken, 125’e yakın olan 90’ı tercih ediyor. Bunu ekonomiye ilgi duyan herkes tahmin edebilir. Mekanizma ilginç; 50yi verili bir para olarak kabul ettiği için, sanki programa geldiğinde cebinde sıfır değil de, 50 lira varmış gibi hareket ediyor. Kazancı saymaya 50’den başlayınca, ne alsa az gelebiliyor.
İşin kötüsü, yarışmacılar 125’i ya da o sırada en yüksek ödül ne var ise, onu da neredeyse garanti görüp, ne alsalar 125’e göre düşündükleri için, 125’i alamadıkları sürece hep zarar etme duygusu içinde kalırlar. Sıfırdan başlamış olduklarını kolayca unuturlar.
Belki de fazla düşünmekten... Kutulardan hangisini seçeceğine karar verirken, Acun’un “iyi düşünmen lazım” tavsiyesini tutarak düşündükçe düşünürler. Neyi düşündüğünü pek anlamasak da, sürecin uzaması heyecan vericidir.
Krizden nasıl çıkacağımızı düşünürken de, benzer bir düşünme tarzına mı giriyoruz acaba? Sanki çok düşünürsek daha doğru karar vermiş oluruz gibi gelse de, her zaman geçerli bir yöntem olmayabilir.
Kriz öncesindeki gelirimize göre bir düşüş olduğunu ya da olacağını kestirmek işten bile değil. Yine de şöyle bir soru akla gelir: Hangi önceki gelir? Tabii ki, geçen yılki. Zihnimiz karşılaştırmaları elindeki en son veriyi bir önceki arasında yapar. Geçen yıl 10 bu yıl 5 kazandıysam, zararım 5’tir diye düşünürüm. Son 5 yıldaki ortalama kazancın neydi diye sormayı akıl ederseniz, yanıt; 4. Zararda mıyım, durumum kötüye mi gidiyor? Yoksa, daha az kazanıyor olmak mı beni zararda hissettiriyor?
Krizin psikolojisini tartışmaya buradan başlasak. Var mısın, yok musun ?
bursa'daki bir dergiden sorulara cevaplar
(bursa'da dağıtılan bir iş dergisi için sorular ce cevaplarımdan; soruları yönelten berrak coşkun) soru: 1- Çocuktuk... Kısacık boyumuzla mutfaktaki masaya erişme yeteneğinden bile yoksunduk ama döndürebiliyorduk dünyayı parmağımızın ucunda. Karanlığa gizlenmiş gölgelerle savaşırken, hep iyi kalpli kahraman şövalyenin kazanacağını biliyorduk. Büyüdük sonra. Kırmaya, kırılmaya, aldatmaya, aldanmaya, en kötüsü umursamamaya alıştık. Büyüdük ve yitirdik mutluluğu. Mutlu olamadığımız gibi mutlu da edemiyoruz artık. Yetişkinlerin dünyasında kaybettiğimiz şey ne? Sizce nerede kaçırıyoruz ipin ucunu?
cevabım: Çocukluğu mutlu bir dönem olarak görmek biz büyüklerin bir özelliği. Çocuklara, gençlere sorduğunuzda hiç mutlu tanımlamıyorlar kendilerini. “Mecburiyetler içinde” büyüyen, “her istediklerini yapamayan”, dört gözle büyümeyi bekleyen çocuklar, biz böyle dedikçe gülüyorlar. Bence geçmişi hep iyi yanlarıyla hatırlama eğilimimiz sebebiyle böyle düşünüyoruz. Nerede o eski bayramlar gibi...bugünden odağımızı uzaklaştırmak, en azından bir zamanlar mutlu olmuş olduğumuza inanarak avunuyoruz. Mutluluk yaşanmaz, hatırlanır. Geçmişte kalan, geri gelmeyecek olan güzel hatırlanıyor.
(kalan soru ve yanıtları www.yankiyazgan.com a koymak daha uygun olblr)
cevabım: Çocukluğu mutlu bir dönem olarak görmek biz büyüklerin bir özelliği. Çocuklara, gençlere sorduğunuzda hiç mutlu tanımlamıyorlar kendilerini. “Mecburiyetler içinde” büyüyen, “her istediklerini yapamayan”, dört gözle büyümeyi bekleyen çocuklar, biz böyle dedikçe gülüyorlar. Bence geçmişi hep iyi yanlarıyla hatırlama eğilimimiz sebebiyle böyle düşünüyoruz. Nerede o eski bayramlar gibi...bugünden odağımızı uzaklaştırmak, en azından bir zamanlar mutlu olmuş olduğumuza inanarak avunuyoruz. Mutluluk yaşanmaz, hatırlanır. Geçmişte kalan, geri gelmeyecek olan güzel hatırlanıyor.
(kalan soru ve yanıtları www.yankiyazgan.com a koymak daha uygun olblr)
Monday, December 08, 2008
zamanın hızlandığı krizli bir bayram günü izmirde
izmir uçağında yaşlanan aile üyelerini bayramda görmeden edemeyen serdar ve berrin'e (ortaokul sınıf arkadaşlarım) rastlayınca, zamanın gerçekten hızla geçmekte olduğunu hatırladım.
hepimizin hissettiği bir hızla geçen zamanın etkisi izmir'de (ya da sizler nerede büyüdüyseniz, orada, ve hele oradan uzakta yaşamaktaysanız) daha kuvvetlenmiş gibiydi.
evin penceresinden 49 yıl içindeki onikimilyonuncu kez dışarı baktığımda, körfezdeki şilep çokluğunu garipsedim. çoktular ve boştular. yağız'ın (istanbul'dan 5 saatte gelmiş) demesiyle "navlunlar çakıldığı" için gemiler boştu ve yük beklemekteydiler.
bayram günü saat iki gibi mağazalarını açan küçüklü büyüklü mağazalar da aynı şeyi yapmaktaydılar.
günlüğü 650 dolara indiği söylenen konteyner gemileri bu fiyatla giderlerse, mavi yolculuk guleti niyetine tutmak düşünülebilir, esprisi ile biraz avunduk.
havanın şu andaki gri maviliği, karşıyaka'nın ışıklarının parlaklığı, iki yaka arasına yığılmış gemilerin daha da parlak ışıkları hepsi kasvetli bir günü kasvetli biçimde sonlandırdı. akşam için bir eğlence bulmak yerine, düşe kalka büyümek'in yeni edisyonu için düzenlemeleri yazmaya koyuldum.
kasvetin kaynağını aramak için en iyi yer yazı diye düşündüm.
hepimizin hissettiği bir hızla geçen zamanın etkisi izmir'de (ya da sizler nerede büyüdüyseniz, orada, ve hele oradan uzakta yaşamaktaysanız) daha kuvvetlenmiş gibiydi.
evin penceresinden 49 yıl içindeki onikimilyonuncu kez dışarı baktığımda, körfezdeki şilep çokluğunu garipsedim. çoktular ve boştular. yağız'ın (istanbul'dan 5 saatte gelmiş) demesiyle "navlunlar çakıldığı" için gemiler boştu ve yük beklemekteydiler.
bayram günü saat iki gibi mağazalarını açan küçüklü büyüklü mağazalar da aynı şeyi yapmaktaydılar.
günlüğü 650 dolara indiği söylenen konteyner gemileri bu fiyatla giderlerse, mavi yolculuk guleti niyetine tutmak düşünülebilir, esprisi ile biraz avunduk.
havanın şu andaki gri maviliği, karşıyaka'nın ışıklarının parlaklığı, iki yaka arasına yığılmış gemilerin daha da parlak ışıkları hepsi kasvetli bir günü kasvetli biçimde sonlandırdı. akşam için bir eğlence bulmak yerine, düşe kalka büyümek'in yeni edisyonu için düzenlemeleri yazmaya koyuldum.
kasvetin kaynağını aramak için en iyi yer yazı diye düşündüm.
Sunday, November 30, 2008
Olmayacak işler
Garip sorular vardır, 20’li hatta 30’lu yaşlarda iken sıkça gittiğimiz ev partilerinde, ortamı ısıtmak amaçlı oynanan “oyun”lardan birisinde sorulur: Şu anda hayatınızın son 3 dakikasını yaşıyor olduğunuzu bilseniz, ne yaparsınız?
Bu tür bilmecemsi ve fazlasıyla yeni dalga fransız filmi etkisi altında kalmış sorular, ilk duyduğunuzda kafanızı karıştırır, hemen bir tatlı telaşa kapılırsınız. Sanki ölmüyorsunuzdur da, hoş bir yolculuğa çıkmak üzeresinizdir. Zaten, bir önceki ya da bir sonraki ve aynı minvaldeki soru ise, “bir ıssız adaya giderken yanına hangi 3 şeyi almak isterdin?” olur.
Bitmeden, kaçırmadan, hiç kaçırmak istemeyeceğiniz ne olduğunu, hayatınız sona ermeden ve tabii ki 3 dakika içerisinde ne yapacağınızı düşünmekle meşgulken 3 dakika bitip gider.
Bu köşedeki son yazımı hazırlarken de, benzer bir ruh haline girdiğimi hissettim.Akşam gazetesindeki düzen değişikliğinin bir parçası olarak, son 3,000 vuruşluk yazımda ne yazardım sorusunun cevabını yazılı olarak düşünürken, yazının sonuna yaklaştım bile. 3,000 vuruşla bu köşenin okuruna veda etmek, bir başka olmayacak iş.
30’lu yaşlardan ise epey uzağım, ev partisi nasıl olurdu onu da unuttum, ama olmayacak işlere girme hevesim devam ediyor. Yazmak, ve çizmek, çiziktirmek, insanın olmayacak işler yapma, cesaret gösterme, yürekli davranma ihtiyacını karşılayan en sevimli uğraşlardan birisi. Gazeteye, dergiye yazma, ve çizme merakımı, işgüç sahibi bir adama yakıştırmayanlar yanılıyor. Olmayacak işler ile uğraşmak insanı insan gibi hissettiriyor.
Sevgili okur, başlayan her şey biter, bunu bilmek yaşamaktır. Bitmesini istemediğiniz anlar çoğaldıkça, yaşadığınızı hisseder, insan olduğunuza sevinirsiniz. Başka hiçbir canlının bu bilgiye sahip olmadığı düşünülüyor. Hayatın başı ile sonu arasındaki mesafeyi katetmek için bir an evvel büyümek istediğimiz çocukluk yıllarından epey uzaktayız. Hiç acele etmediğiniz, yazılarımı okuyup, titizce mesajlar yazdığınız, kısacası, olmayacak bir iş yapıp, geçtiğimiz ikibuçuk yıl boyunca okurum olduğunuz için teşekkürler. Meraklı okurlara not; www.yankiyazgan.com sağolsun, yazma çizme ihtiyacımı karşılayacak.
Bu tür bilmecemsi ve fazlasıyla yeni dalga fransız filmi etkisi altında kalmış sorular, ilk duyduğunuzda kafanızı karıştırır, hemen bir tatlı telaşa kapılırsınız. Sanki ölmüyorsunuzdur da, hoş bir yolculuğa çıkmak üzeresinizdir. Zaten, bir önceki ya da bir sonraki ve aynı minvaldeki soru ise, “bir ıssız adaya giderken yanına hangi 3 şeyi almak isterdin?” olur.
Bitmeden, kaçırmadan, hiç kaçırmak istemeyeceğiniz ne olduğunu, hayatınız sona ermeden ve tabii ki 3 dakika içerisinde ne yapacağınızı düşünmekle meşgulken 3 dakika bitip gider.
Bu köşedeki son yazımı hazırlarken de, benzer bir ruh haline girdiğimi hissettim.Akşam gazetesindeki düzen değişikliğinin bir parçası olarak, son 3,000 vuruşluk yazımda ne yazardım sorusunun cevabını yazılı olarak düşünürken, yazının sonuna yaklaştım bile. 3,000 vuruşla bu köşenin okuruna veda etmek, bir başka olmayacak iş.
30’lu yaşlardan ise epey uzağım, ev partisi nasıl olurdu onu da unuttum, ama olmayacak işlere girme hevesim devam ediyor. Yazmak, ve çizmek, çiziktirmek, insanın olmayacak işler yapma, cesaret gösterme, yürekli davranma ihtiyacını karşılayan en sevimli uğraşlardan birisi. Gazeteye, dergiye yazma, ve çizme merakımı, işgüç sahibi bir adama yakıştırmayanlar yanılıyor. Olmayacak işler ile uğraşmak insanı insan gibi hissettiriyor.
Sevgili okur, başlayan her şey biter, bunu bilmek yaşamaktır. Bitmesini istemediğiniz anlar çoğaldıkça, yaşadığınızı hisseder, insan olduğunuza sevinirsiniz. Başka hiçbir canlının bu bilgiye sahip olmadığı düşünülüyor. Hayatın başı ile sonu arasındaki mesafeyi katetmek için bir an evvel büyümek istediğimiz çocukluk yıllarından epey uzaktayız. Hiç acele etmediğiniz, yazılarımı okuyup, titizce mesajlar yazdığınız, kısacası, olmayacak bir iş yapıp, geçtiğimiz ikibuçuk yıl boyunca okurum olduğunuz için teşekkürler. Meraklı okurlara not; www.yankiyazgan.com sağolsun, yazma çizme ihtiyacımı karşılayacak.
Saturday, November 29, 2008
hususi arzu üzerine
gazetede S Turgut'un yönetmenlikten ayrılışını öğrendiğim gün, köşemde yazdıklarımın ya da kendisiyle beraber pazar ilavesinde yaptğım entelektüel şaklabanlıkların onun mevkiine malolup olmadığını, işini benim yüzümden (kendini bir şey sanma noktasına varan bir düşünce tarzı, ama insana yaşama tutkusu veriyor:)) kaybedip kaybetmediğini bile ciddi ciddi düşünmeye başlamıştım ki...
gazete insan kaynaklarından bir görevli, beni arayıp, yeni yönetim döneminde yazılarıma son vermemin rica edildiğini kibarca söyledi. işin komiği, ben de aynı sabah yayın yönetmeni yardımcısına benzer bir nezaket ayrılığı mesajı yollamıştım. ama bu arzu benim dilekçemden bağımsız gelişmiş galiba...
gazete insan kaynaklarından bir görevli, beni arayıp, yeni yönetim döneminde yazılarıma son vermemin rica edildiğini kibarca söyledi. işin komiği, ben de aynı sabah yayın yönetmeni yardımcısına benzer bir nezaket ayrılığı mesajı yollamıştım. ama bu arzu benim dilekçemden bağımsız gelişmiş galiba...
medya kulisi sitelerinden anladığımca,
".... Yeni yayın yönetmeni ...., bazı yazarlarla yollarını da ayırıyor. Ücretsiz yazmasında ısrarcı olduğu ............. bu öneriyi kabul etmeyerek istifa etti. Son dönemde ikinci sayfada yazıları çıkan ............ ilaveye kaydırıldı. Yankı Yazgan'ın ise yazılarına son verildi."
hmmm, neyse, üzülmedim değil. ama, aynı döneme denk gelen evdeki kedimiz çıtır'ın ölümüne daha fazla üzüldüğümü söylemeliyim. bir de, son yazı yazıp okurlarla vedalaşma fırsatının olmamasına.
gazete için hazırladığım ama yayımlanamayan yazıyı bir sonraki "post"da bulabilirsiniz.
bu yazının üzerine bir "ayrılık çizgisi" koymalıyım.
Monday, November 24, 2008
gazete günleri

akşam gazetesine 2.5 yıl önce beni yazar olarak davet eden serdar turgut, yayın yönetmenliği görevinden ayrılmış ya da ay-ı-rılmış. gazetelere yazan, ama gazete okumaya haftasonunda fırsat bulabilen bir kişi olarak bu haberi geç öğrendim.
akşam'ın pazar ilavesindeki ciddi görünüşlü, ama kendisiyle espri anlayışlarımızı tokuşturduğumuz 6-7 sefer yayımlanmış "yüzyüze" köşesini kağıt darlığı sebebiyle zaten kaldırmıştık. oradaki söyleşileri (sözün yazıya geçmiş hali zaten bir garip oluyor) http://www.yankiyazgan.com/ da ayrı bir başlık halinde bulabilirsiniz.
buraya da bir fotograf koyarak kendisini selamlıyorum.
bir çok kişinin sinirine dokunmayı önemsemeyen, ilginç, kendine özgü, okumaya değer bir yazar; umarım, yazılarını sürdürür. yazdıklarını kelime anlamı ile okuma aşamasını geçerseniz, düşündüren yanlarını görebilirsiniz.
yazdıklarımıza uygun, tam ti'ye almalık bir blogpost oldu:))
Subscribe to:
Comments (Atom)