Monday, September 17, 2012

karışıklığa geçici çözüm: 60-71 ay için herkese okulöncesi eğitim

60 aylık çocukların ilkokula başlaması hem velilerde hem de uzmanlarda haklı endişelere yol açıyor. 60 aylık bir çocuğun ilkokul öğrenimine başlamasının sonuçları ne olacak?
O yaştaki çocukların bireysel ve zihinsel gelişimleri ilkokul birinci sınıf öğrencisi olmaya uygun değil. Çocuklar onlara verilen yükü taşıyamadıkları takdirde davranış sorunlarıyla karşımıza çıkıyor. 60 ay civarında olan çocukların ancak yüzde on ile yüzde on beşinin o yaşta ilkokul birinci sınıf müfredatını taşıyabilecek düzeyde olduğu tahmin ediliyor. Bakanlığın müfredatı hafifletme adımı belki bu yaştaki çocukların işini kolaylaştıracak, ancak ne okulların fiziki yapısı buna müsait ne de sınıf öğretmenleri buna hazırlıklı. Bu durumda çocuklar yine davranış problemi geliştirebilir. Çocuklar kendilerine okul öncesi içeriği öğretebilecek öğretmenlere sahip değilken, fiziki ortamlar buna müsait değilken müfredatta yapılmaya çalışılan hafifletmeler çözüm değil.

Birinci sınıf müfredatının okul öncesi eğitime kaydırılması 72 ay ve üzeri çocuklar açısından olumsuz oldu. Uygulama bu çocukları nasıl etkileyecek?
72 ay ve üzeri çocukların boşuna anasınıfı eğitimi almaları gibi bir durum ortaya çıktı. Bu çocuklarda da onlara taşıyabilecekleri yükü taşıtmadığınız için boşluktan doğan davranış problemleri çıkacak. Dolayısıyla ilkokul birinci sınıfta okuyacak, aralarında yaklaşık 18 ay bulunan geniş yaş grubundaki çocukların hem gelişimsel hem de davranışsal çeşitliliği sınıfta hangi öğrenimi yaparsak yapalım sorunlar yaratacak.   


Siz nasıl bir model öneriyorsunuz?
Ben 60 ile 71 ay arasındaki çocukların açılacak okul öncesi eğitim sınıflarında eğitim görmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu yaş grubundaki tüm çocukların açılacak okul öncesi eğitim sınıflarında okullaşması gerektiğini savunuyorum. İlkokul birinci sınıflar ise 72 ile 84 ay arasındaki çocuklar için olmalı. Böylece çocuklar, zihin ve beyin gelişimlerine uygun yükü taşıyabilirler. Okul öncesi eğitim zorunlu, ücretsiz ve herkese sağlanan bir uygulama olmalı. Böylece en azından biçimsel olarak batı standartlarında bir eğitim modeline gidilebilir. Şu anki uygulamayla birkaç yüz bin çocuğun eğitimden soğuma ihtimali beni ürkütüyor. 
 60 aylık çocuklarını okula kaydettiren aileler yoksul ilçelerde daha çoğunlukta.  Bu ilçelerdeki okulların fiziki şartları da daha elverişsiz. Yeni sistem yoksul aile çocuklarını daha da vuracak gibi. Siz nasıl yorumluyorsunuz?
 PISA raporuna göre Türkiye, sosyoekonomik kökenin öğrenci başarısı üzerindeki belirleyiciliğinin en yüksek olduğu üç OECD ülkesinden biri. Ne yazık ki okul öncesi eğitim almamış, aile içindeki sosyokültürel gelişimden yeteri kadar beslenememiş çocuklar mevcut durumda bile taşıyamayacakları yükler taşımak zorunda kalıyorlar. Bu çocukların 72 aylık olanları bile zorlanırken, okula daha da erken gitmeleri onların gelecekteki eğitimleri açısından şanslarını daha da azaltacak.

4+4+4 uygulamasıyla birlikte 8 yıllık temel eğitim fiilen 4 yıla düşürüldü. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Toplumun ortak dilinin, kültürel dilinin oluşması ve birbiriyle anlaşma, iletişim kurma kültürünün gelişmesi açısından belli bir zamanı beraber geçirmek, ortak bir bilgi ve beceri kazanımından geçmek önemli. İşte bu nedenle de eğitim her zaman siyasetin ilgisini çekiyor. Her iktidara gelen siyasi parti, eğitimi düzene uygun kafalar oluşturmanın aracı olarak görüyor. Kendi orijinal düşünce becerisini geliştiremeyen bir toplum haline dönüşüyoruz.  Mesele sadece temel eğitim süresinin kısalması veya birtakım inanç özgürlüğüne uymayan derslerin müfredata konulması meselesi de değil. Ezberci, kalıpçı, aşırı formatlayıcı eğitim tipinin bir kenara koyulması gerekiyor. 


Bu noktada, müfredata yeni din derslerinin eklenmesini nasıl yorumluyorsunuz?
İnsanların inanca ihtiyacı var. Yaşa, gelişim düzeyine, sosyokültürel ve ekonomik faktörlere göre bazı insanlarda bu ihtiyaçlar çok güçlüyken, bazılarında ise çok daha zayıf oluyor. Dinler de bu ihtiyaçları karşılamak üzere çıkmış kurumlar. Azınlık inançlarında olan veya inanç sahibi olmayan pek çok kişi devletin resmi kurumlarında din öğretimini kendi inanç, fikir ve vicdan özgürlüklerine bir müdahale olarak görüyor. Bu tepkiyi ciddiye almak lazım. Diğer yandan, çocukların zihinsel gelişim özellikleri sebebiyle on bir, on iki yaşından önce dinsel bilgiyi gerçek anlamda kavramaları çok zor. Okullar, çocuğunu dindar yetiştirmek isteyen ailelerin ihtiyacına da cevap veremez. Okullar bunun için uygun yerler değil.
Ortaokul müfredatına konulan çeşitli seçmeli ders paketleriyle çocukların mesleki açıdan yönlendirilmesi söz konusu olacak. İlkokulu bitirmiş, dokuz, on yaşlarında bir çocuğun mesleki açıdan bir yönelimde bulunması pek mümkün gözükmüyor. Uygulama sizce nasıl işleyecek?
Mesleğe yöneltme Türkiye’de çok talep ediliyor. Ancak mevcut meslek liselerinin bunu nasıl başaracağı tartışmalıyken, ortaokulda bunun nasıl gerçekleşeceğine ilişkin şimdiki deneyimler umut vaat etmiyor. Bir de bu planda yeterince hazırlık yapılmadı. Önerilen planın nasıl uygulanacağı da çok net değil. Çocukların yolunun kapanmaması çok önemli. Meslek belirleyiciliği olmadan, çocukların ilgisini geliştirici türdeki seçmeli ders paketlerini olumlu buluyorum.


Yeni eğitim sisteminde engellilerin eğitim koşullarını düzeltecek herhangi bir uygulamaya gidilmedi. Veliler de merakla bekliyor uygulamanın sonuçlarını…
Bir eğitim sisteminin en büyük ölçütü farklılıkları nasıl ele aldığından geçer. Eğitime başlama yaşı ne olursa olsun, her zaman grubun içinde bir çan eğrisi kuralı gereği bir grup çocuk ortalamanın çok önünde yer alırken, başka bir grup çocuk da ortalamanın çok altındadır öğrenme becerileri açısından. Eğitim sisteminde bu grupların farklı öğrenme stillerine, farklı öğrenme ihtiyaçlarına dönük programlar görmüyoruz. Otizmli, zihinsel engeli olan çocukların ihtiyaçlarına uygun olmayan, göstermelik bir eğitim aldığını, ailelerinin okul bulmak için kapı kapı dolaştığını biliyorum. Bu alanda çalışan öğretmen grupları, özel eğitim öğretmenleri, psikolojik danışmanlar ağır iş yükü altında eziliyor. Böyle bir ortam varken yeni uygulamaların tüm bunları nasıl değiştireceğine dair fikir yok. Aceleci bir değişim yerine, parça parça, en çok ihtiyacı olan gruplardan başlayarak, bilimsel veri toplayarak, değişik eğitim teknikleri deneyerek gerçekleştirilecek bir dönüşüm hedeflenmeli.

Saturday, September 15, 2012

her şey karşılıklı


Her şey karşılıklı: ilişki ve iletişim becerilerinin gelişimi
( Yeşilay Dergisi için Şerife Barut tarafından yapılan görüşme metni)
 0-3 yaş arası çocukların televizyon ve özellikle reklam izlemesine şiddetle karşı çıkıyorsunuz, nedenini bizimle paylaşır mısınız?
Küçük çocukların temel ihtiyacı karşılıklı ilişki kurulabilecek güvenli ortamlardır. Dünyaya geldiği andan itibaren bebeklerin, insan yüzünü diğer nesnelere bakmaya tercih ettiklerini biliyoruz. Doğuştan gelen bir tür genetik program söz konusu. İnsan sosyal bir varlık olduğu için başkalarıyla ilişki kurmak ve başkalarıyla ilişkisine karşılık almak üzere yaşıyor. Bu “karşılıklılık” dilin gelişimini tetikliyor. Örneğin, ben bir başkası ile bir ilişki kurmayı arzu ediyorsam, ilişki kurma için gereken iletişim araçlarını (başta dil olmak üzere) kazanıyorum. Tek taraflı ilişki olduğu zamanlar da var; örneğin bebek annesiyle ilişki kurmak istediğinde anne kafasını çevirip başka bir şey yapıyor, mesela cep telefonuyla ilgileniyor, mesaj okuyorsa bebek karşılık alamıyor.
Küçük yaştan itibaren ülkemizdeki çocuklar özellikle yemek yeme uyutulma gibi gerekçelerle televizyon karşısında pasifleştiriliyor. Çocuğun da hoşuna gidiyor, televizyondaki hızlı hareket eden şeyler çocuğun ilgisini çekiyor, bir fiziki uyaran olarak.
Ama, göz ardı edilen durum televizyon, bilgisayar ya da ipad ekranının karşılık vermiyor olduğu. Çocuk ekrana istediği kadar gülümsesin ya da agulasın, ekrandan sosyal anlamda bir karşılık alamıyor. Karşılığını alamadığındaysa, iletişimden kopup vazgeçiyor ve daha ziyade tek taraflı ilişkiler sistemi içerisinde yer almaya, insani olanla değil de dünyanın fiziki yanıyla ilgilenmeye başlıyor.
“Fiziki yanı” olarak kastettiğiniz nedir?
 Nesnelere ve eşyalara ilgi duymaya başlıyor. İnsanları da nesne gibi değerlendiriyor, köşesi kenarı olan bir cisim gibi kullanıyor; bu durum başkasını duygu ve düşünceleri kendininkinden farklı olan birisi olarak görme becerisinin gelişmesine engel oluyor. Bunun sonucunda ekranla çok fazla zaman geçirmenin en yaygın etkisinin, dil ve empati gelişiminde gecikme ve ilkokul yıllarında dikkati toplama ve söze dayalı öğrenilen konularda zayıf kalma olduğunu görüyoruz.
Ekrandaki hareketliliğin normal dünyanın katbekat üzerinde bir hızda olmasının da çocuklar üzerinde etkisi oluyor mu?
Tabii ki, ekrandaki klip ya da çizgi filmlerin çoğunda olaylar gerçek zamanda cereyan etmeyip, gerçektekinden çok hızlı olduğu için çocuğun zaman akışına ilişkin kafasındaki düzenin oluşmasını engelliyor. bebeğin zaman kavramı, çevresindeki hayatın akışına göre şekilleniyor. Ekrandaki zamanın bebeğin çevresindeki gerçek zamandan çok daha süratli akıyor olması, bebeğin zaman algısının da buna göre şekillenmesi gündelik yaşamda bekleyememe, sabırsızlık, tahammülsüzlük, teknik deyimiyle “dürtüsellik” problemlerinin artmasına sebep oluyor.
-Burada kullandığınız “dürtüsellik” terimini biraz açar mısınız?
Aklınıza eseni içinizden geldiği anda, herhangi bir dış sınırı tanımadan veya hiç tahammül etmeden yapmak demektir.
Tekrar karşılıklılık konusuna dönersek zamanın çok hızlı geçtiği, beklemenin, izlemenin, dikkat etmenin çok zayıfladığı, dil gelişiminin ilişki kurmayı güçleştirecek düzeyde zayıf kaldığı durumlarda da çocuklar genellikle içinde oldukları çevreden kopuk daha ziyade kendi ihtiyaçlarını tatminden ibaret bir dünya arayışına, otizmin düşünüş tarzına, giriyorlar.
Sanıyorum bu da çağımızda, “selamsız sabahsız bir neslin” ortaya çıkmasına neden oluyor.
Evet, özellikle ilk üç yıl içerisinde (yani 0-3 yaş arasında) bu zaaflar değişmeden kaldığı takdirde ağır gelişimsel bozukluklar şeklinde yaşamın gerisine yansıyor. Burada önerdiğim insanların tamamen ekranı hayatlarından çıkarması değil, bu insanların kendi tercihlerine kalmış bir konu. Sadece, özellikle belli bir yaşa kadar ekranın, çocuklarda iletişimdeki gelişimi önleyici ve dikkat ve dil alanındaki zaafları tetikleyici özellikte olduğunun bilinmesi gerekiyor.
-Peki, verilmesi gereken bir televizyon eğitiminin varlığından bahsedebilir miyiz, bu eğitim çocuklara nasıl verilir ya da verilmezse ne gibi sonuçlarla karşılaşılır?
Ailelerin de bazen bu tarz sorularıyla karşılaşıyoruz. Hatta diyorlar ki; “seyretse ne olur?” benim yanıtım;“seyretmese ne olur?”
Türkiye’nin ortalama televizyon izleme süresi, çocuklarda dört buçuk saat, dört buçuk sat ekran karşısında olmak 0-3 yaş döneminde dil gelişimini, dürtü kontrolünü ve karşılıklı sosyal ilişkiyi bloke ederken, daha büyük yaşlardaki etkileri de toplumla ilişkiyi daha çok mekanik kendi ihtiyaçları üzerinden başkalarıyla ilişki kuran bireylere dönüştürüyor.
-Son dönemlerde moda olan bir meslek ortaya çıktı; “yaşam koçluğu” Çocuklarını bebeklik döneminde televizyona emanet eden ebeveynler, büyüyünce de yaşam koçlarına emanet ediyor diyebilir miyiz?
Bu sorumlulukla ilgili bir şey, yaşamımızın sorumluluğunu olduğu kadar çocuklarımızın yaşamının sorumluluğunu da başka bilerine emanet etme ihtiyacını ne zaman duyuyoruz ve duymalıyız? Bazı konular var ki, bir yardım almadan çözemeyiz; örneğin hukuki bir konuda gidip bir avukata ya da hastalandığımızda bir doktora danışmamız gerekebilir. Bazı konuların sorumlulukları, devredilebilir niteliktedir. Ama bu, “yaşam koçu”nun bazı sorumlulukları anne-babaların yerine üstlenebileceği, hayatı vekâleten onların yerine yaşayabileceği şeklinde algılanmamalıdır. Anne-babaların sorumluluğu nasıl yerine getireceklerine ilişkin bir kılavuzluk almalarında elbette bir sakınca yoktur. Çocuğun sorumluluğunu anne-baba adına “vekâleten” üstlenme durumuna dönüşmesini ise pek anlamlandıramıyorum.
-Yetişkinlere, “Bir yandan televizyon seyredip bir yandan yemek yeme, bir tercih yap!” şeklinde bir öneriniz var. O zaman televizyon sadece çocukları hipnotize eden bir alet değil büyüklere de aynı şeyi yapıyor.
Aslında televizyon, hepimizin zevkle seyredeceği birçok programın, faydalanacağı bilgilerin, haberlerin aktarıldığı bir araç, bu nedenle televizyonun kendisi iyidir ya da kötüdür demek, çok saçma bir şey olur. Tüm araçlarda olduğu gibi, nasıl kullandığınıza bağlı olarak bu araç anlamsız ya da zarar verici olabiliyor.
Evlerde televizyonların başköşede olması için hiçbir sebep yok. Çünkü televizyon bizim evimizin bir ferdi değil. ama evdeki bireyler arasındaki ilişkinin yerine bir ekranla herkesin kurduğu bir ilişki geçmiş vaziyette. Sofra saati gibi ailenin, arkadaşların bir araya geldiği bir zaman diliminde sofrayabir ekran koymak, oturan kişiler arasındaki ilişki ve iletişim kalitesini düşürüyor. Tavsiyem de buna dikkat çekmek amacıylaydı. Aile içindeki iletişim kalitesini korumak isteyenler için...
Sizce, sadece televizyonda gördüğümüz ve medyatik olarak tabir ettiğimiz kişilerle ilgili olarak oluşan kanaatlerimiz gerçekle ne kadar örtüşür?
Medyanın televizyon aracılığıyla, “medyatik” diye bilinen kişilerle ilgili bize sunduğu şeyler (sevdiğimiz ve nefret ettiğimiz fark etmeksizin) gerçekte olduğundan çok farklı. Çünkü orada gerçeküstü bir tür yarıtanrılaştırma söz konusu. Bu nedenle bizim bu kişilere karşı düşüncelerimiz, gündelik hayattan farklı olarak aşırı uçlarda oluyor.
Ekranın, gerçeğin bir kısmını alarak onu çerçeveleyip bize yansıtması onu çok güçlü bir etkileme aracı haline getiriyor. Bunu bilerek ve fark ederek izleyebiliyorsak sorun yok. Bunun için birincisi, sürenin sınırlı olması çok önemli, bir diğeri insanın yaşamında gündelik hayatındaki ilişkilerine yer kalması.
-Biz 80 çocukları “Susam Sokağı’yla”, “Muppet Show” kuklalarıyla büyüdük ve karşımızdaki şimdiki kadar hareketli bir ekran değildi, şimdilerdeyse 24 saat çizgi film ve sadece çocuklara yönelik reklamlar yayınlayan kanallar var. Sizce bu karşılaştırmada hangi nesil daha şanslı kabul edilebilir?
“Susam Sokağı” ya da “Muppet Show” gibi programlarda ekranın seyirci çekmek amaçlı klasik hızlı görüntü, anlamsız şiddet gibi kuralları uygulanmadığı için, öncesinde söz ettiğimiz etkiler bunlarda oluşmuyor. Aksine, çocuğun zaman algısını bozmadan, bir çok kavram ve duygu aktarılabiliyor. Yine de, çocuklar sabahtan akşama kadar ekran karşısında vakit geçirmesi yersiz; hareket ihtiyacını unutmamalıyız.

HEV okulundaki konuşma: kim etkilenir? ne yapabiliriz?


·   YY HEV okullarının konuğu olarak (12.9.2012) yaptığı konuşmada yeni Eğitim Sistemi’nin, en çok, okul dışındaki ve öncesindeki desteği az olan çocukları olumsuz etkileyeceğini, üst sosyoekonomik düzeye hitap eden okulların öğrencilerinin önemli bölümünün bu risk grubu kategorisine girmediğini vurguladı. Okul öncesi eğitim almamış çocukların kısmen hafifletilmiş de olsa birinci sınıf müfredatı ve daha önemlisi okulun davranışsal sorumluluklarıyla karşı karşıya kalması durumunda çoğunun zorlanacağını belirten YY, özel okullarda öğrencilerin okul öncesi eğitim aldığı ve hem aile hem okul tarafından desteklendikleri için, okulöncesi eğitim becerileri sınırlı bir öğretmen ile kalabalık bir devlet okulu sınıfında okuyan bir öğrenciye göre kat be kat avantajlı olduğunu vurguladı. Toplumsal adaletsizlik yaratan bu duruma ‘pansuman’ olarak 60 ayın zorunlu okulöncesi olarak kabul edilerek her çocuğun devam edebileceği okulöncesi sınıfların oluşturulmasını önerdi.
·       YY’a göre 66 ayını doldurmuş olan öğrencilerin en önemli eksikliği dürtü kontrolünün henüz okula değil okul öncesine (k12 tanımındaki k’ye) uygun bir kazanım  düzeyinde olması. Yazgan kendini kontrol becerisine örnek olarak 3 yaşındaki çocuklarda yapılan Marshmallow testinde (bir marshmallow’u yemeden önce ne kadar uzun süre sabredebildiklerinin ölçümü) en uzun süre kendi dürtülerini kontrol edebilen çocukların, bundan 10-30 yıl sonra daha başarılı, daha mutlu, ve toplumsal duruş olarak daha kazanımlı olduğunu gösteren araştırmaya değindi.
·       Kendini kontrol edebilen çocukların yaşam doyumlarının yüksek olduğunu, bu sebeple çocuklara özdenetim/özdisiplin olgularını kazandırmanın önemini vurgulayan YY konuşmasını şöyle sürdürdü: ’Beyin gelişiminin davranış ve öğrenmenin çerçevesini belirliyor. Beynin gelişmesinde kortikal alanın önce kalınlaşıp sonra incelmeye başlamasının zamanlama ve ivmesinin önemine değindi. Beyinde en son gelişen yerler, dürtüselliği de kontrol eden beynimizin en ön kısmı; prefrontal korteks. Tipik biçimde gelişen çocuklarda 7 yaş civarında okulun getirdiği zorunlulukları ancak kaldırabilecek düzeye varmış olur. 7 yaşındaki Dikkat eksikliği Hiperaktivite bozukluğu (DEHB) gösteren çocuklarda gördüğümüz gecikmeli incelme, neredeyse 5 yaşında tipik gelişen bir çocuğun beynindeki gibidir. Bir başka deyişle, 5 yaşındaki çocuklar ın önemli bir bölümü 7 yaşındaki DEHB’li bir çocuğun beyin ve davranış özelliklerini taşıdıkları için birinci sınıf yükünü kaldırmaları (hafifletilmiş tipi dahil) pek kolay olmaz. Birçok öğrencinin öğrenmesinin temellerinin atıldığı bu dönemi ancak zar zor atlatacak kadar gelişmiş olması, bir anlamda ‘fazla problem çıkmadan’ geçirmesi gelecek açısından pek faydalı olmayacak. Öğrenmekten soğumuş nesillere yenilerinin eklenmesine ihtiyacımız yok.’ Okullarda öğrencileri desteklemek adına anne ve babanın rolünün çok büyük ve çok önemli olduğuna dikkat çeken YY bunun için de okul ve ailenin uzun vadeli iş birliği ve karşılıklı anlayış içinde olmasının gereğini belirtti. 

Friday, August 31, 2012

yeni çağda mutlu olmak mümkün mü?


YENİ ÇAĞDA MUTLU OLMAK MÜMKÜN MÜ?
Evde… İş hayatında… Sokakta…

(‘orta ve üst düzey beyaz yakalı çalışan’ olarak tanımlananlara dönük PSM dergisinden Duygu Sarı’nın iş dünyası ve psikoloji ilişkisi hakkındaki sorularına kendimce yanıtlar; 2012) kısaltılmış versionu yankiyazgan.com da para çok harcamaya zaman yok başlığı ile yayımlandı.


Hayatı anlamlı kılan 2 unsur var: Biri uğrunda yaşanmaya değecek bir amaç, diğeri de uğrunda yaşanmaya değecek ilişkiler…’ Peki bu “anlam” arayışı beyaz yakalı çalışanların iş ve özel hayatlarındaki tavırlarına, beklentilerine, sevinç ve kaygılarına nasıl yansıyor dersiniz? Dr Yankı Yazgan, uğrunda yaşamaya değer amaç ve ilişkiler ışığında beyaz yakalı çalışanların işlerinden, yöneticilerinden ve hayattan neler beklediğini 20 maddede anlattı.


1) “Geçici dervişlik” durumu nedir?
Herkes yaşamda zaman zaman, özellikle de yaşamın kısalığını ya da geçiciliğini gördüğü durumlarda, geçici bir “derviş ruhuna” bürünebilir. Fakat içinde bulunulan gerçeklik, bu “dervişliğin” oldukça kısa süreli olmasına sebep oluyor. Herkes “Ferrari’sini Satan Bilge” kitabını okusa da, iş Ferrari’yi satmaya gelince pek kimse buna yanaşmıyor.   

2) Çelişki nerede?
Farkında olduğumuz şeyler, daha değişik biçimde yapmak istediklerimiz var; fakat bir yandan da bunları yapmamıza engel olan, elden çıkartmak ya da kaybetmek istemediğimiz, sahip olduğumuzu düşündüğümüz şeyler var. Buradaki çelişki açıklanası bir durum değil. Ama en azından bu çelişkinin varlığını fark edenlerin, fark etmeyenlere göre bir basamak öne geçtiğini söylemek mümkün.

3) Anlamsızlık nerede başlıyor?
Para bir örnek olabilir. Bugün pek çok kişi çok para kazandığını fakat bu parayı harcayacak “zamanı” olmadığını söylüyor. insanlar, belli bir amaca yönelik olarak para kazanıp bu parayı harcayacak zaman bulamayınca “anlamsızlık” başlıyor.  


4) İş hayatında neden zorlanıyoruz?
Günümüz insanının, özellikle beyaz yakalıların (“plazalarda çalışan yüksek ücretli işçilerin”) zorlandığı noktalardan biri, davranışlarının ve tercihlerinin sonuçlarına katlanmak; olabildiğince kaçınıyor çok kişi. Yaptığımız tercihlerin sonucu bellidir. Dilediğimiz gibi bir hayat istiyorsak, bunun bir bedeli var. Bu bedeli ödemek kimi zaman zor geliyor. Olduğumuz yer ile olmak istediğimiz yer arasındaki farkı gördüğümüzde “acı” duyabiliyoruz. Bu çelişkiyi çözmek, bugünden yarına olacak bir mesele değil. Bunu uzun bir süre daha “bir insanlık dramı” olarak yaşamaya devam edeceğiz.

5) “Çok mutlu olmak” nasıl mümkün?
Binlerce yıllık deneyimlerle süzülmüş ve son yıllarda yapılan bilimsel çalışmalarla da ortaya konan bir bilgi var elimizde: Hayatı anlamlı kılan iki alan var. Biri uğrunda yaşamaya değen amaçlarımız, diğeri ise bu yaşam sırasında yaşama anlam katan ilişkilerimiz. Bu ikisini bir arada gerçekleştirebilmiş insanlar kendilerini “çok mutlu” olarak tanımlıyor.


6) Amaç var, anlam yok!
Amacımızın ne olduğunu her birimiz kendimiz belirliyoruz ve genelde hepimizin bir amacı da var. Fakat “anlamlı ilişkiler” kısmını, bazen gözden kaçırıyoruz. Anlamlı ilişkiler kurmaya zaman ve enerji ayırabilecek bir yaşam tarzı kurabildiğimiz takdirde mutlu oluyoruz. Arkadaşlık, aşk, çocuk-ebeveyn ilişkisi, iyi bir ofis ortamı gibi anlamlı ilişkiler sağlanabildiği sürece, insanların düşündüğümüzden çok daha az paraya razı olabildiklerini görüyoruz. Neticede çalışanlarını en mutlu eden işyerleri, çalışanlarına en yüksek ücreti veren işyerleri değil. En az sömürenler mi? Bilmiyorum.


7) İş hayatı neden stresli?
İşin stresi dediğimiz şey işin zorluğundan çok zamana sıkışık olmak, yoğunluk. Elbette zaman sınırı bir gerçek; yaşamın da bir sınırı var. Fakat sınırlı olması sebebiyle, zamanın çok kıymetli olduğu bir ömürde, bu zamanı nasıl kullandığımızı kendimiz tayin edebilmek, bize en yüksek kontrol duygusunu veriyor. Çünkü böylelikle ömrümüzü nasıl harcayacağımıza biz karar veriyoruz. Bu kontrolu sağlayamadığımız koşullarda ‘stres’ başlıyor.

8) İşyerinde takdir edilmek neden önemli?
Bize zaman ayıran kimselere gerçekten değer veriyoruz. Çalışanlar para karşılığında bir hizmet veriyor ve bunu bizim için, iyi bir şekilde yapıyorlar. İşte bu sebeple çalışanlar iş yerlerinde takdir edilme, önemsenme ve değer verilme ihtiyaçlarını karşılayabildiklerinde hayat kaliteleri de olumlu bir şekilde etkileniyor.

9) Çalışmak neden değerli?
Çalışmak ve çalışma hayatı, ne iş yaptığından bağımsız olarak, bireye yaşamda bir biçimde üretim içerisinde yer alma fırsatı verdiği için mutluluk veren bir durum. O nedenle çalışmanın alternatifini “çalışmamak” olarak görmemek gerek. Daha ziyade, bizi tatmin edecek ilişkiler ağı içerisinde ve bizim için anlamlı bir amaç uğruna çalıştığımızda mutlu oluyoruz.


10) İşten çıkarılma korkusunun altında yatan ne?
İşimiz olduğunda çok çalışmaktan şikayet ediyoruz fakat işsiz kalmaktan da çok korkuyoruz. “Aç kalmaktan” korktuğumuzu söylüyoruz, ama aç kalmayacağımızın da bilincindeyiz. Asıl mevzu “işe yaramaz görünmek”… İşten çıkartılmanın bize en dokunan yanı, dünyada bir yerimiz olmadığını, vazgeçilebilir olduğumuzu duymaktır. Bir şekilde işten ayrılmak zorunda kalmanın ilacı aslında, işe yararlılığımızı göstereceğimizi, anlamlı ilişkiler ağı içerisinde olduğumuzu görebileceğimizi, anlamlı katkılar sağlayabileceğimizi görmekten geçiyor.



11) Patrondan ya da liderimizden ne istiyoruz?
Yakın dönemde bir bankayla iletişim alanında bir dizi çalışma yaptım. Bu kapsamda gerçekleştirdiğim şube ziyaretlerinde çalışanlara “Sizi burada tutan nedir? Nedir size anlamlı gelen?” diye sordum. Verdikleri cevap “Bize değer veren, kendimizi değerli hissettiğimiz bir kurumda çalışmak” oldu. Bu iş yeri tarafından verilen maaşlarına yahut sosyal imkanlarına baktığımda muadili yerlerden farklı değildi. Fakat söz konusu kurumun verdiği his, çalışanını önemsemek üzerine kurulu. Bir yanılsama belki; ama çalışanlara anlamlı gelmekte. Bu anlamda işyeriyle kurduğumuz ilişki de bizim için hayatı anlamlı kılan ilişki modellerinden biri haline gelebiliyor.

12) İş hayatında kimin hayatını yaşıyoruz?
Çalışanlar, şehirli kimseler, yaşamlarının diledikleri gibi olmadıklarını düşünüyorlar. Fakat bu “diledikleri gibi” olan şey aslında kendi seçimleri değil; genellikle toplum tarafından idealize edilen istekler. En iyi arabaya, en konforlu eve sahip olmak gibi… Örneğin, bir banka ya da özel şirkette üst düzey çalışan iseniz, size 5 serisi bir araç, diğer banka müdürüne 7 serisi bir araç tahsis edilmişse, böyle şeyleri önemsemez gözükseniz bile, kendinizi “eksik” hissedebilirsiniz. Dolayısıyla amaçlarımızın tanımının kendimiz tarafından yapılmadığı bir dünyada, biz başkalarının amaçlarını kendi amacımız sanıyoruz.

13) Lider ekibini nasıl mutlu edebilir?
Bayi toplantılarına gelen şarkıcılar, şehir dışında düzenlenen eğlenceler, birtakım sahici olmayan, zorlama olduğu bariz hafta sonu piknikleri, tekne kullanma egzersizleri. Bunlar o an hoş gelse bile işyeri ile çalışanın ilişkisini pekiştirici olamıyor nedense… Üst düzey yöneticilerin bu tarz “kaynaştırıcı” etkinliklerle elemanlarını bir türlü tatmin edemediğini görüyoruz. Bu tarz etkinliklerde tatmin olmayan beyaz yakalı çalışanlarla temas kurduğumda bana söyledikleri, bu etkinliklerin sahici değil, dosyadaki “check list”e işaret koymak üzere yapıldığına inandıkları. “Sahicilik” boyutu es geçildiği takdirde, adet yerini bulsun diye yapılıyor hissi veren ilişki kurma çabaları beyhude; hatta hiçbir çaba göstermemekten daha negatif etkiye sahip.


14) Birimlerin liderleri ya da yöneticileri neden hayati bir pozisyonda?
Küçük birimlerdeki ilişkilerin sıkı olmasının bütün bir kurumun içerisindeki ilişkiden daha hayati olduğunu biliyoruz. Çünkü herkes kendi çalıştığı birimi biliyor. Bu anlamda bir banka şubesi, bir departman, bir ünite gibi küçük birim yöneticilerinin birlikte çalıştıkları ekiple olan ilişkilerinde sahiciliği yaratmaları çok önemli.  


15) Bir lider takım ruhunu nasıl yaratır? 
Sahicilik, hakikilik gibi özelliklere sahip olan lider pozisyonunda olan kişiler, birlikte çalıştıkları ekip arkadaşlarını inandırıyorlar; ortak bir amaç belirleyebiliyorlar. Bu durum bir şirkette, devlet dairesinde ya da sivil toplum kuruluşunda aynı prensiplerle işliyor. Amaçlar ve ilişkiler; hayatımızı bu iki eksen belirliyor. Sistemleri, şirketleri, aileleri, grupları hatta tek tek insanları anlamakta bu model, günümüzdeki bilimsel perspektifi oluşturuyor.


16) Hangi bakış açısı yanlış? 
Tıpkı tavşanla kaplumbağanın hikayesinde olduğu gibi, daha hızlı koşmak her zaman daha hızlı ilerlemek anlamına gelmiyor. Günümüzde düşüncelere “ya hep ya hiç” diyebileceğimiz bakış açısının hakim olması, iki uçlarda düşünmek, ara renkleri kaybetmemize neden oluyor. Ben buna “şalter modeli” diyorum. Oysa bizim vanalara ihtiyacımız var. Değişik düzeylerde ve tonlarda, adım adım ilerlemeliyiz.


17) Liderin en büyük yanılsaması ne?
Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerdeki bazı yöneticilere baktığımızda her şey ne kadar dijital veya teknolojikse o denli “ileri” sayılıyor. Oysa bu bir yanılsama. Bunun bir yanılsama olduğu ileride çok daha net görülecek. Elbette dijital teknoloji ile bambaşka bir dünyaya açılıyoruz. Fakat bu “bambaşka” dünya düşündüğümüz kadar başka değil.


18) Dünya gerçekten de düşündüğümüz kadar “başkalaşmıyor” mu?
Telgrafın getirdiği hız devrimi aslında internetin bize getirdiği hız devriminden çok daha büyük. Çünkü telgraf 3 haftalık iletişim zamanını 7 dakikaya indiren bir icat.
Elbette günümüzde imza atılan teknolojik buluşlarda ileride kendi kültürünü yaratacak ama bu belki de yüzlerce yıl alacak. Dolayısıyla günümüz teknolojisi karşısında çok da heyecanlanıp, geleneklerle süzülüp gelmiş olan bazı iletişim alışkanlıklarını, örneğin kalem ve kağıt kullanmayı es geçmemek gerekiyor. Kalem kağıtla ve özellikle el yazısıyla yazı yazmak, düşünme süratimizi ve düşünme kalitemizi, klavyeyle yazmaktan çok daha fazla geliştiriyor. Bu anlamda sosyal ilişkilerimizde bu metot çok daha etkili. 


19) Yaşadığımız çağın içinde birden çok çağ mı var?
Toplumsal DNA da en az biyolojik DNA’mız kadar güçlü; zor ve yavaş değişiyor ve tıpkı biyolojik DNA’mız gibi toplumsal DNA’mızda da mutasyonlar olabiliyor. Bunlar toplumun kırılma noktalarını işaret diyor. Tıpkı şu an Türkiye’de ve hatta genel olarak dünyada olduğu gibi… Bunlar kolay olmayan zamanlar; böyle mutasyona uğramış dönemlerde birden çok çağa ait davranış özelliğini aynı çağın içinde görmek mümkün.

20) Yöneticiler çağın içindeki çağa nasıl ayak uyduracak?
Yöneticilerin veya liderlerin aynı anda birden çok çağın değerlerinin geçerli olduğu bu zaman diliminde, çok vitesli bir araba kullanıyormuşçasına, farklı değerlere hitap edebilmesi gerekiyor. Bu da ancak sahicilikle, başkalarına gerçekten değer vermekle mümkün olabilir. Bunun tam bir reçetesi yok; sahicilik için gerekli olan unsurlardan birisi, insanların birbirleriyle karşılaşma imkanına sahip olması. Bu bazen kahve molalarında kahve makinesinin önünde olabilir; bazen öğle yemeğinde… Sahiciliğe çok ihtiyacımız olan bir zamandayız; çünkü her şeyin sahte olma ihtimalinin çok yüksek olduğu bir dönemdeyiz. Zira bu kadar çok talebe sahici mal yetişmiyor!