60 aylık çocukların ilkokula başlaması hem velilerde hem de uzmanlarda haklı endişelere yol açıyor. 60 aylık bir çocuğun ilkokul öğrenimine başlamasının sonuçları ne olacak?
O yaştaki çocukların bireysel ve zihinsel gelişimleri ilkokul birinci sınıf öğrencisi olmaya uygun değil. Çocuklar onlara verilen yükü taşıyamadıkları takdirde davranış sorunlarıyla karşımıza çıkıyor. 60 ay civarında olan çocukların ancak yüzde on ile yüzde on beşinin o yaşta ilkokul birinci sınıf müfredatını taşıyabilecek düzeyde olduğu tahmin ediliyor. Bakanlığın müfredatı hafifletme adımı belki bu yaştaki çocukların işini kolaylaştıracak, ancak ne okulların fiziki yapısı buna müsait ne de sınıf öğretmenleri buna hazırlıklı. Bu durumda çocuklar yine davranış problemi geliştirebilir. Çocuklar kendilerine okul öncesi içeriği öğretebilecek öğretmenlere sahip değilken, fiziki ortamlar buna müsait değilken müfredatta yapılmaya çalışılan hafifletmeler çözüm değil.
Birinci sınıf müfredatının okul öncesi eğitime kaydırılması 72 ay ve üzeri çocuklar açısından olumsuz oldu. Uygulama bu çocukları nasıl etkileyecek?
72 ay ve üzeri çocukların boşuna anasınıfı eğitimi almaları gibi bir durum ortaya çıktı. Bu çocuklarda da onlara taşıyabilecekleri yükü taşıtmadığınız için boşluktan doğan davranış problemleri çıkacak. Dolayısıyla ilkokul birinci sınıfta okuyacak, aralarında yaklaşık 18 ay bulunan geniş yaş grubundaki çocukların hem gelişimsel hem de davranışsal çeşitliliği sınıfta hangi öğrenimi yaparsak yapalım sorunlar yaratacak.
Siz nasıl bir model öneriyorsunuz?
Ben 60 ile 71 ay arasındaki çocukların açılacak okul öncesi eğitim sınıflarında eğitim görmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu yaş grubundaki tüm çocukların açılacak okul öncesi eğitim sınıflarında okullaşması gerektiğini savunuyorum. İlkokul birinci sınıflar ise 72 ile 84 ay arasındaki çocuklar için olmalı. Böylece çocuklar, zihin ve beyin gelişimlerine uygun yükü taşıyabilirler. Okul öncesi eğitim zorunlu, ücretsiz ve herkese sağlanan bir uygulama olmalı. Böylece en azından biçimsel olarak batı standartlarında bir eğitim modeline gidilebilir. Şu anki uygulamayla birkaç yüz bin çocuğun eğitimden soğuma ihtimali beni ürkütüyor.
60 aylık çocuklarını okula kaydettiren aileler yoksul ilçelerde daha çoğunlukta. Bu ilçelerdeki okulların fiziki şartları da daha elverişsiz. Yeni sistem yoksul aile çocuklarını daha da vuracak gibi. Siz nasıl yorumluyorsunuz?
PISA raporuna göre Türkiye, sosyoekonomik kökenin öğrenci başarısı üzerindeki belirleyiciliğinin en yüksek olduğu üç OECD ülkesinden biri. Ne yazık ki okul öncesi eğitim almamış, aile içindeki sosyokültürel gelişimden yeteri kadar beslenememiş çocuklar mevcut durumda bile taşıyamayacakları yükler taşımak zorunda kalıyorlar. Bu çocukların 72 aylık olanları bile zorlanırken, okula daha da erken gitmeleri onların gelecekteki eğitimleri açısından şanslarını daha da azaltacak.
4+4+4 uygulamasıyla birlikte 8 yıllık temel eğitim fiilen 4 yıla düşürüldü. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Toplumun ortak dilinin, kültürel dilinin oluşması ve birbiriyle anlaşma, iletişim kurma kültürünün gelişmesi açısından belli bir zamanı beraber geçirmek, ortak bir bilgi ve beceri kazanımından geçmek önemli. İşte bu nedenle de eğitim her zaman siyasetin ilgisini çekiyor. Her iktidara gelen siyasi parti, eğitimi düzene uygun kafalar oluşturmanın aracı olarak görüyor. Kendi orijinal düşünce becerisini geliştiremeyen bir toplum haline dönüşüyoruz. Mesele sadece temel eğitim süresinin kısalması veya birtakım inanç özgürlüğüne uymayan derslerin müfredata konulması meselesi de değil. Ezberci, kalıpçı, aşırı formatlayıcı eğitim tipinin bir kenara koyulması gerekiyor.
Bu noktada, müfredata yeni din derslerinin eklenmesini nasıl yorumluyorsunuz?
İnsanların inanca ihtiyacı var. Yaşa, gelişim düzeyine, sosyokültürel ve ekonomik faktörlere göre bazı insanlarda bu ihtiyaçlar çok güçlüyken, bazılarında ise çok daha zayıf oluyor. Dinler de bu ihtiyaçları karşılamak üzere çıkmış kurumlar. Azınlık inançlarında olan veya inanç sahibi olmayan pek çok kişi devletin resmi kurumlarında din öğretimini kendi inanç, fikir ve vicdan özgürlüklerine bir müdahale olarak görüyor. Bu tepkiyi ciddiye almak lazım. Diğer yandan, çocukların zihinsel gelişim özellikleri sebebiyle on bir, on iki yaşından önce dinsel bilgiyi gerçek anlamda kavramaları çok zor. Okullar, çocuğunu dindar yetiştirmek isteyen ailelerin ihtiyacına da cevap veremez. Okullar bunun için uygun yerler değil.
Ortaokul müfredatına konulan çeşitli seçmeli ders paketleriyle çocukların mesleki açıdan yönlendirilmesi söz konusu olacak. İlkokulu bitirmiş, dokuz, on yaşlarında bir çocuğun mesleki açıdan bir yönelimde bulunması pek mümkün gözükmüyor. Uygulama sizce nasıl işleyecek?
Mesleğe yöneltme Türkiye’de çok talep ediliyor. Ancak mevcut meslek liselerinin bunu nasıl başaracağı tartışmalıyken, ortaokulda bunun nasıl gerçekleşeceğine ilişkin şimdiki deneyimler umut vaat etmiyor. Bir de bu planda yeterince hazırlık yapılmadı. Önerilen planın nasıl uygulanacağı da çok net değil. Çocukların yolunun kapanmaması çok önemli. Meslek belirleyiciliği olmadan, çocukların ilgisini geliştirici türdeki seçmeli ders paketlerini olumlu buluyorum.
Yeni eğitim sisteminde engellilerin eğitim koşullarını düzeltecek herhangi bir uygulamaya gidilmedi. Veliler de merakla bekliyor uygulamanın sonuçlarını…
Bir eğitim sisteminin en büyük ölçütü farklılıkları nasıl ele aldığından geçer. Eğitime başlama yaşı ne olursa olsun, her zaman grubun içinde bir çan eğrisi kuralı gereği bir grup çocuk ortalamanın çok önünde yer alırken, başka bir grup çocuk da ortalamanın çok altındadır öğrenme becerileri açısından. Eğitim sisteminde bu grupların farklı öğrenme stillerine, farklı öğrenme ihtiyaçlarına dönük programlar görmüyoruz. Otizmli, zihinsel engeli olan çocukların ihtiyaçlarına uygun olmayan, göstermelik bir eğitim aldığını, ailelerinin okul bulmak için kapı kapı dolaştığını biliyorum. Bu alanda çalışan öğretmen grupları, özel eğitim öğretmenleri, psikolojik danışmanlar ağır iş yükü altında eziliyor. Böyle bir ortam varken yeni uygulamaların tüm bunları nasıl değiştireceğine dair fikir yok. Aceleci bir değişim yerine, parça parça, en çok ihtiyacı olan gruplardan başlayarak, bilimsel veri toplayarak, değişik eğitim teknikleri deneyerek gerçekleştirilecek bir dönüşüm hedeflenmeli.
Monday, September 17, 2012
Saturday, September 15, 2012
her şey karşılıklı
Her şey
karşılıklı: ilişki ve iletişim becerilerinin gelişimi
( Yeşilay Dergisi için Şerife Barut tarafından
yapılan görüşme metni)
0-3 yaş arası
çocukların televizyon ve özellikle reklam izlemesine şiddetle karşı
çıkıyorsunuz, nedenini bizimle paylaşır mısınız?
Küçük çocukların temel ihtiyacı karşılıklı
ilişki kurulabilecek güvenli ortamlardır. Dünyaya geldiği andan itibaren bebeklerin,
insan yüzünü diğer nesnelere bakmaya tercih ettiklerini biliyoruz. Doğuştan
gelen bir tür genetik program söz konusu. İnsan sosyal bir varlık olduğu için
başkalarıyla ilişki kurmak ve başkalarıyla ilişkisine karşılık almak üzere yaşıyor.
Bu “karşılıklılık” dilin gelişimini tetikliyor. Örneğin, ben bir başkası ile
bir ilişki kurmayı arzu ediyorsam, ilişki kurma için gereken iletişim araçlarını
(başta dil olmak üzere) kazanıyorum. Tek taraflı ilişki olduğu zamanlar da var;
örneğin bebek annesiyle ilişki kurmak istediğinde anne kafasını çevirip başka
bir şey yapıyor, mesela cep telefonuyla ilgileniyor, mesaj okuyorsa bebek
karşılık alamıyor.
Küçük yaştan itibaren ülkemizdeki çocuklar
özellikle yemek yeme uyutulma gibi gerekçelerle televizyon karşısında pasifleştiriliyor.
Çocuğun da hoşuna gidiyor, televizyondaki hızlı hareket eden şeyler çocuğun
ilgisini çekiyor, bir fiziki uyaran olarak.
Ama, göz ardı edilen durum televizyon,
bilgisayar ya da ipad ekranının karşılık vermiyor olduğu. Çocuk ekrana istediği
kadar gülümsesin ya da agulasın, ekrandan sosyal anlamda bir karşılık alamıyor.
Karşılığını alamadığındaysa, iletişimden kopup vazgeçiyor ve daha ziyade tek
taraflı ilişkiler sistemi içerisinde yer almaya, insani olanla değil de
dünyanın fiziki yanıyla ilgilenmeye başlıyor.
“Fiziki yanı” olarak kastettiğiniz nedir?
Nesnelere
ve eşyalara ilgi duymaya başlıyor. İnsanları da nesne gibi değerlendiriyor, köşesi
kenarı olan bir cisim gibi kullanıyor; bu durum başkasını duygu ve düşünceleri
kendininkinden farklı olan birisi olarak görme becerisinin gelişmesine engel
oluyor. Bunun sonucunda ekranla çok fazla zaman geçirmenin en yaygın etkisinin,
dil ve empati gelişiminde gecikme ve ilkokul yıllarında dikkati toplama ve söze
dayalı öğrenilen konularda zayıf kalma olduğunu görüyoruz.
Ekrandaki hareketliliğin normal dünyanın katbekat üzerinde
bir hızda olmasının da çocuklar üzerinde etkisi oluyor mu?
Tabii ki, ekrandaki klip ya da çizgi filmlerin
çoğunda olaylar gerçek zamanda cereyan etmeyip, gerçektekinden çok hızlı olduğu
için çocuğun zaman akışına ilişkin kafasındaki düzenin oluşmasını engelliyor. bebeğin
zaman kavramı, çevresindeki hayatın akışına göre şekilleniyor. Ekrandaki
zamanın bebeğin çevresindeki gerçek zamandan çok daha süratli akıyor olması,
bebeğin zaman algısının da buna göre şekillenmesi gündelik yaşamda bekleyememe,
sabırsızlık, tahammülsüzlük, teknik deyimiyle “dürtüsellik” problemlerinin
artmasına sebep oluyor.
-Burada kullandığınız “dürtüsellik” terimini biraz açar
mısınız?
Aklınıza eseni içinizden geldiği anda, herhangi
bir dış sınırı tanımadan veya hiç tahammül etmeden yapmak demektir.
Tekrar karşılıklılık konusuna dönersek zamanın
çok hızlı geçtiği, beklemenin, izlemenin, dikkat etmenin çok zayıfladığı, dil
gelişiminin ilişki kurmayı güçleştirecek düzeyde zayıf kaldığı durumlarda da
çocuklar genellikle içinde oldukları çevreden kopuk daha ziyade kendi
ihtiyaçlarını tatminden ibaret bir dünya arayışına, otizmin düşünüş tarzına,
giriyorlar.
Sanıyorum bu da çağımızda, “selamsız sabahsız bir neslin”
ortaya çıkmasına neden oluyor.
Evet, özellikle ilk üç yıl içerisinde (yani 0-3
yaş arasında) bu zaaflar değişmeden kaldığı takdirde ağır gelişimsel
bozukluklar şeklinde yaşamın gerisine yansıyor. Burada önerdiğim insanların
tamamen ekranı hayatlarından çıkarması değil, bu insanların kendi tercihlerine
kalmış bir konu. Sadece, özellikle belli bir yaşa kadar ekranın, çocuklarda iletişimdeki
gelişimi önleyici ve dikkat ve dil alanındaki zaafları tetikleyici özellikte olduğunun
bilinmesi gerekiyor.
-Peki, verilmesi gereken bir televizyon eğitiminin
varlığından bahsedebilir miyiz, bu eğitim çocuklara nasıl verilir ya da
verilmezse ne gibi sonuçlarla karşılaşılır?
Ailelerin de bazen bu tarz sorularıyla
karşılaşıyoruz. Hatta diyorlar ki; “seyretse
ne olur?” benim yanıtım;“seyretmese
ne olur?”
Türkiye’nin ortalama televizyon izleme süresi,
çocuklarda dört buçuk saat, dört buçuk sat ekran karşısında olmak 0-3 yaş
döneminde dil gelişimini, dürtü kontrolünü ve karşılıklı sosyal ilişkiyi bloke
ederken, daha büyük yaşlardaki etkileri de toplumla ilişkiyi daha çok mekanik
kendi ihtiyaçları üzerinden başkalarıyla ilişki kuran bireylere dönüştürüyor.
-Son dönemlerde moda olan bir meslek ortaya çıktı; “yaşam
koçluğu” Çocuklarını bebeklik döneminde televizyona emanet eden ebeveynler,
büyüyünce de yaşam koçlarına emanet ediyor diyebilir miyiz?
Bu sorumlulukla ilgili bir şey, yaşamımızın
sorumluluğunu olduğu kadar çocuklarımızın yaşamının sorumluluğunu da başka
bilerine emanet etme ihtiyacını ne zaman duyuyoruz ve duymalıyız? Bazı konular
var ki, bir yardım almadan çözemeyiz; örneğin hukuki bir konuda gidip bir
avukata ya da hastalandığımızda bir doktora danışmamız gerekebilir. Bazı
konuların sorumlulukları, devredilebilir niteliktedir. Ama bu, “yaşam koçu”nun bazı
sorumlulukları anne-babaların yerine üstlenebileceği, hayatı vekâleten onların
yerine yaşayabileceği şeklinde algılanmamalıdır. Anne-babaların sorumluluğu
nasıl yerine getireceklerine ilişkin bir kılavuzluk almalarında elbette bir
sakınca yoktur. Çocuğun sorumluluğunu anne-baba adına “vekâleten” üstlenme
durumuna dönüşmesini ise pek anlamlandıramıyorum.
-Yetişkinlere, “Bir yandan televizyon seyredip bir yandan
yemek yeme, bir tercih yap!” şeklinde bir öneriniz var. O zaman televizyon
sadece çocukları hipnotize eden bir alet değil büyüklere de aynı şeyi yapıyor.
Aslında televizyon, hepimizin zevkle seyredeceği
birçok programın, faydalanacağı bilgilerin, haberlerin aktarıldığı bir araç, bu
nedenle televizyonun kendisi iyidir ya da kötüdür demek, çok saçma bir şey
olur. Tüm araçlarda olduğu gibi, nasıl kullandığınıza bağlı olarak bu araç
anlamsız ya da zarar verici olabiliyor.
Evlerde televizyonların başköşede olması için
hiçbir sebep yok. Çünkü televizyon bizim evimizin bir ferdi değil. ama evdeki
bireyler arasındaki ilişkinin yerine bir ekranla herkesin kurduğu bir ilişki geçmiş
vaziyette. Sofra saati gibi ailenin, arkadaşların bir araya geldiği bir zaman
diliminde sofrayabir ekran koymak, oturan kişiler arasındaki ilişki ve iletişim
kalitesini düşürüyor. Tavsiyem de buna dikkat çekmek amacıylaydı. Aile içindeki
iletişim kalitesini korumak isteyenler için...
Sizce, sadece televizyonda gördüğümüz ve medyatik olarak
tabir ettiğimiz kişilerle ilgili olarak oluşan kanaatlerimiz gerçekle ne kadar
örtüşür?
Medyanın televizyon aracılığıyla, “medyatik”
diye bilinen kişilerle ilgili bize sunduğu şeyler (sevdiğimiz ve nefret
ettiğimiz fark etmeksizin) gerçekte olduğundan çok farklı. Çünkü orada
gerçeküstü bir tür yarıtanrılaştırma söz konusu. Bu nedenle bizim bu kişilere
karşı düşüncelerimiz, gündelik hayattan farklı olarak aşırı uçlarda oluyor.
Ekranın, gerçeğin bir kısmını alarak onu
çerçeveleyip bize yansıtması onu çok güçlü bir etkileme aracı haline getiriyor.
Bunu bilerek ve fark ederek izleyebiliyorsak sorun yok. Bunun için birincisi,
sürenin sınırlı olması çok önemli, bir diğeri insanın yaşamında gündelik
hayatındaki ilişkilerine yer kalması.
-Biz 80 çocukları “Susam Sokağı’yla”, “Muppet Show”
kuklalarıyla büyüdük ve karşımızdaki şimdiki kadar hareketli bir ekran değildi,
şimdilerdeyse 24 saat çizgi film ve sadece çocuklara yönelik reklamlar
yayınlayan kanallar var. Sizce bu karşılaştırmada hangi nesil daha şanslı kabul
edilebilir?
“Susam Sokağı” ya da “Muppet Show” gibi
programlarda ekranın seyirci çekmek amaçlı klasik hızlı görüntü, anlamsız
şiddet gibi kuralları uygulanmadığı için, öncesinde söz ettiğimiz etkiler
bunlarda oluşmuyor. Aksine, çocuğun zaman algısını bozmadan, bir çok kavram ve
duygu aktarılabiliyor. Yine de, çocuklar sabahtan akşama kadar ekran karşısında
vakit geçirmesi yersiz; hareket ihtiyacını unutmamalıyız.
HEV okulundaki konuşma: kim etkilenir? ne yapabiliriz?
· YY HEV okullarının
konuğu olarak (12.9.2012) yaptığı konuşmada yeni Eğitim Sistemi’nin, en çok, okul dışındaki
ve öncesindeki desteği az olan çocukları olumsuz etkileyeceğini, üst sosyoekonomik düzeye hitap eden okulların öğrencilerinin önemli bölümünün bu risk grubu kategorisine
girmediğini vurguladı. Okul öncesi eğitim almamış çocukların kısmen hafifletilmiş
de olsa birinci sınıf müfredatı ve daha önemlisi okulun davranışsal sorumluluklarıyla
karşı karşıya kalması durumunda çoğunun zorlanacağını belirten YY, özel okullarda öğrencilerin okul öncesi eğitim aldığı ve hem aile hem okul
tarafından desteklendikleri için, okulöncesi eğitim becerileri sınırlı bir
öğretmen ile kalabalık bir devlet okulu sınıfında okuyan bir öğrenciye göre kat
be kat avantajlı olduğunu vurguladı. Toplumsal adaletsizlik yaratan bu duruma
‘pansuman’ olarak 60 ayın zorunlu okulöncesi olarak kabul edilerek her çocuğun
devam edebileceği okulöncesi sınıfların oluşturulmasını önerdi.
·
YY’a göre 66 ayını doldurmuş olan
öğrencilerin en önemli eksikliği dürtü kontrolünün henüz okula değil okul
öncesine (k12 tanımındaki k’ye) uygun bir kazanım düzeyinde olması. Yazgan kendini kontrol
becerisine örnek olarak 3 yaşındaki çocuklarda yapılan Marshmallow testinde
(bir marshmallow’u yemeden önce ne kadar uzun süre sabredebildiklerinin ölçümü)
en uzun süre kendi dürtülerini kontrol edebilen çocukların, bundan 10-30 yıl sonra
daha başarılı, daha mutlu, ve toplumsal duruş olarak daha kazanımlı olduğunu
gösteren araştırmaya değindi.
·
Kendini kontrol edebilen
çocukların yaşam doyumlarının yüksek olduğunu, bu sebeple çocuklara özdenetim/özdisiplin
olgularını kazandırmanın önemini vurgulayan YY konuşmasını şöyle sürdürdü: ’Beyin
gelişiminin davranış ve öğrenmenin çerçevesini belirliyor. Beynin gelişmesinde
kortikal alanın önce kalınlaşıp sonra incelmeye başlamasının zamanlama ve ivmesinin
önemine değindi. Beyinde en son gelişen yerler, dürtüselliği de kontrol eden
beynimizin en ön kısmı; prefrontal korteks. Tipik biçimde gelişen çocuklarda 7
yaş civarında okulun getirdiği zorunlulukları ancak kaldırabilecek düzeye
varmış olur. 7 yaşındaki Dikkat eksikliği Hiperaktivite bozukluğu (DEHB)
gösteren çocuklarda gördüğümüz gecikmeli incelme, neredeyse 5 yaşında tipik
gelişen bir çocuğun beynindeki gibidir. Bir başka deyişle, 5 yaşındaki çocuklar
ın önemli bir bölümü 7 yaşındaki DEHB’li bir çocuğun beyin ve davranış özelliklerini
taşıdıkları için birinci sınıf yükünü kaldırmaları (hafifletilmiş tipi dahil) pek
kolay olmaz. Birçok öğrencinin öğrenmesinin temellerinin atıldığı bu dönemi
ancak zar zor atlatacak kadar gelişmiş olması, bir anlamda ‘fazla problem
çıkmadan’ geçirmesi gelecek açısından pek faydalı olmayacak. Öğrenmekten soğumuş
nesillere yenilerinin eklenmesine ihtiyacımız yok.’ Okullarda öğrencileri desteklemek adına anne ve
babanın rolünün çok büyük ve çok önemli olduğuna dikkat çeken YY bunun için de
okul ve ailenin uzun vadeli iş birliği ve karşılıklı anlayış içinde olmasının gereğini
belirtti.
Friday, August 31, 2012
yeni çağda mutlu olmak mümkün mü?
YENİ ÇAĞDA MUTLU OLMAK MÜMKÜN MÜ?
Evde… İş hayatında… Sokakta…
(‘orta ve üst düzey beyaz yakalı çalışan’
olarak tanımlananlara dönük PSM dergisinden Duygu Sarı’nın iş dünyası ve
psikoloji ilişkisi hakkındaki sorularına kendimce yanıtlar; 2012) kısaltılmış versionu yankiyazgan.com da para çok harcamaya zaman yok başlığı ile yayımlandı.
‘Hayatı anlamlı kılan 2 unsur var:
Biri uğrunda yaşanmaya değecek bir amaç, diğeri de uğrunda yaşanmaya değecek
ilişkiler…’ Peki bu “anlam” arayışı beyaz yakalı çalışanların iş ve özel
hayatlarındaki tavırlarına, beklentilerine, sevinç ve kaygılarına nasıl
yansıyor dersiniz? Dr Yankı Yazgan, uğrunda yaşamaya değer amaç ve ilişkiler
ışığında beyaz yakalı çalışanların işlerinden, yöneticilerinden ve hayattan
neler beklediğini 20 maddede anlattı.
1) “Geçici dervişlik” durumu
nedir?
Herkes
yaşamda zaman zaman, özellikle de yaşamın kısalığını ya da geçiciliğini gördüğü
durumlarda, geçici bir “derviş ruhuna” bürünebilir. Fakat içinde bulunulan
gerçeklik, bu “dervişliğin” oldukça kısa süreli olmasına sebep oluyor. Herkes
“Ferrari’sini Satan Bilge” kitabını okusa da, iş Ferrari’yi satmaya gelince pek
kimse buna yanaşmıyor.
2) Çelişki nerede?
Farkında
olduğumuz şeyler, daha değişik biçimde yapmak istediklerimiz var; fakat bir
yandan da bunları yapmamıza engel olan, elden çıkartmak ya da kaybetmek
istemediğimiz, sahip olduğumuzu düşündüğümüz şeyler var. Buradaki çelişki açıklanası
bir durum değil. Ama en azından bu çelişkinin varlığını fark edenlerin, fark
etmeyenlere göre bir basamak öne geçtiğini söylemek mümkün.
3) Anlamsızlık nerede başlıyor?
Para
bir örnek olabilir. Bugün pek çok kişi çok para kazandığını fakat bu parayı
harcayacak “zamanı” olmadığını söylüyor. insanlar, belli bir amaca yönelik
olarak para kazanıp bu parayı harcayacak zaman bulamayınca “anlamsızlık”
başlıyor.
4) İş hayatında neden zorlanıyoruz?
4) İş hayatında neden zorlanıyoruz?
Günümüz
insanının, özellikle beyaz yakalıların (“plazalarda çalışan yüksek ücretli
işçilerin”) zorlandığı noktalardan biri, davranışlarının ve tercihlerinin
sonuçlarına katlanmak; olabildiğince kaçınıyor çok kişi. Yaptığımız tercihlerin
sonucu bellidir. Dilediğimiz gibi bir hayat istiyorsak, bunun bir bedeli var.
Bu bedeli ödemek kimi zaman zor geliyor. Olduğumuz yer ile olmak istediğimiz
yer arasındaki farkı gördüğümüzde “acı” duyabiliyoruz. Bu çelişkiyi çözmek,
bugünden yarına olacak bir mesele değil. Bunu uzun bir süre daha “bir insanlık
dramı” olarak yaşamaya devam edeceğiz.
5) “Çok mutlu olmak” nasıl mümkün?
Binlerce yıllık deneyimlerle süzülmüş ve son yıllarda yapılan bilimsel çalışmalarla da ortaya konan bir bilgi var elimizde: Hayatı anlamlı kılan iki alan var. Biri uğrunda yaşamaya değen amaçlarımız, diğeri ise bu yaşam sırasında yaşama anlam katan ilişkilerimiz. Bu ikisini bir arada gerçekleştirebilmiş insanlar kendilerini “çok mutlu” olarak tanımlıyor.
Binlerce yıllık deneyimlerle süzülmüş ve son yıllarda yapılan bilimsel çalışmalarla da ortaya konan bir bilgi var elimizde: Hayatı anlamlı kılan iki alan var. Biri uğrunda yaşamaya değen amaçlarımız, diğeri ise bu yaşam sırasında yaşama anlam katan ilişkilerimiz. Bu ikisini bir arada gerçekleştirebilmiş insanlar kendilerini “çok mutlu” olarak tanımlıyor.
6) Amaç var, anlam yok!
Amacımızın
ne olduğunu her birimiz kendimiz belirliyoruz ve genelde hepimizin bir amacı da
var. Fakat “anlamlı ilişkiler” kısmını, bazen gözden kaçırıyoruz. Anlamlı
ilişkiler kurmaya zaman ve enerji ayırabilecek bir yaşam tarzı kurabildiğimiz
takdirde mutlu oluyoruz. Arkadaşlık, aşk, çocuk-ebeveyn ilişkisi, iyi bir ofis
ortamı gibi anlamlı ilişkiler sağlanabildiği sürece, insanların düşündüğümüzden
çok daha az paraya razı olabildiklerini görüyoruz. Neticede çalışanlarını en
mutlu eden işyerleri, çalışanlarına en yüksek ücreti veren işyerleri değil. En
az sömürenler mi? Bilmiyorum.
7) İş hayatı neden stresli?
İşin
stresi dediğimiz şey işin zorluğundan çok zamana sıkışık olmak, yoğunluk. Elbette
zaman sınırı bir gerçek; yaşamın da bir sınırı var. Fakat sınırlı olması
sebebiyle, zamanın çok kıymetli olduğu bir ömürde, bu zamanı nasıl
kullandığımızı kendimiz tayin edebilmek, bize en yüksek kontrol duygusunu
veriyor. Çünkü böylelikle ömrümüzü nasıl harcayacağımıza biz karar veriyoruz. Bu
kontrolu sağlayamadığımız koşullarda ‘stres’ başlıyor.
8) İşyerinde takdir edilmek neden
önemli?
Bize
zaman ayıran kimselere gerçekten değer veriyoruz. Çalışanlar para karşılığında
bir hizmet veriyor ve bunu bizim için, iyi bir şekilde yapıyorlar. İşte bu
sebeple çalışanlar iş yerlerinde takdir edilme, önemsenme ve değer verilme
ihtiyaçlarını karşılayabildiklerinde hayat kaliteleri de olumlu bir şekilde
etkileniyor.
9) Çalışmak neden değerli?
Çalışmak
ve çalışma hayatı, ne iş yaptığından bağımsız olarak, bireye yaşamda bir
biçimde üretim içerisinde yer alma fırsatı verdiği için mutluluk veren bir
durum. O nedenle çalışmanın alternatifini “çalışmamak” olarak görmemek gerek.
Daha ziyade, bizi tatmin edecek ilişkiler ağı içerisinde ve bizim için anlamlı
bir amaç uğruna çalıştığımızda mutlu oluyoruz.
10) İşten çıkarılma korkusunun
altında yatan ne?
İşimiz
olduğunda çok çalışmaktan şikayet ediyoruz fakat işsiz kalmaktan da çok
korkuyoruz. “Aç kalmaktan” korktuğumuzu söylüyoruz, ama aç kalmayacağımızın da
bilincindeyiz. Asıl mevzu “işe yaramaz görünmek”… İşten çıkartılmanın bize en
dokunan yanı, dünyada bir yerimiz olmadığını, vazgeçilebilir olduğumuzu duymaktır.
Bir şekilde işten ayrılmak zorunda kalmanın ilacı aslında, işe yararlılığımızı
göstereceğimizi, anlamlı ilişkiler ağı içerisinde olduğumuzu görebileceğimizi,
anlamlı katkılar sağlayabileceğimizi görmekten geçiyor.
11) Patrondan ya da liderimizden ne
istiyoruz?
Yakın
dönemde bir bankayla iletişim alanında bir dizi çalışma yaptım. Bu kapsamda
gerçekleştirdiğim şube ziyaretlerinde çalışanlara “Sizi burada tutan nedir?
Nedir size anlamlı gelen?” diye sordum. Verdikleri cevap “Bize değer veren,
kendimizi değerli hissettiğimiz bir kurumda çalışmak” oldu. Bu iş yeri
tarafından verilen maaşlarına yahut sosyal imkanlarına baktığımda muadili
yerlerden farklı değildi. Fakat söz konusu kurumun verdiği his, çalışanını
önemsemek üzerine kurulu. Bir yanılsama belki; ama çalışanlara anlamlı
gelmekte. Bu anlamda işyeriyle kurduğumuz ilişki de bizim için hayatı anlamlı
kılan ilişki modellerinden biri haline gelebiliyor.
12) İş hayatında kimin hayatını
yaşıyoruz?
Çalışanlar,
şehirli kimseler, yaşamlarının diledikleri gibi olmadıklarını düşünüyorlar.
Fakat bu “diledikleri gibi” olan şey aslında kendi seçimleri değil; genellikle
toplum tarafından idealize edilen istekler. En iyi arabaya, en konforlu eve
sahip olmak gibi… Örneğin, bir banka ya da özel şirkette üst düzey çalışan
iseniz, size 5 serisi bir araç, diğer banka müdürüne 7 serisi bir araç tahsis
edilmişse, böyle şeyleri önemsemez gözükseniz bile, kendinizi “eksik”
hissedebilirsiniz. Dolayısıyla amaçlarımızın tanımının kendimiz tarafından
yapılmadığı bir dünyada, biz başkalarının amaçlarını kendi amacımız sanıyoruz.
13) Lider ekibini nasıl mutlu
edebilir?
Bayi
toplantılarına gelen şarkıcılar, şehir dışında düzenlenen eğlenceler, birtakım
sahici olmayan, zorlama olduğu bariz hafta sonu piknikleri, tekne kullanma
egzersizleri. Bunlar o an hoş gelse bile işyeri ile çalışanın ilişkisini
pekiştirici olamıyor nedense… Üst düzey yöneticilerin bu tarz “kaynaştırıcı”
etkinliklerle elemanlarını bir türlü tatmin edemediğini görüyoruz. Bu tarz
etkinliklerde tatmin olmayan beyaz yakalı çalışanlarla temas kurduğumda bana
söyledikleri, bu etkinliklerin sahici değil, dosyadaki “check list”e işaret
koymak üzere yapıldığına inandıkları. “Sahicilik” boyutu es geçildiği takdirde,
adet yerini bulsun diye yapılıyor hissi veren ilişki kurma çabaları beyhude;
hatta hiçbir çaba göstermemekten daha negatif etkiye sahip.
14) Birimlerin liderleri ya da yöneticileri neden hayati bir pozisyonda?
Küçük
birimlerdeki ilişkilerin sıkı olmasının bütün bir kurumun içerisindeki
ilişkiden daha hayati olduğunu biliyoruz. Çünkü herkes kendi çalıştığı birimi biliyor.
Bu anlamda bir banka şubesi, bir departman, bir ünite gibi küçük birim
yöneticilerinin birlikte çalıştıkları ekiple olan ilişkilerinde sahiciliği
yaratmaları çok önemli.
15) Bir lider takım ruhunu nasıl
yaratır?
Sahicilik,
hakikilik gibi özelliklere sahip olan lider pozisyonunda olan kişiler, birlikte
çalıştıkları ekip arkadaşlarını inandırıyorlar; ortak bir amaç
belirleyebiliyorlar. Bu durum bir şirkette, devlet dairesinde ya da sivil
toplum kuruluşunda aynı prensiplerle işliyor. Amaçlar ve ilişkiler; hayatımızı
bu iki eksen belirliyor. Sistemleri, şirketleri, aileleri, grupları hatta tek
tek insanları anlamakta bu model, günümüzdeki bilimsel perspektifi oluşturuyor.
16) Hangi bakış açısı yanlış?
Tıpkı tavşanla kaplumbağanın hikayesinde olduğu gibi, daha hızlı koşmak her zaman daha hızlı ilerlemek anlamına gelmiyor. Günümüzde düşüncelere “ya hep ya hiç” diyebileceğimiz bakış açısının hakim olması, iki uçlarda düşünmek, ara renkleri kaybetmemize neden oluyor. Ben buna “şalter modeli” diyorum. Oysa bizim vanalara ihtiyacımız var. Değişik düzeylerde ve tonlarda, adım adım ilerlemeliyiz.
Tıpkı tavşanla kaplumbağanın hikayesinde olduğu gibi, daha hızlı koşmak her zaman daha hızlı ilerlemek anlamına gelmiyor. Günümüzde düşüncelere “ya hep ya hiç” diyebileceğimiz bakış açısının hakim olması, iki uçlarda düşünmek, ara renkleri kaybetmemize neden oluyor. Ben buna “şalter modeli” diyorum. Oysa bizim vanalara ihtiyacımız var. Değişik düzeylerde ve tonlarda, adım adım ilerlemeliyiz.
17) Liderin en büyük yanılsaması
ne?
Türkiye
gibi gelişmekte olan ülkelerdeki bazı yöneticilere baktığımızda her şey ne
kadar dijital veya teknolojikse o denli “ileri” sayılıyor. Oysa bu bir
yanılsama. Bunun bir yanılsama olduğu ileride çok daha net görülecek. Elbette
dijital teknoloji ile bambaşka bir dünyaya açılıyoruz. Fakat bu “bambaşka”
dünya düşündüğümüz kadar başka değil.
18) Dünya gerçekten de
düşündüğümüz kadar “başkalaşmıyor” mu?
Telgrafın
getirdiği hız devrimi aslında internetin bize getirdiği hız devriminden çok
daha büyük. Çünkü telgraf 3 haftalık iletişim zamanını 7 dakikaya indiren bir
icat.
Elbette günümüzde imza atılan teknolojik buluşlarda ileride kendi kültürünü yaratacak ama bu belki de yüzlerce yıl alacak. Dolayısıyla günümüz teknolojisi karşısında çok da heyecanlanıp, geleneklerle süzülüp gelmiş olan bazı iletişim alışkanlıklarını, örneğin kalem ve kağıt kullanmayı es geçmemek gerekiyor. Kalem kağıtla ve özellikle el yazısıyla yazı yazmak, düşünme süratimizi ve düşünme kalitemizi, klavyeyle yazmaktan çok daha fazla geliştiriyor. Bu anlamda sosyal ilişkilerimizde bu metot çok daha etkili.
Elbette günümüzde imza atılan teknolojik buluşlarda ileride kendi kültürünü yaratacak ama bu belki de yüzlerce yıl alacak. Dolayısıyla günümüz teknolojisi karşısında çok da heyecanlanıp, geleneklerle süzülüp gelmiş olan bazı iletişim alışkanlıklarını, örneğin kalem ve kağıt kullanmayı es geçmemek gerekiyor. Kalem kağıtla ve özellikle el yazısıyla yazı yazmak, düşünme süratimizi ve düşünme kalitemizi, klavyeyle yazmaktan çok daha fazla geliştiriyor. Bu anlamda sosyal ilişkilerimizde bu metot çok daha etkili.
19) Yaşadığımız çağın içinde
birden çok çağ mı var?
Toplumsal
DNA da en az biyolojik DNA’mız kadar güçlü; zor ve yavaş değişiyor ve tıpkı
biyolojik DNA’mız gibi toplumsal DNA’mızda da mutasyonlar olabiliyor. Bunlar
toplumun kırılma noktalarını işaret diyor. Tıpkı şu an Türkiye’de ve hatta
genel olarak dünyada olduğu gibi… Bunlar kolay olmayan zamanlar; böyle
mutasyona uğramış dönemlerde birden çok çağa ait davranış özelliğini aynı çağın
içinde görmek mümkün.
20) Yöneticiler çağın içindeki çağa nasıl ayak uyduracak?
20) Yöneticiler çağın içindeki çağa nasıl ayak uyduracak?
Yöneticilerin
veya liderlerin aynı anda birden çok çağın değerlerinin geçerli olduğu bu zaman
diliminde, çok vitesli bir araba kullanıyormuşçasına, farklı değerlere hitap
edebilmesi gerekiyor. Bu da ancak sahicilikle, başkalarına gerçekten değer
vermekle mümkün olabilir. Bunun tam bir reçetesi yok; sahicilik için gerekli
olan unsurlardan birisi, insanların birbirleriyle karşılaşma imkanına sahip
olması. Bu bazen kahve molalarında kahve makinesinin önünde olabilir; bazen
öğle yemeğinde… Sahiciliğe çok ihtiyacımız olan bir zamandayız; çünkü her şeyin
sahte olma ihtimalinin çok yüksek olduğu bir dönemdeyiz. Zira bu kadar çok
talebe sahici mal yetişmiyor!
Subscribe to:
Posts (Atom)