Orhan Pamuk’un “the naive and the sentimental novelist” adı altında bir kitapta toplanmış olan Harvard Üniversitesi’nde verdiği dizi konferansları Türkçe’de de yayımlanıyor. Kitaba “saf ve düşünceli romancı” isminin verildiğini gördüm. Bu tercümeye itiraz edebilir miyim? Türkçe'de konan başlıktan sanki tek bir romancının iki özelliğinden bahsediliyormuş gibi bir anlam çıkıyor.
Oysa, Pamuk kitapta iki ayrı yazar tipinden söz ediyor; biri “naive” ya da saf, içinden geldiği gibi, ek bir işlem uygulanmaksızın yazan; diğeri ise, “sentimental”, (Almanca’daki sentimentalische karşılığı) hesap kitapla, düşüne taşına, tasarlayarak yazan.
Türkçeleştirilmiş başlığı seçen ya da yazan Pamuk’un kendisi ise, ne demek istediğini ya da hangi kelimeyi kastettiğini benden daha iyi bilir elbette :). Ama, söylemeden de edemiyorum, ne de olsa vesayetçi bir meslek olan doktorluğun getirdiği "ama doğrusu böyle" deme alışkanlığı ruhuma yer etmiş.
“Romancının Safı ile Düşüncelisi” gibi bir başlık kullanılsa, tek bir kişinin iki özelliği yerine, iki ayrı tip olduğu daha iyi anlatılmaz mı? Peki, bunu bana soran mı var? Bunu açıklayabilmek için ortaokul yıllarına geri dönmek lazım. Üstüme vazife olmayan konulara merakım yeni değil anlayacağınız. Buraya da bir gülümseme işareti koymak içimden geldi, ama bu kadar çok “sırıtma” kuşku uyandırıcı olacağı için vazgeçtim.
Pamuk’un Schiller’den esinlerek tanımladığı yazma tarzlarından ilham alarak kaleme aldığım psikiyatrik tanılar hakkındaki bir yorum yazısını (Journal of Child Psychology and Psychiatry için) linkte okuyabilirsiniz. Türkçesini de ilk fırsatta hazırlamak niyetindeyim.
http://www.yankiyazgan.com/admin/articlefiles/791-the+naive+and+the+sentimental+diagnostician.pdf
Wednesday, September 28, 2011
üstüne konmak
başkalarının emeğinin "üzerine konma"ya, başka birisinin projesini, katkısını "kendininmiş gibi yapma"ya "delege etme", "liderlik" ya da "ekip yönetme" becerisi denmesi sinir bozucu.
seçkin liselerden birisinde gözlediğim bir "fenomen".
seçkin liselerden birisinde gözlediğim bir "fenomen".
Sunday, September 25, 2011
ağla bebek
ağlamayan bebeğe mama yok; "squeaking wheel gets the oil" vb her kültürde istemeden almanın mümkün olmadığını belirten atasözleri, istemenin bir hak, istemeden elde etmenin rehavet, istediğini elde edememeye dayanabilmenin de olgunluk olduğunu düşündürüyor. orada duruyoruz.
"memnuniyeti dostlara, şikayeti müdüriyete..."
bankacılarla kişisel motivasyon konulu bir seminerde, şikayetin bizi harekete geçiren ana güç olduğunu anlattıktan sonra önce bunun pozitif düşünmeye engel bir durum olup olmadığını tartıştık. sonra şikayet etmenin somut ve rahatsız edici bir gerçeğe işaret ederek, "pozitif düşünme"yi çözümcü bir yöne götürebileceği sonucuna vardık. şikayet edenlerden memnunuz:)
zorla iyilik yapma, iyilikle zorla
ülkemizin içinde olduğu açmaz:
zorla iyilik mi yapacağız, iyilikle mi zorlayacağız?
cevap ve yapılacaklar belli olmasına rağmen, bildiğini yapmaktan vazgeçmek her tarafa zor geliyor.
zorla iyilik mi yapacağız, iyilikle mi zorlayacağız?
cevap ve yapılacaklar belli olmasına rağmen, bildiğini yapmaktan vazgeçmek her tarafa zor geliyor.
öfke kontrolu
Öfke bir gençlik işareti; orta yaşa doğru hatta daha ilerlere doğru giderlerken de bazen gençliğe duyulan özlemin belirtisi olarak zuhur edebilir. özünde adaletsizlik ya da haksızlık algısının doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan bu duyguya saygı göstermezsek, tahrip edici gücüne dayanmak zor olabilir.
bu notu öfke kontrolu için psikoterapist arayan bir doktor arkadaşıma yanıt olarak yazdım. doktorların öfkesine dikkat...
bu notu öfke kontrolu için psikoterapist arayan bir doktor arkadaşıma yanıt olarak yazdım. doktorların öfkesine dikkat...
Wednesday, September 21, 2011
konferans
son iki günde 2 ayrı kentte 3 konferansa katılıp, eve dönünce uçaktaki düşük basınçlı oksijenin zihin yavaşlatıcı etkilerini sonuna kadar hissettim. bu ay ve gelecek ay böyle geçeceğe benziyor. her konferanstan ya da seminerden çıkışta "tamam, bu sefer hemen bir tweet yazıvereyim şuradaki izlenimlerimi anlatan" ya da "facebook'a bir not düşeyim" desem de, hiç birini yapamadım. iki hafta önce ted ankara kolejindeki günboyu konferansta bugünkü izlenimlerimi mutlaka yazmalıyım, diye düşünmüştüm. olmadı.
tarım işçilerinin çocukları hk çalışmayı yorumladığım konuşmayı da ankara'da yaptım. olağan dışı koşullarda hayatlarını sürdüren, daha doğrusu hayatta kalan bir grup çocuk ve ailesinin hem bu zorluklara nasıl dayandığını, hem de insanların genel olarak zorluklara nasıl dayandıklarını ve çocukluktaki kırılma noktalarını ele aldığım konferanstan sonraki yolculuk her zamanki gibi ilginçti. istanbul'a dönüşte yolda yanıma oturan bir kişi, laptopumu değiştirmeye beni ikna etti. hızlı seyahat olanaklarının zaten odaklanma zorluğu çeken bir çok kişiyi nasıl etkilediğini şu son üç cümle göstermiyor mu? daldan dala, tek kelime ile.... daha anlamlı paragraflarda görüşmek üzere.
tarım işçilerinin çocukları hk çalışmayı yorumladığım konuşmayı da ankara'da yaptım. olağan dışı koşullarda hayatlarını sürdüren, daha doğrusu hayatta kalan bir grup çocuk ve ailesinin hem bu zorluklara nasıl dayandığını, hem de insanların genel olarak zorluklara nasıl dayandıklarını ve çocukluktaki kırılma noktalarını ele aldığım konferanstan sonraki yolculuk her zamanki gibi ilginçti. istanbul'a dönüşte yolda yanıma oturan bir kişi, laptopumu değiştirmeye beni ikna etti. hızlı seyahat olanaklarının zaten odaklanma zorluğu çeken bir çok kişiyi nasıl etkilediğini şu son üç cümle göstermiyor mu? daldan dala, tek kelime ile.... daha anlamlı paragraflarda görüşmek üzere.
Sunday, September 11, 2011
ağır ol, kaplumbağa desinler
Geçen ay karayollarında geçirdiğim zaman boyunca, trafik akışının içinde taşıtlardan kaçamayarak canını kaybetmiş çok sayıda hayvan gördüm; kedi, horoz, tavşan, kirpi, yılan… Kaplumbağaların ise bir çok yerde durumu “kurtardıkları”na tanık oldum. Yavaş, ama çok yavaş ilerleyen kaplumbağa adeta yolda duran bir tümsek gibi algılanınca, kıymetli otomobillerini riske atmak istemeyen sürücüler, kaplumbağanın sağından ve solundan geçerek canını korumuş oluyorlar. Ağır olmanın faydası….
feysbuk tvitır
zaman değişti. ayak uyduralım mı, uydurmayalım mı? günümüz gençlerinin "kısa kes"meye, bir an evvel sadede (bu kelimeyi çoğu saadet ile karıştırsa da:) gelmeye meraklı olduğunu düşünenler çoğunlukta. eh, yazıp çizen birisi olarak, okurları bekletmeden yazılara kavuşturmak için yazılarımın "catchphrase"lerini feysbuk ya da tvitır ile vitrine koyuyorum. yazıların bütününün de okunması dileğiyle :)
Wednesday, August 31, 2011
bir insanın değeri
yokluk, değerin bilinmesini sağlayan bir araç sayılabilir mi? zihnimizin yokluğa (eksilme, tehlikeli yoksunluklar) duyarlılığının yüksek, kayıplara tahammülünün daha düşük olduğuna bakılırsa, "yokluk ile terbiye" arzu edilmeyen, ama etkili bir "eğitim" aracı. yokluk provaları, dinlerdeki oruç uygulamalarından tutun, hayatımız gerektirmediği halde icad ettiğimiz değişik zorluklara katlanma sporlarına dek genişletilebilir. değer bilmenin, ya da değerini anlamanın yolunu, "yokluk" düşüncesiyle öğrenmeye çalıştığımızda, sevdiğimiz birisini kaybetme olasılığını aklımıza getirdiğimizde, ortaya çıkan davranış bir "değer bilme" biçiminde olabilir. Bu değer bilmenin kalıcılığı ya da benimsenmişliğini belirleyen diğer etkenler nelerdir? sonsuza kadar birlikte olacağımızı varsaydığımız kişilerin öyle olmayabileceğini aklımıza getirmek, kaygılanmak, değer bilmenin anahtar duygusu mu?
cevap bana evetmiş gibi geliyor.
Tuesday, August 30, 2011
herkese bir ideal lazım
"yaşlılığımın en değerli olayı ise, hayalini kurduğum türkiye görme özürlüler kitaplığı'nın gerçekleşmesi ve benim her gün kitaplıkta geçirdiğim zaman". babamın Kör Uçuş kitabının duygusal yanına bakınca, hem insana hiç ağır gelmeyen bir gurur, hem derinliği belirsiz bir hüzün hissediyorum. babamın 70li yaşlarda elde ettiği dijital bilgiye erişim hakkını, kendisi gibi göremeyen başkalarının da kullanması için türgök adıyla bilinen kitaplığı kurmaya ömrünün son dönemini tek kelime ile adaması... ideallerin insan hayatındaki yerini anlamak için bir ders gibi.
Sunday, August 28, 2011
smurf
türkiye'de şirinler adı ile tanınan smurf (schtrumpf) canlılarının daha önceki isimlerini hatırlayan var mı? bir dönem mantar cüceleri, daha önce de tiroller olarak çizgi romanlarını farklı yerlerde okuduğumu hatırlıyorum. sonradan bu canlıların adı (bir tür komünal hayat yaşadıkları için de olabilir) "komünist"e çıktı; ama ben o kısmı kaçırmışım.
her neyse, özellikle ABD'de smurf'ün small men under red flag'in kısaltması gibi görülmesi bu imajın yayılmasını etkilemiş olabilir. öyleler ya da böyleler, sonuçta bir holivud kahramanı olmuş vaziyetteler. filmleri komik, sevimli, ve yüzeysel... gargamel'le aralarındaki düşmanlık bir yana, herhalde artık "dönek" olmuşlar!
her neyse, özellikle ABD'de smurf'ün small men under red flag'in kısaltması gibi görülmesi bu imajın yayılmasını etkilemiş olabilir. öyleler ya da böyleler, sonuçta bir holivud kahramanı olmuş vaziyetteler. filmleri komik, sevimli, ve yüzeysel... gargamel'le aralarındaki düşmanlık bir yana, herhalde artık "dönek" olmuşlar!
Friday, August 26, 2011
öne çıkmak...
kitapçıya gittiğimde babamın kitabının rafta nerede olduğuna bakarken ne kadar çok kitap olduğunu, arada kaybolup gitmenin ortada olmaktan çok daha kolay olduğunu bir anda farkettim. kendi kitaplarım için pek düşünmemiş olduğum bu durum, öne çıkanın ya da adı çok söylenenin "gerçek" sanıldığı dünyamızın özeti.
bir yandan da, kendi adım geçtiğinde "medyatik" diye dudak bükenlerin bir anlamda neye gıcık olduklarını, içi boş ama şişirilmiş sayısız öne çıkan ya da tutunandan birisi sanılmamam ya da sayılmamam için pek bir görünür sebep olmadığını düşündüm.
tabii, bu görüşü gazete köşesinden savuran birisine "önce kendine bak" dememek de zor:)
ağız dalaşı sevmesem de tartışmayı seven birisi olarak, başka bir laf yetiştirme biçimi arayıp bulmalıyım, böylesi durumlar için. ama bunlarla uğraşmayı da boş iş gören, kendi işime bakmayı tavsiye eden "iç sesime" kulak vermek en akıllıcası.
bir yandan da, kendi adım geçtiğinde "medyatik" diye dudak bükenlerin bir anlamda neye gıcık olduklarını, içi boş ama şişirilmiş sayısız öne çıkan ya da tutunandan birisi sanılmamam ya da sayılmamam için pek bir görünür sebep olmadığını düşündüm.
tabii, bu görüşü gazete köşesinden savuran birisine "önce kendine bak" dememek de zor:)
ağız dalaşı sevmesem de tartışmayı seven birisi olarak, başka bir laf yetiştirme biçimi arayıp bulmalıyım, böylesi durumlar için. ama bunlarla uğraşmayı da boş iş gören, kendi işime bakmayı tavsiye eden "iç sesime" kulak vermek en akıllıcası.
Friday, August 12, 2011
kör uçuş
Kitabın arka kapağı için hazırladığım yazı:
"Kör Uçuş’un yazarı Gültekin Yazgan’ın oğluyum. Bu kitap sayesinde, babamın körlüğün ve hayatın cilvelerinin ortaya çıkardığı “engelleri aşmış insan” olmanın ötesindeki iki önemli özelliğini fark ettim.
Aklının almadığı hiçbir şeyi reddetmeyen, aksine, ne olduğunu anlamak ve öğrenmek için peşine düşen bir merak. Bu merakı ateşleyip yaşatan, başladığı işi bitirmeye, sonuna kadar gitmeye olanak sağlayan tutkulu bağlılık.
Kör Uçuş’u okuyanların da kendilerindeki merak ve tutkuyu bulmak için güçlü bir istek duyacaklarını düşünüyorum."
Friday, June 10, 2011
benimle oynar mısın: faikbey, ortaçgil, barbur, müzik vd
müzik seven ama müzikten pek anlamayan birisi sayılırım. yine en sağlamı klasik müzik desem yalan olmaz; çocukluktan kalma, babamın mecburi kıldığı konser katılımları sonucunda elde edilmiş bir eğilim. popüler müziği pek çok kişi gibi ortaokuldan liseye geçişte dinlemeye başladım. bir çok saçma sapan "batılı" müzik grubunu ya da şarkıcıyı kendime sevdirmeye çalıştığım o dönemlerden elimde kalanlar yeter (neil young, donovan, the beatles, david bowie gibi). türkçe müzikte ise, hümeyra'nın kördüğüm'ünü annemin mırıldanmalarından, sessiz gemi'sini 4-A sınıfındaki kızların "höykürmelerinden", fikret kızılok, modern folk üçlüsü'nü de sağdan soldan duyarak öğrenmiştim. bülent ortaçgil ise müzik dinleme yaşantımabiraz farklı bir kanaldan girdi. faikbey'deki özlem apartmanında yedinci katta oturan iki kardeşten büyük olan (benim de abi dediğim yaştaydı, tahminen 1953-4 vs doğumlu) serdar'ın itü'den arkadaşı, "plak çıkartmış, misafirliğe gelmiş" şarkıcı. o dönem bir çok şarkıcı için olduğu gibi onun için de "bülent" adı ile yetiniliyordu ("şimdi bülent'ten dinliyoruz" gibi).
bu akşam olduğu gibi her bülent ortaçgil dinleyişimde aklıma gelen bu tanışıklık (daha doğrusu benim onu bildikliğim) acıklı bir öykü de içerir. yedinci kattaki serdar, sevdiğimiz, tatlı bakışlı, iyi huylu bir abi olarak hatırladığımız bülent'in arkadaşı, çok geçmeden bir otobüs kazasında ölür. o yıllarda hepimizin ana ulaşım aracı otobüslerden en emniyetlisi, en düzgünü sayılan V ile giderken. garip tesadüf, az kaza yapmakla bilinen aynı otobüslerden birisinde de emre'nin baldızı Soydan ölmüştür, bir ankara-istanbul yolculuğunda. bu olay da zincirleme aklıma gelir, ortaçgil dinlediğimde. çok genç yaşta, çok beyhude ölümler. her zaman hüzün veren, birinden bu yana en az 35 diğerinden ise neredeyse 30 yıl geçmiş olsa da, hayatımda çok yer kaplamış insanlar olmasa da, varlıklarını benimsediğim, yokluklarını yadırgadığım insanların acısını hissettiren ortaçgil şarkıları.
neyse, hatırlamak toptan bir unutmanın bir önceki adımı mı acaba, diye düşünüyorum, böyle zincirleme anılar çok uzak sayılacak bir geçmişten sökün ettiğinde.
ortaçgil bağlantısına en son eklenen bir zincir de, habertürk'te 2 dakikalık bir laf etmek için gittiğim bir programdaki diğer konuk olarak tanıyıp sonra da dinlediğim jehan barbur oldu.
gazetede hakkında iyi bir not görüp google'dan parçalarına ulaştığım günden birkaç gün sonra kendisine rastlamam bir yana, ortaçgil'e benzetilmesi de ilgimi pekiştirdi. benziyor mu, benzemiyor mu, eğer şarkılarındaki ve sözlerindeki kent ozanı izlerini esas alırsak, aynı yoldan olduklarını söyleyebilirim; çok merak ettiyseniz, kendi adıyla olan websitesinden kontrol edebilirsiniz :)
ama, tam da epeydir iyi bir ses ve şarkı dinlemediğimi düşünürken, bülent ortaçgil seven birisi olan bendenizin sınırlı klasik dışı müzik seçkisine dahil edebilmekten sevinmemi önemsedim.
açıkhava'dan bu gece bir daha oradaki bir konsere gitmeme yemini ederek ayrılırken, dünkü ada müzik şarkıcıları konserinde dinlediğim birsen tezer adlı şarkıcının da kulaklarımda iyi bir iz bıraktığını hatırladım. o da, meğerse, ortaçgil şarkılarının yolundan giden bir ses imiş.
hepsi internette var imiş, ve ben ilk defa duymuş imişim.
Tuesday, June 07, 2011
ıvır zıvır

ekteki ıvırzıvır nereden çıktı? birkaç yıl önce "maison" dergilerinden birisinden "sizin için önemli objeler" sayfasını hazırlama isteği gelmişti. olur deyip ektekilerin içinde olduğu bir grup "obje"yi seçmiştim. sayfaların taslakları elimde, ama nasıl yayımlandı, takip etmeye kalktığımda geç kaldım. sayfayı hazırlayanlar bile çoktan unutmuşlardı...
Thursday, May 26, 2011
Bir an önce büyümek
İlkokulda sınıf atlatılan, liseyi hazırlık okumadan bitirmeye göre tercih yapan, üniversitede yabancı dil öğrenme için önemli bir şans olan hazırlık sınıfını okumamayı isteyen, sonuçta hayata birkaç yıl önce başlayan genç arkadaşlarımı düşündüm. Bilinmez bir geleceği bir an evvel, iyi ya da kötü bir kesinliğe kavuşturma telaşıyla acele etmelerine diyecek bir şey yok. Yine de, genç olmanın fazla avantaj sayılmadığı durumlardan birisi olan doktorluk mesleğinin ilk yıllarını tipim sebebiyle tıfıl bir “çocuk” doktor olarak geçirmiş olan bendeniz bile, gençliği kurtulmaya çalışılınan bir dönem olarak göremiyorum. Çocuklarını bir an önce büyütmek isteyen anne-babaların çoğaldığı bir dünyada, bir an önce büyümek, çocuk ve genç olma hakkını kullanmamış olmak tavsiye olunmaz.
Genç göster, genç olmasan da
Gittiğim sabah televizyon programlarından birisinde, aynı zamanda çocukluk arkadaşım olan sağlıklı yaşam programının doktor sunucusu, yüzümdeki yaşlanma işaretlerine dikkatimi çekti. Kırışıklıklar, şişkinlikler, kolagen doku kayıpları vs… Arkadaşına kıyamayan bir arkadaşın refleksi ile “hemen düzeltebiliriz, bir hap, şuraya oraya dokunuşlar. On yaş birden genç görünürsün” dedi. Peki ama, 10 yaş daha genç görünürüm de 10 yaş daha genç olur muyum, diye aklımdan geçti. Kendisine söylemedim, tabii ki.
Sunday, May 22, 2011
bornova karneleri


karneler... çocukların notlarını beğenmediğim her seferinde kendi ortaokul karnelerimden elimde kalan bir iki tanesini çıkartıp bakmayı alışkanlık edindim. kendimi iyi olarak hatırladığım derslerden "o kadar" iyi olmayan notlar almış olduğumu görmek bir anlamda rahatlatıcı, çocuklara yüklenmemi azaltıyor. ama düşündüğüm ya da hatırladığım kadar başarılı olmadığımı görmek kendimle (daha doğrusu kafamdaki kendim imajımla) ilgili bir hayal kırıklığı da yaratmadı değil.
bedenden raporlu olup, dinbilgisinden 6/10 almam üzerinde ayrıca durulacak bir konu.
Saturday, May 21, 2011
bordo ceket

1960'ların sonunda kolej sınavları şimdiki anlamına erişmemişti. ama, eğitim konusunda hırslı sayılabilecek annebabamın bile kolej sınavlarına başvurmak aklına gelmiyordu. bırakın ders filan aldırtmayı. bir çok anne-baba da farklı değildi.
izmir'de o zamanki adıyla İzmir Koleji (Bornova Maarif Koleji adıyla da bilinirdi, son 30+ yıldır anadolu lisesi) sınavla girilen okullar kategorisinde önde yer alırdı. okulun varlığını öğrenmemin öyküsü basit: ilkokuldaki en yakın arkadaşım Uğur'un evine oynamaya gittiğimde, kapının hemen yanındaki vestiyerde asılı duran bordo ceket dikkatimi çekerdi. öyle süslü püslü bir çocuk olduğumdan değil, bir biçimde kalınca kumaşı (bir adı olsa gerek), bordo rengin şarabiliği, ve göğüs ceketindeki stilize İK yazısı (oğlu bizim okulda olan o dönemde tanınmış bir tasarımcı olarak bilinen Zühal Yorgancıoğlu'nun tasarladığı söylendi), hoşuma gitmişti.
bu detaylardan herhangi birisi önemli değildi, ama, her görüşümde ceketi giyesim gelirdi.
Ceket, Uğur'un abisi (eposta grubundaki duyurudan benden sadece 2 yaş büyük olduğunu anlıyorum) Ömer'indi.
Ceket, Uğur'un abisi (eposta grubundaki duyurudan benden sadece 2 yaş büyük olduğunu anlıyorum) Ömer'indi.
Bu ceket nerede giyiliyor, diye sorduğumda, "izmir koleji" cevabını alınca, bari ben de o okula gideyim, diyerek harekete geçtim. kemeraltı'nın arka sokaklarında bir yerdeki milli eğitim müdürlüğüne gidip başvuru evrakını aldığımı, sonra elimdeki evrakı okul müdürüne imzalatmak için geri dönüşte steyşın üçkuyular dolmuşundan cami sokağının köşesindeki inişimi hatırlıyorum.
hepsi bordo ceket yüzünden. 1970'de izmir koleji'ne girdikten sonra, ceketi bir ya da iki yıl giyebildim. galiba orta 2'de forma değişti; biz de lacivert ceket gri pantolon sistemine döndük.
ilk tanıdığım bordo ceketli kişi olan Ömer ise, birkaç gün önce bu dünyadan ayrıldı. son 40 yıldır görmediğim, ama güler yüzüyle hatırladığım bir "abi". tertemiz bir yüz.
bordo ceketinin beni soktuğu yolu hiç bilmedi, herhalde.
resimde izmir koleji'nin okul yolunun o zamanki hali.. şimdilerde ikea, forum vs gibi beton merkezlere verilmiş verimli toprakların arasından geçilip gidilen yoldan, geçip gitmişlere selam olsun.
hepsi bordo ceket yüzünden. 1970'de izmir koleji'ne girdikten sonra, ceketi bir ya da iki yıl giyebildim. galiba orta 2'de forma değişti; biz de lacivert ceket gri pantolon sistemine döndük.
ilk tanıdığım bordo ceketli kişi olan Ömer ise, birkaç gün önce bu dünyadan ayrıldı. son 40 yıldır görmediğim, ama güler yüzüyle hatırladığım bir "abi". tertemiz bir yüz.
bordo ceketinin beni soktuğu yolu hiç bilmedi, herhalde.
resimde izmir koleji'nin okul yolunun o zamanki hali.. şimdilerde ikea, forum vs gibi beton merkezlere verilmiş verimli toprakların arasından geçilip gidilen yoldan, geçip gitmişlere selam olsun.
Monday, May 16, 2011
konferans maceraları
konferans ve paneller için antalya'dan elazığ'a manisa'ya ve istanbul'da bir çok yere gitmek, konuşmalar için hazırlanmak yazma zamanından epeyce aldı.
konuşmaların iyi yanı, daha doğrusu en iyi yanı, düşündüklerim ve söylediklerime bir karşılık almak. salonda söylenenler, çıkış koridorunda ayaküzeri konuşulanlar, sonradan yazılanlar...
bazılarının görüntü kayıtlarını websitemden bulabilirsiniz. üstelik, izlemesi kolay olsun diye bölüm bölüm ayrılmış durumda.
her birinde görünüşte üç aşağı beş yukarı aynı şeyleri söylesem de, her seferinde aklımdakilerin değiştiğini fark ediyorum.
konferanslar sırasında çekilen fotoğraflar ve hatırladıklarımı da ayrı postlar şeklinde buraya koysam iyi olacak. zamanı geçmeden.
konuşmaların iyi yanı, daha doğrusu en iyi yanı, düşündüklerim ve söylediklerime bir karşılık almak. salonda söylenenler, çıkış koridorunda ayaküzeri konuşulanlar, sonradan yazılanlar...
bazılarının görüntü kayıtlarını websitemden bulabilirsiniz. üstelik, izlemesi kolay olsun diye bölüm bölüm ayrılmış durumda.
her birinde görünüşte üç aşağı beş yukarı aynı şeyleri söylesem de, her seferinde aklımdakilerin değiştiğini fark ediyorum.
konferanslar sırasında çekilen fotoğraflar ve hatırladıklarımı da ayrı postlar şeklinde buraya koysam iyi olacak. zamanı geçmeden.
facebook'a ara verdim
facebook hesabında (yankiyazgan.com) yönetim sorunları çıkınca, kapattım gitti. kullanmayı öğrenene kadar:)
twitter aç, facebook'da ol diyen genç dostlarımın bir de kurs vermeleri gerekiyor.
açınca söylerim.
twitter aç, facebook'da ol diyen genç dostlarımın bir de kurs vermeleri gerekiyor.
açınca söylerim.
Sunday, May 01, 2011
tekrar başlamak
anlamsız, bencilce sebeplerden dolayı "mahkeme kararı ile" yayımı kesilen blogspot türkiye'deki hayatına dönünce, ben de buraya eklemelere başladım.
arada facebook'a kişi olarak değil ama yankiyazgan.com "kurum"u olarak bir "fanpage" açtık. beslemesi zor bir alan oldu; ayrıntıları öğrenmek bir meseleymiş.
okunurluk konusu ise facebook'ta biraz daha ilginç; hızla "arkadaşlık" teklifleri geldi, ama ben arkadaşlıktan ziyade okurluk amaçlı kurduğum için fanpage özelliklerini takviye ettik.
"tavsiye et" komutu bekliyoruz:) facebook'tan website ve blog hareketlerini duyuracağım.
her neyse, işte geri dönüş noktasındayım. sevindiğimi söylemeliyim.
arada facebook'a kişi olarak değil ama yankiyazgan.com "kurum"u olarak bir "fanpage" açtık. beslemesi zor bir alan oldu; ayrıntıları öğrenmek bir meseleymiş.
okunurluk konusu ise facebook'ta biraz daha ilginç; hızla "arkadaşlık" teklifleri geldi, ama ben arkadaşlıktan ziyade okurluk amaçlı kurduğum için fanpage özelliklerini takviye ettik.
"tavsiye et" komutu bekliyoruz:) facebook'tan website ve blog hareketlerini duyuracağım.
her neyse, işte geri dönüş noktasındayım. sevindiğimi söylemeliyim.
Sunday, February 13, 2011
tam bir nefes alacakken
popüler içerikte veya bilimsel toplantılardaki konuşma trafiği biraz hafiflemişken eksiklerimi tamamlarım diye düşünürken sonunda gelip beni buldu, "grip". birkaç gündür sağdan soldan yoklamasını ciddiye almayıp, bütün bir cumartesiyi çalışmak yerine sokaklarda geçirmemin bedeli ağır oldu :)
Saturday, February 05, 2011
konuşma hazırlıkları
ocak ayı keyifli konuşmalar, etkin dinleyici katılımı olan seminer ve konferanslar ile geçti. konuşmalar vesilesiyle girdiğim etkileşimler bana çok şey kazandırıyor.
doktor olarak, neredeyse 28 yıldır, değişik sebeplerle ve yollardan bana, çalıştığım kurumlara gelmiş hastalarımın, ailelerinin gündelik sorunlarını, ciddi hastalıklarını ve bunların yarattığı dertleri dinlerken, anlamaya ve aşmalarına kılavuzluk yapmaya çalışırken öğrendiklerim mesleki birikimimin çok önemli bir kısmını oluşturuyor.
ancak son 15 yıldır konuşmacılıkla, belki 30 yıldır yazma çizme ile kendimi içinde bulduğum etkileşim evreni hem toplumsal hayatın bütününü görebilmeme, hem de hiç hesapta olmayan ama değeri eşsiz sayısız okur ve dinleyici geribildirimini almama olanak sağladı.
kişisel gelişimimdeki hiç değişmez kaynak ise okumak oldu, olmaya devam ediyor. 10 şubat'ta tedx diye bilinen konferans dizisinin türkiye versiyonunda yapacağım konuşmaya odaklanırken, okuduklarımdan çıkardığım notları yazdığım defterlere döndüm. ilk karşıma çıkan alıntı, "oğluma ahlak üzerine öğütler"den.
" Köle farelerle özgür aslanlar sorunudur bu; her iki hayvan türüne de ne denli saygı duysam da. Fare doğanla aslan doğan arasındaki bir numaralı fark: fare “ Başıma ne gelecek?” diye sorar, aslansa “Ne yapacağım?” diye. İki numaralı fark: fare kendini sevebilmek için başkalarını onu sevmeye zorlar, aslansa kendini sever, bu yüzden de başkalarını sevme yetisine sahiptir."
doktor olarak, neredeyse 28 yıldır, değişik sebeplerle ve yollardan bana, çalıştığım kurumlara gelmiş hastalarımın, ailelerinin gündelik sorunlarını, ciddi hastalıklarını ve bunların yarattığı dertleri dinlerken, anlamaya ve aşmalarına kılavuzluk yapmaya çalışırken öğrendiklerim mesleki birikimimin çok önemli bir kısmını oluşturuyor.
ancak son 15 yıldır konuşmacılıkla, belki 30 yıldır yazma çizme ile kendimi içinde bulduğum etkileşim evreni hem toplumsal hayatın bütününü görebilmeme, hem de hiç hesapta olmayan ama değeri eşsiz sayısız okur ve dinleyici geribildirimini almama olanak sağladı.
kişisel gelişimimdeki hiç değişmez kaynak ise okumak oldu, olmaya devam ediyor. 10 şubat'ta tedx diye bilinen konferans dizisinin türkiye versiyonunda yapacağım konuşmaya odaklanırken, okuduklarımdan çıkardığım notları yazdığım defterlere döndüm. ilk karşıma çıkan alıntı, "oğluma ahlak üzerine öğütler"den.
" Köle farelerle özgür aslanlar sorunudur bu; her iki hayvan türüne de ne denli saygı duysam da. Fare doğanla aslan doğan arasındaki bir numaralı fark: fare “ Başıma ne gelecek?” diye sorar, aslansa “Ne yapacağım?” diye. İki numaralı fark: fare kendini sevebilmek için başkalarını onu sevmeye zorlar, aslansa kendini sever, bu yüzden de başkalarını sevme yetisine sahiptir."
Friday, January 21, 2011
kötümser akıl, iyimser irade
son 2 hafta içinde konuşma ve toplantı trafiği yine hızlandı. bilimsel ya da meslek grupları ile buluşmalar her zaman öğretici, her zaman geliştirici.
okul konuşmalarımın sayısı ise, 15 yıl kadar önce ilk konuk konuşmacılık deneyimim olarak gittiğim okul olan eyüboğlu'ndan bu yana herhalde 100 özel ya da kamu okulunu geçmiştir. tıp fakültesinden, muayenehanemden, evimden ya da başka aktivitelerimden kalan sınırlı zamanı kullansam da, konuşmacılık "kariyeri" giderek daha çok keyif veren bir hal aldı.
hayatı geldiği gibi yaşarken hayattan öğrenme ve giderek hayatın gidişi üzerinde etki sağlama 'felsefe'sine uyan anlar sağladığı için belki de..
son 2 hafta içinde, istanbul'da küçük prens okulu, ankara'da odtü koleji beni konuk ettiler. moralimi düzelten, duruşları ile hayata olumlu bakmaya teşvik eden insanlara rastladım.
okullardan her zaman şikayet edecek bir şey buluruz. haklı ya da haksız... özel okullarda doğrudan para ilişkisi içinde olduğumuz durumlara özgü "tüketici bilincimiz" önplana geçer; şikayet katsayımız nedense artar. birden kıymetlenen paramızın hakkını almak isteriz.
bu nedenle duruşları bize ters gelen okulların (daha doğrusu kadrolarının) o duruşlarını sürdürmeleri pek kolay olmaz.
okullara ilişkin doğrudan bir yorum yazmak istemiyorum, haklarında olumlu izlenimlerimi yazamadığım diğer okullara haksızlık yapmak istemediğim için ayrıntıya giremeyeceğim.
Gramsci'nin tanımındaki "kötümser akıl, iyimser irade"ye uyan tutumları not düşmek istedim, yine de.
merak edenler, bu konuşmaların birisinin görüntü, ötekinin ses kaydını websitemde günün birinde yayımlayacağım.
okul konuşmalarımın sayısı ise, 15 yıl kadar önce ilk konuk konuşmacılık deneyimim olarak gittiğim okul olan eyüboğlu'ndan bu yana herhalde 100 özel ya da kamu okulunu geçmiştir. tıp fakültesinden, muayenehanemden, evimden ya da başka aktivitelerimden kalan sınırlı zamanı kullansam da, konuşmacılık "kariyeri" giderek daha çok keyif veren bir hal aldı.
hayatı geldiği gibi yaşarken hayattan öğrenme ve giderek hayatın gidişi üzerinde etki sağlama 'felsefe'sine uyan anlar sağladığı için belki de..
son 2 hafta içinde, istanbul'da küçük prens okulu, ankara'da odtü koleji beni konuk ettiler. moralimi düzelten, duruşları ile hayata olumlu bakmaya teşvik eden insanlara rastladım.
okullardan her zaman şikayet edecek bir şey buluruz. haklı ya da haksız... özel okullarda doğrudan para ilişkisi içinde olduğumuz durumlara özgü "tüketici bilincimiz" önplana geçer; şikayet katsayımız nedense artar. birden kıymetlenen paramızın hakkını almak isteriz.
bu nedenle duruşları bize ters gelen okulların (daha doğrusu kadrolarının) o duruşlarını sürdürmeleri pek kolay olmaz.
okullara ilişkin doğrudan bir yorum yazmak istemiyorum, haklarında olumlu izlenimlerimi yazamadığım diğer okullara haksızlık yapmak istemediğim için ayrıntıya giremeyeceğim.
Gramsci'nin tanımındaki "kötümser akıl, iyimser irade"ye uyan tutumları not düşmek istedim, yine de.
merak edenler, bu konuşmaların birisinin görüntü, ötekinin ses kaydını websitemde günün birinde yayımlayacağım.
Monday, December 20, 2010
açık arttırmadaki kitap ve bir okulun mezunu olmak

bir kaç yıl önce "çok satan" kitaplardan birisi olan KÇBB çıktığında, mezunu olduğum ankara fen liseliler balosundaki açık arttırmaya konsun diye bir kitabıma el yazısı ile eklemeler yapmıştım. sayfaların kopyalarını çıkartmış, ve her seferinde olduğu gibi, koyduğum yeri bulamamıştım. az önce buldum, kaybolmasınlar diye herkesin gözü önüne koyuyorum.
bir okulun mezunu olma kavramı üzerine daha uzunca yazabilirim. hele günümüzde her okulun camiası veya birbirlerine destek oluşu ile anıldığı bir zamanda, "kimsesiz" okullardan mezun olanlara nisbet yaparcasına çoğalan okul mezunlar gruplarına daha fazla değinmek şart. okullarımı, öğretmenlerimi, arkadaşlarımı sevdim, ama fanatiği olamadım. yine de destek olmayı çok önemli buluyorum. bunu sadece AFL için değil, BAL, Ege Tıp, Marmara Tıp, Yale Tıp/Child Study gibi tezgahından çıktığım her yer için söyleyebilirim.
Tuesday, December 07, 2010
coaching bilimsel bir zemine oturtulabilir mi?
İş dünyası, aile şirketleri, ekonomi ve psikoloji ilişkileri üzerine kafa yorduğumu web ve blogumda yazıp çizdiklerimden izliyor olabilirsiniz. Bu çerçevede psikoterapi, psikoloji ve psikiyatrinin kılavuzluk işlevini nasıl yerine getireceği üzerine beraberce uzun süreler kafa yorup işbirliği yaptığım üç Amerikalı meslekdaşımla birlikte “executive coaching” in (iş/kişisel) hayatımızdaki yeri ve etkisi üzerine bir panelde konuşacağız.
13 Aralık pazartesi günü saat 16’da Cibali’deki Kadir Has Ü kampüsünde yapacağımız bu toplantının temel sorusu “bilimsel temelli bir executive coaching nasıl olur ve neleri değiştirmesini bekleriz?” olacak.
Liderlik ve karar alma: “executive coaching” ne sağlayabilir?
Panel: Lawrence Vitulano (Yale), Carl Lejuez (U Maryland), Laura McPherson (U Maryland), Yankı Yazgan (Marmara/Yale)
Gün: 13 Aralık 2010, Pazartesi,
Saat: 16.00-18.00
Yer: Kadir Has Üniversitesi Cibali Kampüsü
Değişim ve gelişim süreçlerini yönetenlere karar alma ve liderlik alanlarında yol gösteren çok olmakla birlikte, bu tekniklerin sadece coach’un kişisel karizma ya da yeteneğine değil etkin, verimli ve bilimsel testlerden geçmiş yöntemlere dayalı olması beklenir. İş dünyasında ya da gündelik hayatta, tek başına ya da bir yönetim kurulunda ya da bir aile şirketinde kararlarımızı nasıl aldığımızı, nasıl hayata geçirdiğimizi neler belirler? Fikirlerimizi, ideallerimizi eylemlerimize nasıl daha iyi yansıtabiliriz? Değişimi sağlayan ana unsurlar nelerdir? Değişim unsurları nasıl harekete geçirilir? Bu ve benzeri soruya cevap arayan çalışmaları ortaklaşa yürüttüğümüz üç değerli psikolog ile beraber katılacağımız panelde, “executive coaching”in ve özellikle “behavioral activation” (harekete geçirme) tekniğinin liderlik ve karar alma süreçlerine etkisini ve katkısını tartışacak, sizlerden gelen soru ve yorumlarla görüşlerimizi beraberce geliştireceğiz.
Toplantı Türkiye Kurumsal Yönetim Derneği’nin organizasyon desteği, Kadir Has Üniversitesi’nin ev sahipliği ve konuklarımızın gönüllü katılımı ile gerçekleşmektedir.
Katılım ücretsizdir. Sunum İngilizce olacaktır. Soru-cevap bölümü dışında tercüme yapılmayacaktır.
Background summary:
Our work is focused on taking hard science findings and blending them into real world settings. Initial efforts have been focused on supplementing mental health efforts for individuals with significant and costly clinical concerns. We began to re-tool these innovative cognitive-behavioral approaches to fit the needs of high functioning individuals looking to improve their quality of life and job performance. Using behavioral activation as a framework, this approach involves helping individuals at all levels of life functioning consider how they can better identify their guiding life values, set effective objectives, and identify daily strategies to achieve these goals. This program is focused on providing structured opportunities to develop focus, resiliency and accountability that is targeted within the goals and needs of the particular individual and their performance setting. Just as it is applied to individuals, the approach also can be tailored to a focus on the functioning of organizations as a whole. Based on our experience in a variety of fields relating to growth and development of individuals seeking personal and professional advancement, and experience in techniques of behavioral interventions for change (such as Behavioral Activation), we hope to discuss executive development and leadership enhancement.
13 Aralık pazartesi günü saat 16’da Cibali’deki Kadir Has Ü kampüsünde yapacağımız bu toplantının temel sorusu “bilimsel temelli bir executive coaching nasıl olur ve neleri değiştirmesini bekleriz?” olacak.
Liderlik ve karar alma: “executive coaching” ne sağlayabilir?
Panel: Lawrence Vitulano (Yale), Carl Lejuez (U Maryland), Laura McPherson (U Maryland), Yankı Yazgan (Marmara/Yale)
Gün: 13 Aralık 2010, Pazartesi,
Saat: 16.00-18.00
Yer: Kadir Has Üniversitesi Cibali Kampüsü
Değişim ve gelişim süreçlerini yönetenlere karar alma ve liderlik alanlarında yol gösteren çok olmakla birlikte, bu tekniklerin sadece coach’un kişisel karizma ya da yeteneğine değil etkin, verimli ve bilimsel testlerden geçmiş yöntemlere dayalı olması beklenir. İş dünyasında ya da gündelik hayatta, tek başına ya da bir yönetim kurulunda ya da bir aile şirketinde kararlarımızı nasıl aldığımızı, nasıl hayata geçirdiğimizi neler belirler? Fikirlerimizi, ideallerimizi eylemlerimize nasıl daha iyi yansıtabiliriz? Değişimi sağlayan ana unsurlar nelerdir? Değişim unsurları nasıl harekete geçirilir? Bu ve benzeri soruya cevap arayan çalışmaları ortaklaşa yürüttüğümüz üç değerli psikolog ile beraber katılacağımız panelde, “executive coaching”in ve özellikle “behavioral activation” (harekete geçirme) tekniğinin liderlik ve karar alma süreçlerine etkisini ve katkısını tartışacak, sizlerden gelen soru ve yorumlarla görüşlerimizi beraberce geliştireceğiz.
Toplantı Türkiye Kurumsal Yönetim Derneği’nin organizasyon desteği, Kadir Has Üniversitesi’nin ev sahipliği ve konuklarımızın gönüllü katılımı ile gerçekleşmektedir.
Katılım ücretsizdir. Sunum İngilizce olacaktır. Soru-cevap bölümü dışında tercüme yapılmayacaktır.
Background summary:
Our work is focused on taking hard science findings and blending them into real world settings. Initial efforts have been focused on supplementing mental health efforts for individuals with significant and costly clinical concerns. We began to re-tool these innovative cognitive-behavioral approaches to fit the needs of high functioning individuals looking to improve their quality of life and job performance. Using behavioral activation as a framework, this approach involves helping individuals at all levels of life functioning consider how they can better identify their guiding life values, set effective objectives, and identify daily strategies to achieve these goals. This program is focused on providing structured opportunities to develop focus, resiliency and accountability that is targeted within the goals and needs of the particular individual and their performance setting. Just as it is applied to individuals, the approach also can be tailored to a focus on the functioning of organizations as a whole. Based on our experience in a variety of fields relating to growth and development of individuals seeking personal and professional advancement, and experience in techniques of behavioral interventions for change (such as Behavioral Activation), we hope to discuss executive development and leadership enhancement.
Monday, December 06, 2010
Kırıntıları toplarken: yeni kitap için önsöz

Sofradan kırıntı toplamayı severim. Ziyan olmasın diye mi, ya da bir kırıntıyı bile ziyan etmiyor olmaktan keyif aldığım için mi, belirsiz. Yemeklerin artanından yeni yemekler üretmeyi de severim. “Dünkü bamya” soslu spagettim meşhurdur; ançuvez ve peynir ilavesiyle farklılaştırılmış olsa da, aynı bamya varlığını başka bir tabakta sürdürür. Bir tür ölümsüzlük kazandırırım. Eski yazılarıma da ekmek kırıntısı ya da dünkü yemekten arta kalan gibi baktığımı söylediğimde, bir çok okur çöp torbasına atılacak ya da balkondan masa örtüsü ile beraber silkelenecek nitelikteki yazıları bu kitaba doldurduğumu düşünebilir. Yazıların layık oldukları yerin neresi olduğu tartışılabilir olmakla birlikte, bu eski hallerini sevdiğimi söylemeliyim.
Yıllardır psikiyatrlığını yaptığım, çocukluktan gençliğe geçmek üzere olan bir kişi, “Yankı bey, siz pek böyle şeylere kızmazsınız biliyorum, ama yine de nasıl söylesem bilemiyorum” diye söze başladı. Benden alışkın olduğu “hmmm” a benzeyen sesi duyunca devam etti; “ Siz niye yıllardır hep aynı kıyafetleri giyiyorsunuz, bunun psikolojik bir anlamı var mı?”. Düzeltmeliydim, aynı kıyafetler değil, aynı çizgide kıyafetler. Bu çizginin tutarlılığına sahip çıkarmışçasına, ve biraz amatörce, yanıtladım: “Bir anlamı var mı?”.
1980’lerde ve 1990’larda yazdığım yazıları (az sayıda 2000 ve 2001 tarihli olan da var), geçen yüzyılın hatta geçen binyılın yazıları olarak tanımlamak mümkün olsa da, yazıları okuduğunuzda göreceğiniz gibi, söylediklerim hep aynı. Kıyafetlerim gibi... Anlamlarının ise yıllar içinde değişmiş olabileceğine inanıyorum.
Düşünün, 1980’lere okulun sonuna yaklaşmış bir tıp öğrencisi olarak girmiş, sağlık ocağı doktoru, seyyar cerrrahi hastanenin tabip asteğmeni ve uzman olmak üzere bir psikiyatri asistanı olarak 1990’lara devam etmiştim. Hayatın en hızlı değiştiği dönem bu olmalı diye düşündüğüm o yıllardan kalan çizgilerden bu sayfaya aldığıma baktığımda,

mecburi hizmet yıllarının hiç bitmeyeceğini sandığım günlerden birisini hatırlarım. O sırada yazdıklarıma bir örnek arayanlar “stetoskop” yazısına (s.276) göz atmalılar. Askerlik yaptığım günlerde hazırladığım bir yılbaşı kartının çizgisinde görüldüğü gibi ayaklarımı tam nereye basacağımı bilemediğim, önünü göremez bir ruh halinde olduğum günlerdeki yazılarımın örneği ise, “Psikiyatri söyleminin burada ne işi var?” (s.327).
1990lar, ABD’de çalıştığım ve giderek çocuklara ve insan gelişimine odaklandığım, beyin bilimleri alanında elimi işin içine bizzat attığım, kendimi ilk kez (bilimde) içeriden birisi olarak görebildiğim bir dönemdi. Doksanların ikinci yarısı ise, tekrar Türkiye’de çalışmaya başladığım, aradaki 3-5 yılda Türkiye’nin cep telefonlu, internetli, televoleli çağa geçtiği ve toplumsal ve doğal felaketlerin birbiri ardına sıralandığı yıllar. O yılların etkisi, önce daha az yazmak (bilimsel makalelere ağırlık verdiğim için), sonra bir süre hiç yazmamak veya daha yüzeysel yazılarla (buna da dönem etkisi diyelim) yetinmek oldu. Ne zaman ki 1999’un sarsıntıları geldi, sonrasında yazma ve söyleme ihtiyacım tekrar kendini gösterdi.
Söz Uçmuş Yazı Kalmış’ta 3 (alt)kitap var. İlk (alt)kitabı, ilk göz ağrım Labirent Yolculukları’ndan seçilmiş yazılar oluşturuyor. İkinci (alt)kitap ise, yazılarının yarısını kesin ihraç ettiğim “meçhul kitap” Devlet Baba Tabiat Ana’nın kırıntılarını içeriyor. Her iki (alt)kitaptaki yazılara bugünden baktığımda düşündüklerimi ve hatırladıklarımı sayfalara iliştirilmiş kutucuklar içinde (“yeni baskıya notlar”) okuyabilirsiniz. Kitapsız yazılar adlı üçüncü (alt) kitapta 1980’ler ağırlıklı ve hakikaten kitapsız kalmış yazılardan bazılarını bulacaksınız. Bu bölüm yazdıklarımdan geçmişten bugüne değişmeyenleri bugünün perspektifi ile yansıtmayı diğerlerinden biraz daha iyi beceriyor!
Bu kitabın benim için duygusal anlamı da güçlü. Geçen yüzyıldan kalma yazılar desem yalan olmayacak kadar uzakta gözüken, ama bugünkülerden temelli bir fark göstermeyen yazılarımı okurken hissettiklerimde bir geçmiş özlemi sezilebilir. Yedi yaşındakilerin 5 yaşındaykenki hayatlarını özledikleri bir dünyada, bu bana çok görülmemeli. Kitap olarak yayımlandıklarında, sonraki kitaplarımdakilerin mazhar oldukları alâkayı bulamamış olmalarının verdiği burukluğu ve borçluluğu da bir kenara atamıyorum (mesela, LY, 20 yılda 2000 adet).
Ziyan olmalarına içim razı olmamasını sofradaki ekmek kırıntılarına gösterdiğim özen ve sevecenlikten ayırd edemeyebilirsiniz, zaten iki davranış da aynı beyin mekanizmalarının ve aynı ruh durumunun ürünü. Şimdilerde genç olmuş çocuk hastamın dediği gibi, “hep aynı şeyleri giyiyor”, hep aynı şeyleri yazıyorum. Her seferinde farklı yazmaya çalıştığım aynı şeyler: beyin bilimleri, psikopatoloji, gündelik hayat ve davranış bilimlerinin kesişim kümesinde kalanlar.
Kırıntı toplamam sadece ekmekler ziyan olmasın diye değil. Kırıntıları toplayıp ağzıma atmayı seviyorum.
Umarım, kitabımı severek okursunuz.
Yıllardır psikiyatrlığını yaptığım, çocukluktan gençliğe geçmek üzere olan bir kişi, “Yankı bey, siz pek böyle şeylere kızmazsınız biliyorum, ama yine de nasıl söylesem bilemiyorum” diye söze başladı. Benden alışkın olduğu “hmmm” a benzeyen sesi duyunca devam etti; “ Siz niye yıllardır hep aynı kıyafetleri giyiyorsunuz, bunun psikolojik bir anlamı var mı?”. Düzeltmeliydim, aynı kıyafetler değil, aynı çizgide kıyafetler. Bu çizginin tutarlılığına sahip çıkarmışçasına, ve biraz amatörce, yanıtladım: “Bir anlamı var mı?”.
1980’lerde ve 1990’larda yazdığım yazıları (az sayıda 2000 ve 2001 tarihli olan da var), geçen yüzyılın hatta geçen binyılın yazıları olarak tanımlamak mümkün olsa da, yazıları okuduğunuzda göreceğiniz gibi, söylediklerim hep aynı. Kıyafetlerim gibi... Anlamlarının ise yıllar içinde değişmiş olabileceğine inanıyorum.
Düşünün, 1980’lere okulun sonuna yaklaşmış bir tıp öğrencisi olarak girmiş, sağlık ocağı doktoru, seyyar cerrrahi hastanenin tabip asteğmeni ve uzman olmak üzere bir psikiyatri asistanı olarak 1990’lara devam etmiştim. Hayatın en hızlı değiştiği dönem bu olmalı diye düşündüğüm o yıllardan kalan çizgilerden bu sayfaya aldığıma baktığımda,

mecburi hizmet yıllarının hiç bitmeyeceğini sandığım günlerden birisini hatırlarım. O sırada yazdıklarıma bir örnek arayanlar “stetoskop” yazısına (s.276) göz atmalılar. Askerlik yaptığım günlerde hazırladığım bir yılbaşı kartının çizgisinde görüldüğü gibi ayaklarımı tam nereye basacağımı bilemediğim, önünü göremez bir ruh halinde olduğum günlerdeki yazılarımın örneği ise, “Psikiyatri söyleminin burada ne işi var?” (s.327).
1990lar, ABD’de çalıştığım ve giderek çocuklara ve insan gelişimine odaklandığım, beyin bilimleri alanında elimi işin içine bizzat attığım, kendimi ilk kez (bilimde) içeriden birisi olarak görebildiğim bir dönemdi. Doksanların ikinci yarısı ise, tekrar Türkiye’de çalışmaya başladığım, aradaki 3-5 yılda Türkiye’nin cep telefonlu, internetli, televoleli çağa geçtiği ve toplumsal ve doğal felaketlerin birbiri ardına sıralandığı yıllar. O yılların etkisi, önce daha az yazmak (bilimsel makalelere ağırlık verdiğim için), sonra bir süre hiç yazmamak veya daha yüzeysel yazılarla (buna da dönem etkisi diyelim) yetinmek oldu. Ne zaman ki 1999’un sarsıntıları geldi, sonrasında yazma ve söyleme ihtiyacım tekrar kendini gösterdi.
Söz Uçmuş Yazı Kalmış’ta 3 (alt)kitap var. İlk (alt)kitabı, ilk göz ağrım Labirent Yolculukları’ndan seçilmiş yazılar oluşturuyor. İkinci (alt)kitap ise, yazılarının yarısını kesin ihraç ettiğim “meçhul kitap” Devlet Baba Tabiat Ana’nın kırıntılarını içeriyor. Her iki (alt)kitaptaki yazılara bugünden baktığımda düşündüklerimi ve hatırladıklarımı sayfalara iliştirilmiş kutucuklar içinde (“yeni baskıya notlar”) okuyabilirsiniz. Kitapsız yazılar adlı üçüncü (alt) kitapta 1980’ler ağırlıklı ve hakikaten kitapsız kalmış yazılardan bazılarını bulacaksınız. Bu bölüm yazdıklarımdan geçmişten bugüne değişmeyenleri bugünün perspektifi ile yansıtmayı diğerlerinden biraz daha iyi beceriyor!
Bu kitabın benim için duygusal anlamı da güçlü. Geçen yüzyıldan kalma yazılar desem yalan olmayacak kadar uzakta gözüken, ama bugünkülerden temelli bir fark göstermeyen yazılarımı okurken hissettiklerimde bir geçmiş özlemi sezilebilir. Yedi yaşındakilerin 5 yaşındaykenki hayatlarını özledikleri bir dünyada, bu bana çok görülmemeli. Kitap olarak yayımlandıklarında, sonraki kitaplarımdakilerin mazhar oldukları alâkayı bulamamış olmalarının verdiği burukluğu ve borçluluğu da bir kenara atamıyorum (mesela, LY, 20 yılda 2000 adet).
Ziyan olmalarına içim razı olmamasını sofradaki ekmek kırıntılarına gösterdiğim özen ve sevecenlikten ayırd edemeyebilirsiniz, zaten iki davranış da aynı beyin mekanizmalarının ve aynı ruh durumunun ürünü. Şimdilerde genç olmuş çocuk hastamın dediği gibi, “hep aynı şeyleri giyiyor”, hep aynı şeyleri yazıyorum. Her seferinde farklı yazmaya çalıştığım aynı şeyler: beyin bilimleri, psikopatoloji, gündelik hayat ve davranış bilimlerinin kesişim kümesinde kalanlar.
Kırıntı toplamam sadece ekmekler ziyan olmasın diye değil. Kırıntıları toplayıp ağzıma atmayı seviyorum.
Umarım, kitabımı severek okursunuz.
palimsest kitap
yeni kitabım "Söz UçmuşYazı Kalmış"ın editörlüğünü yapan Handan Akdemir, arka kapak için hazırladığı yazıda kitabı bir palimsest olarak tanımlamış. ingilizce yazılışıyla "palimpsest", tam kelime anlamı ile: "A palimpsest is a manuscript page from a scroll or book from which the text has been scraped off and which can be used again", bir parşömen kağıdı, üzerindeki tabakalar kazınıp başka bir yazma amacıyla tekrar kullanılabilen anlamına. Tarihçilere bakarsanız, "the way people experience times, that is, as a layering of present experiences over faded pasts", zamanın algılanışına ilişkin bir benzetme, eskiler, geçmiş soldukça ve soluklaştıkça, yenilerin solanların üzerine yeni bir tabaka halinde eklenmesi gibi bir durum. bu palimsest tanımının nereden geldiğini anlayabilmeniz için, kitabın önsözünü blogumdaki bir üst postta okuyabilirsiniz.
Tuesday, November 30, 2010
akıllı tahta
bazı okullarımızda akıllı tahtalarımız var. eğitim yöneticileri bunu şişinecek böbürlenecek bir durum olarak görüyorlar. hiç olmazsa, "tahtalar akıllı" diye biraz rahatlayabilir miyiz acaba?
iltifat ise marifetim ne?
aşağıdaki alıntılar bana son bir iki hafta içinde gelen emaillerden: üzülsem mi, sevinsem mi, bilemediğim türden ruh hallerine girdiğim durumlardan
....Yine bu kitap (onlar benim kahramanlarım, doğan cüceloğlu, yy notu)sayesinde Yankı Yazgan hakkında edinmiş olduğum bir ön yargıdan kurtuldum.Gerek medya gerekse tv'lerden edindiğim izlenimler ile Yankı Yazgan'ı kalburüstü bir ailenin okumuş ve kolay başarıya ulaşmış bir bireyi olarak yine ailesinin sayesinde medyatik olan bir oğlu olarak kafama yazmıştım. Oysaki görüntüye bakarak ön yargıda bulunmamak gerekirmiş...
.... 20 yıldır Epilepsi ile uğraşan bir anneyim dolayısıyla hastane-doktor serüvenim 20 yıldır devam etmekte. Sizin isminizi ve çalışmalarınızı bugüne dek çok duydum fakat açık konuşmak gerekirse bu popüler hayatın içinde önyargılarım vardı size dair ta ki BirGün gazetesinde yazılarınızı görene dek... Sizden isteğim, meşguliyetiniz nedir bilemiyorum fakat bu konuyla ilgilenirseniz çocuğumla size gereksinim duymaktayım....
....Yine bu kitap (onlar benim kahramanlarım, doğan cüceloğlu, yy notu)sayesinde Yankı Yazgan hakkında edinmiş olduğum bir ön yargıdan kurtuldum.Gerek medya gerekse tv'lerden edindiğim izlenimler ile Yankı Yazgan'ı kalburüstü bir ailenin okumuş ve kolay başarıya ulaşmış bir bireyi olarak yine ailesinin sayesinde medyatik olan bir oğlu olarak kafama yazmıştım. Oysaki görüntüye bakarak ön yargıda bulunmamak gerekirmiş...
.... 20 yıldır Epilepsi ile uğraşan bir anneyim dolayısıyla hastane-doktor serüvenim 20 yıldır devam etmekte. Sizin isminizi ve çalışmalarınızı bugüne dek çok duydum fakat açık konuşmak gerekirse bu popüler hayatın içinde önyargılarım vardı size dair ta ki BirGün gazetesinde yazılarınızı görene dek... Sizden isteğim, meşguliyetiniz nedir bilemiyorum fakat bu konuyla ilgilenirseniz çocuğumla size gereksinim duymaktayım....
Sunday, November 21, 2010
TV macerası 2: aklayıcı olmak istemedim
Bir TV programına davet edildiğimde yanımda kim vardır vs sormak adetim pek yoktur. Bunu sormayı da ayıp saydığım için biraz. Misafirliğie gideceğinizde (bu misafirlik kelimesi de ne kadar yaşlı işi kaçtı değil mi?) başka kim geliyor merak etseniz bile sormamak gibi...
Bu huyum birkaç kez geri tepti; örneğin, bir keresinde susmak bilmeyen ve açıkçası bilimden ve mantıktan yoksun bir şekilde konuşarak birbirleriyle kapışan benden yaşça büyük iki psikiyatrın arasında kalmıştım. Okan Bayülgen’in programıydı; ne söyleyeceğimi bilemeyip de sustuğumda, program aralarında OB, bazen abi, bazen hocam öntakısıyla, konuşma aralarına atlamam gerektiğini, yoksa bana söz gelmeyeceğini hatırlatmıştı. Aynı programda yine psikologlar hakkında atma tutma olmuş
Tam o noktada bir türlü söz alamadığım için program boyuncaki küskünümsü suskunluğumu tek bozma girişimim bvaşarısız, psikolog meslekdaşlar (pek de ihtiyaçları olmayan) savunmamdan yoksun kalmışlardı.
Bayramdan önceki gün yılda bir iki kez konuk olduğum, aklıbaşında nadir programlardan birisine “katılırım elbette” diye cevap yollamştım. Gel gör ki, bu sefer, hangi nedenle bilmem, belki programanında karşılaşırsam neler yapabileceğimin öngörüsüyle, programa davetli olan diğer kişinin adını da bildrdiler.
Program bir tartışma ya da farklı görüşlerin seslendirilmesiprogramı olsaydı, müthiş bir fırsat olacaktı. Ama kardeşlik ve dostluk günü olan bayramlarda, televizyon ekranında anlamadığı kounlarda kitaplar yazan ve topluma kulağa hoş gelen ama hem uzmanlık alanı olmayan çocuk ruh sağlığı ve bozuklukları alannda ahkam kesip, hem de annelerin çocuklarını ihmal ediyor olabilecekleri çıkış noktasından “çalışan” bir doktorla bayram şekerleri gibi oturamayacağım aşikardı. Programcılar, “o varsa ben yokum” mesajımı memnuniyetle alıp, yollarına devam ettiler. Vebali boyunlarına, desem fazla mı kurban bayramı kokar ?
Profesör ve doktor ünvanlı olması sebebiyle yaptığı iş iyice kabul edilmez olan hanımın yanında gülümseyen bir yüz ifadesiyle görünerek ya da tatlı tatlı çocuklarımızın hali ne olacak tartışması yaparak aklayıcısı olmaktan kurtuldum diye sevindim. Ama, ne yalan söyleyeyim, bayram mayram demeyip bilimden nasibini almamış saçma sapan (ama kulağa hoş geldiği inkar edilemez) fikirlerini deşifre edip televizyonda haddini bildirme fırsatını kaçırdım diye de üzülmedim dersem yalan olur.
Her zaman bu kadar keskin olmadığımı yakın okurlar bilirler, bu sefer beni bu kadar öfkelendiren ne? Sahtekarların, sahtekar olduklarını unutup kendi palavralarına inanmaları, ve bu inanmışlıkları ile saf olanları da inandırmaları mı? Bu durumu seyretmek zorunda kalmak, bir şey yapamamak mı? Öfke, acizlik ve haksızlık karşısında hissettiğimiz duygu değil mi? Öfke ile yol almanın mümkün olmadığını söyleyip duran ben değil miyim?
Bu huyum birkaç kez geri tepti; örneğin, bir keresinde susmak bilmeyen ve açıkçası bilimden ve mantıktan yoksun bir şekilde konuşarak birbirleriyle kapışan benden yaşça büyük iki psikiyatrın arasında kalmıştım. Okan Bayülgen’in programıydı; ne söyleyeceğimi bilemeyip de sustuğumda, program aralarında OB, bazen abi, bazen hocam öntakısıyla, konuşma aralarına atlamam gerektiğini, yoksa bana söz gelmeyeceğini hatırlatmıştı. Aynı programda yine psikologlar hakkında atma tutma olmuş
Tam o noktada bir türlü söz alamadığım için program boyuncaki küskünümsü suskunluğumu tek bozma girişimim bvaşarısız, psikolog meslekdaşlar (pek de ihtiyaçları olmayan) savunmamdan yoksun kalmışlardı.
Bayramdan önceki gün yılda bir iki kez konuk olduğum, aklıbaşında nadir programlardan birisine “katılırım elbette” diye cevap yollamştım. Gel gör ki, bu sefer, hangi nedenle bilmem, belki programanında karşılaşırsam neler yapabileceğimin öngörüsüyle, programa davetli olan diğer kişinin adını da bildrdiler.
Program bir tartışma ya da farklı görüşlerin seslendirilmesiprogramı olsaydı, müthiş bir fırsat olacaktı. Ama kardeşlik ve dostluk günü olan bayramlarda, televizyon ekranında anlamadığı kounlarda kitaplar yazan ve topluma kulağa hoş gelen ama hem uzmanlık alanı olmayan çocuk ruh sağlığı ve bozuklukları alannda ahkam kesip, hem de annelerin çocuklarını ihmal ediyor olabilecekleri çıkış noktasından “çalışan” bir doktorla bayram şekerleri gibi oturamayacağım aşikardı. Programcılar, “o varsa ben yokum” mesajımı memnuniyetle alıp, yollarına devam ettiler. Vebali boyunlarına, desem fazla mı kurban bayramı kokar ?
Profesör ve doktor ünvanlı olması sebebiyle yaptığı iş iyice kabul edilmez olan hanımın yanında gülümseyen bir yüz ifadesiyle görünerek ya da tatlı tatlı çocuklarımızın hali ne olacak tartışması yaparak aklayıcısı olmaktan kurtuldum diye sevindim. Ama, ne yalan söyleyeyim, bayram mayram demeyip bilimden nasibini almamış saçma sapan (ama kulağa hoş geldiği inkar edilemez) fikirlerini deşifre edip televizyonda haddini bildirme fırsatını kaçırdım diye de üzülmedim dersem yalan olur.
Her zaman bu kadar keskin olmadığımı yakın okurlar bilirler, bu sefer beni bu kadar öfkelendiren ne? Sahtekarların, sahtekar olduklarını unutup kendi palavralarına inanmaları, ve bu inanmışlıkları ile saf olanları da inandırmaları mı? Bu durumu seyretmek zorunda kalmak, bir şey yapamamak mı? Öfke, acizlik ve haksızlık karşısında hissettiğimiz duygu değil mi? Öfke ile yol almanın mümkün olmadığını söyleyip duran ben değil miyim?
TV macerası 1: gıcıklık parayla değil ya
bir kaç ay önce davet edildiğim bir başka TV programında (genel olrk yayın çizgisini beğendiğim bir programdı, ama o gün "bana alışık olmayan" bir sunucu vardı), gençlerin neden böyle olduğundan şikayet eden annebabaların kendilerinin köşe dönme ve kolay zahmetsiz yoldan para kazanma kültürünün ne kadar parçası olduklarını düşünmeleri gerektiğini söylediğimde, sunucu renkten renge girmeye başladı. bana tersçe bakmakla kalmadı, ben ayrılıp giderken rahatlamanın rehaveti ile güle güle bile diyemedi.
Çok mu radikal kaçıyorum, sahici bir radikal olmadığım kesin de, radikal mi davranıyorum,kesip atıcı anlamda...? Yoksa, giderek sinirli bir orta yaşlı adam rolüne mi giriyorum? Hiperrasyonel,saçmalamaya karşı toleranssız... bu orta yaşın bir fenomeni değil aslında, orta okul ya da lise yıllarımda ağzımdan en sık çıkan laflardan birisinin “saçmalama” olduğunu hatırlarsak...
kibar kibar, "gençlere daha çok sevgi verelim", ya da "hayat hepimizi o kadar çok yoruyor ki, başkasına verecek bir şey kalmıyor" gibi genelgeçer ve buram buram empati kokan mesajlar vermekten ve psikolojik top çevirme yöntemleri ile ne olduğu belirsiz, karaktersiz bir "iz bırakmak"tan oluşan medyatikliğin bu sırlarını uygulamama tercihim, galiba ve galiba, sinir bozucu bulunabiliyor.
hak vermemek mümkün değil.
Çok mu radikal kaçıyorum, sahici bir radikal olmadığım kesin de, radikal mi davranıyorum,kesip atıcı anlamda...? Yoksa, giderek sinirli bir orta yaşlı adam rolüne mi giriyorum? Hiperrasyonel,saçmalamaya karşı toleranssız... bu orta yaşın bir fenomeni değil aslında, orta okul ya da lise yıllarımda ağzımdan en sık çıkan laflardan birisinin “saçmalama” olduğunu hatırlarsak...
kibar kibar, "gençlere daha çok sevgi verelim", ya da "hayat hepimizi o kadar çok yoruyor ki, başkasına verecek bir şey kalmıyor" gibi genelgeçer ve buram buram empati kokan mesajlar vermekten ve psikolojik top çevirme yöntemleri ile ne olduğu belirsiz, karaktersiz bir "iz bırakmak"tan oluşan medyatikliğin bu sırlarını uygulamama tercihim, galiba ve galiba, sinir bozucu bulunabiliyor.
hak vermemek mümkün değil.
Wednesday, November 17, 2010
sadece benim için
Ağustos ayında dostum ve hocam Jim Leckman (yazılarımda zaman zaman ismi geçen, çok önem verdiğim bir insan) çok sevdiği İstanbul'a gelmişti. birlikte gezip tozma yanısıra, zor vakalar hk da konuştuk. Bu çocuklardan birisini beraberce görüp, hayatını nasıl kolaylaştırırız diye düşündüğümüz bir sabah saatinde, tiklerini bir türlü kontrol edemediğimiz bu çocukla uzunca konuştuk. konuşmanın sonunda çocuğa "ne dersin, dr leckman'a sen bir soru sormak ister misin, son söz olrk?" dediğimizde, çocuk, daha doğrusu delikanlılığa geçmekte olan şirin ergenin sözü ne oldu? "sorun ona, amerika'dan sadece beni görmek için mi gelmiş?" ne tiklerinin ne zaman kaybolacağı, ne tikleri için mucizevi bir tedavinin varolup olmadığı değildi onun için önemli olan. kendisini karşısındakinin ne kadar önemsediğini anlamak, daha doğrusu kendisini önemsetmiş hissedişinin bir tesadüf olup olmadığından, "amerikal" başta olmak üzere bizler için ne kadar önemli olduğundan emin olmaktan başka hiç bir şey önem taşımıyordu.
psikiyatrinin diğertıp dallarının farketmediği bazı insani gerçekleri görmemizi sağlaması bile bu mesleğin zorluklarına değmez mi?
fotoğrafta tıp fakültesi hastanesindeki sevgili asistanlarım, ziyaretçi ve stajyer öğrenciler, jim ve bendeniz var.
bu arada, jim leckman ile istanbul gezilerimden bahseden bir yazımda, 4-5 yıl önce yayımlandığında, jim'in benim istanbul'a ilişkin tahlillerimi (istanbul'u değişik mizaç özellikleri olan bir insanmışcasına tanımlamış, bir tür "analiz" yapmıştım) değerlendirip beni denetlediğini (psikoterapi jargonundaki süpervizyonun türkçe karşılığı) yazmıştım. bu yazıyı okuyup da yanki yazgan koca profesör olmuş halâ jimleckman'a denetletme ihtiyacı hissediyor, diye yazan, iletişim, nlp ve her şey uzmanı bir kişinin yazısına google'daki taramalardan birisinde rastlamıştım. şimdi jim'e sayısız kendimi denetlettirtmelerimi nasıl açıklasam, işi bir türlü öğrenemedim, aman benden uzak durun mu, desem. cehalet ile görgüzülük bir araya gelince, böyle oluyor demek ki...
kendi bilgi ve uygulamalarımızı başkalarının, yetkin saydığımız kişilerin ("peer review" ya da supervision) denetimine açmak, böyle insanların çevremizde olması ne büyük şans. aynı gelenekle başkalarına bu denetim desteğini sunmak da öyle...
tıpkı tiklerini unutup, kendine verilen önemin sahici olup olmadığından emin olmak isteyen ergen hastamız gibi, denetlenmeye değer görüldüğüme sevinerek tamamlamıştım o günü.
yolculukta "the naive and the sentimentalist" olmak
son iki aydır, konferans vermek, konferans dinlemek, yeni şeyler öğrenmek, bazen öğretmek amacıyla İstanbuldan sıkça uzak kaldım. bir süre sonra zor gelebilen bu yolculukların en sevdiğim yanı kitapçılardaki gezinti kısmı. 15 gün önceki ABD gezisinde tam Harvard College kampüsünün karşısındaki kitapçının vitrininde Orhan Pamuk'un 2009'da yaptığı dizi konuşmaların metinlerinden oluşma "the naive and the sentimentalist novelist" kitabını gördüğümde, madalya töreninde istiklal marsini duymaya benzer bir “kinship” hissi ile desteklenen bir duyguya kapildim; neredeyse biyolojik; “gögüs kabartan” cinsten; dönerin ya da dolmates’in “aslinda türk” hatta “bizim” oldugunu olur a söylersek hissedecegimiz cinsten bu duyguyu elitler ve modernler olarak banal bulma egilimini tasisak da, çok sahici bir duygu oldugunu teslim etmek lazim.
South station-penn station arasindaki yolda kitabi gözden gecirme firsati buldum; “visual to verbal” (görselden sözele) ve “words mobilizing visual imagination” (kelimelerin harekete geçirdiği görsel hayal gücü) konusu kitabin benim için etkili kismi.
Beyinin içindeki "cross modal associations" (algı sistemleri arasındaki bağdaştırma ve geçişler)dokunmanin görmeye transferi ile baslar (ekmeğin taze olduğunu dokunmadan anladigimizdaki gibi; ama nedense elle söyle bir yoklama ihtiyaci duyariz; ya da cürük meyveyi gördüğümüzde tadini bile hissedebiliriz).. bunun en aşırı formu "synesthesia" diye bilinen bir hissi başka bir hisle algılamak (Sacks'ın kitabının adındaki "sesleri görmek" gibi)
Gerçek ve hayali olan arasindaki karşıtlık üzerinde duran bölümler de güzel. özellikle bu sınırların devamli kaydigi, ve bir belirsizlikten (uncertainty) ziyade muğlaklığın (ambiguity) ortaya ciktigi romanlarin cazibesi başka. Zihnimizin yasayip yasamadigmizi test etmek için kullandigina benzer bir mekanizmayi harekete geçirerek, dikkat ve vigilancei canli tutmak gibi bir etkisi var.
kitapta, Schiller'in şairler için yaptığı sınıflandırmadan ödünç alınıp romancılara uygulanmış olan naif (içinden geldiği gibi, bir tür yontulma gereksinimi ve gereği olmadan) ile sentimental (almanca'da akla ve düşünmeye dayalı gibi bir anlam taşımakla birlikte, bu biçimde öevrilince hissi anlamını taşısa da, kullanımındaki kasıt almancasında olduğu gibi bir sisteme dayanarak) yazma biçimlerini tanımlayan Pamuk, romancının bu iki sistemi bileştirme çabasının önemli olduğunu belirtmiş.
Benim de tam tanı süreçleri hk bir yazı hazırlamam gereken döneme denk düşen bu kesişim sayesinde, tanıya naif ve sentimentalische yaklaşımın nasıl birbiriyle uzlaştırılabileceğinden basheden bir makaleyi hazırladım. birkaç ay içinde yayımlandıktan sonra Türkçesini de hazırlayıp, okurlarla paylaşacağım.
sonradan bu ikilemin neden bu kadar yakın geldiğini düşündüğümde, kendi kitaplarımda yaptığım kalp/beyin ya da akıl/duygu "klişe" ayrımlarının o kadar da klişe olmadığını, yüzlerce yıldır devam eden bir kategori üzerinden düşünmenin bazen verimli bir araç olabileceği sonucuna vardım. aferin bana:)
South station-penn station arasindaki yolda kitabi gözden gecirme firsati buldum; “visual to verbal” (görselden sözele) ve “words mobilizing visual imagination” (kelimelerin harekete geçirdiği görsel hayal gücü) konusu kitabin benim için etkili kismi.
Beyinin içindeki "cross modal associations" (algı sistemleri arasındaki bağdaştırma ve geçişler)dokunmanin görmeye transferi ile baslar (ekmeğin taze olduğunu dokunmadan anladigimizdaki gibi; ama nedense elle söyle bir yoklama ihtiyaci duyariz; ya da cürük meyveyi gördüğümüzde tadini bile hissedebiliriz).. bunun en aşırı formu "synesthesia" diye bilinen bir hissi başka bir hisle algılamak (Sacks'ın kitabının adındaki "sesleri görmek" gibi)
Gerçek ve hayali olan arasindaki karşıtlık üzerinde duran bölümler de güzel. özellikle bu sınırların devamli kaydigi, ve bir belirsizlikten (uncertainty) ziyade muğlaklığın (ambiguity) ortaya ciktigi romanlarin cazibesi başka. Zihnimizin yasayip yasamadigmizi test etmek için kullandigina benzer bir mekanizmayi harekete geçirerek, dikkat ve vigilancei canli tutmak gibi bir etkisi var.
kitapta, Schiller'in şairler için yaptığı sınıflandırmadan ödünç alınıp romancılara uygulanmış olan naif (içinden geldiği gibi, bir tür yontulma gereksinimi ve gereği olmadan) ile sentimental (almanca'da akla ve düşünmeye dayalı gibi bir anlam taşımakla birlikte, bu biçimde öevrilince hissi anlamını taşısa da, kullanımındaki kasıt almancasında olduğu gibi bir sisteme dayanarak) yazma biçimlerini tanımlayan Pamuk, romancının bu iki sistemi bileştirme çabasının önemli olduğunu belirtmiş.
Benim de tam tanı süreçleri hk bir yazı hazırlamam gereken döneme denk düşen bu kesişim sayesinde, tanıya naif ve sentimentalische yaklaşımın nasıl birbiriyle uzlaştırılabileceğinden basheden bir makaleyi hazırladım. birkaç ay içinde yayımlandıktan sonra Türkçesini de hazırlayıp, okurlarla paylaşacağım.
sonradan bu ikilemin neden bu kadar yakın geldiğini düşündüğümde, kendi kitaplarımda yaptığım kalp/beyin ya da akıl/duygu "klişe" ayrımlarının o kadar da klişe olmadığını, yüzlerce yıldır devam eden bir kategori üzerinden düşünmenin bazen verimli bir araç olabileceği sonucuna vardım. aferin bana:)
Friday, October 29, 2010
Hemen, herkes...
İnsan davranışlarında özellikle “stres”li zamanlarda öne çıkan iki temel eğilimden, daha doğrusu iki otomatik davranıştan söz edebiliriz: hemencilik ve herkesçilik. Herkesçiliğe başka bir yazıda değineceğim, ama kısaca, herkes ne yapıyorsa, onu yapmak ya da herkesin yaptığından farklı bir şey yapmaktan kaçınmak diye özetlenebilir. Hemencilik için ise, bir davranışı gerektiği kadar beklemeden gerçekleştirme, bekleyememe, hemen yapmaktan kendini alakoyamama diyebiliriz. Hemencilik ile herkesçilik arasındaki uyumun bozulduğu olmaz mı? “Başkaları gibi olmamak” ile “şimdi değil sonra yapmak” arasında kaldığımızda ne yapabiliriz? Buraya kadar anlaşılmaz laflar ettiysem, biraz daha okumanızı rica edebilirim belki.
Hemencilik, bazen herkes gibi olma eğilimi ile çelişirmiş gibi gözükebilir. Bazı eylemleri hemen yaparsak, herkesten farklı bir konum kazanabiliriz. Örneğin, dolu bir metro vagonundaki tek boş koltuğu kaparsak, bunu gözümüze çarptığı anda, hemen yapmış olmak bizi ayakta kalan herkesten farklı kılar. Ancak, daha dikkatle bakarsanız, burada "hemencilik" herkesten farklılıktan ziyade herkesten öncelik şeklinde ortaya çıkmıştır. Örneğin, bir araziyi bir an önce kapatmak, en karlı alışverişi bir an önce yapmak ya da lokantadaki manzaralı masayı kapmak gibi. Herkesten önce ama herkes gibi (daha fazla kazanç sağlamak amacıyla) davranarak, herkesten esaslı bir fark oluşmaz. Sadece aynı yolda, bir adım öne geçilmiş olur. Bir çoğumuza hoş bir kazanç hissi veren bu davranışın bir örneğini uçak yere iner inmez ayağa fırlayanlarımız veriyor. Uçaktan inip de herkesi terminale götürecek otobüse daha önce binmeyi gerçek bir kazanç sayabilir miyiz? Bunu üşenmeyip sorduğum seferlerden birisinde, aldığım cevap: “buradan çıkayım da, nereye gidersem gideyim...” Yolcunun cevabındakine benzer duyguyu yol tıkandığında sırf hareket olsun diye yan şeride geçip, az önce terk ettiğim şeridin daha hızlı akmaya başladığında hissetiğimi hatırladım.
Kazanma ve kaybetme tanımlarını gözden geçirmem gerekiyor. Hemen eğilimini ortadan kaldıran durumlara bakarak bu gözden geçirmeye başlayabilirim. Uluslararası havaalanındaki pasaport kontrol bölümünde “business” yolcularına ayrılmış bir bölüm var; hemen yanında da sıradan koltuklarda seyahat edecekler için olan çok sayıda pasaport kontrol noktasının olduğu bölüm. İkisini ayıran çizgi bir kordondan ibaret; birbirini görmekte bir zorluk yok. Birkaç seferdir dikkat ediyorum, business bölümündeki bekleme kuyruğu ekonomi yolcularına göre daha uzun olmasına rağmen, business yolcuları ekonomi bölümüne geçmiyorlar (hemen eğilimlerini bir biçimde tutuyorlar). Belki, kuyruk uzun gözüküyor, ama daha hızlı akıyordur, diye düşünerek, bir deney yaptım. Benim ekonomi kuyruğuna girdiğim anda business kuyruğuna giren birisini gözüme kestirdim. Ben kontrol noktasını geçtiğimde, onun önünde en az 6 kişi daha vardı. Yazarken bile yüzümde zalim bir gülümseme oluşturan bu duruma göre, business bilet sahipleri göz göre göre ve bile isteye kontrol noktasında daha uzun beklemeyi tercih ediyorlardı. Kendilerine tanınmış bir ayrıcalığı kullanmak uğruna, daha uzun süre ayakta duruyor, daha fazla zamanı beklemeyle geçiriyorlardı. Neden? Uzun (ama özel bir bilet göstererek girilen) kuyrukta beklerken gördüğüm business bileti sahibi şahsiyetler arasında ülkemizin en komik insanı olarak bilinen ve “business classtaki portakal suyu” esprisi ile işin sırrını çözmüş olduğu açık olan insanlar bile vardı. Dolayısıyla bir akıl erdirememe meselesi olduğu da söylenemezdi. O zaman nereye gitmişti, “hemen” eğilimi? Hemen eğiliminin sağladığı zaman kaybetmeme avantajını bir kenara ittiren başka ne olabilirdi?
Ayrıcalık... Herkesten farklı olmanın zirve noktası. Bir kez kazanıldı mı, kullanmaktan vazgeçemediğimiz, kullanmamayı ciddi bir kayıp olarak gördüğümüz durumların başında geliyor olsa gerek. Kullanmazsak olmaz. Mülkiyet gibi... Lokantada sipariş ettiğimiz bir yemeği beğenmesek bile o kadar para verdik yiyelim diyerek tabağı sıyırana kadar yemek de aynı duyguyla mı yapılıyor? Mülkiyetin kökenine ilişkin spekülatif sözler söyletecek bu olaylara son bir örnek vereyim: bir araçta ya da parkta karşılıklı oturuyoruz. birbirimizi tanımıyoruz. Size kalem lazım oldu. Benden istediniz. Verdim. Kullandınız. İşiniz bitti. Ama, geri vermeden elinizde tutuyorsunuz. Bende bir gerilim duygusu oluşuyor. Otobüsten inmek üzereyim. “kalemimi rica edebilir miyim?” dedim. Siz önce anlamadınız, “ne kalemi?” gibisinden bakındınız. Sonra, biraz sinirlenerek “amma kıymetli kalemin varmış” dercesine bana uzattınız. Burada ne oluyor? Size ait olmayan bir şeyi elden çıkartmak bile zor gelebiliyor. Kaybetmeme, hemen eğilimini ortadan kaldırıveriyor. Peki, business’te olmanın ayrıcalığı biraz da herkes gibi olmama değil mi? Herkes eğilimi ile bunu nasıl bağdaştıracağız? Herkes tanımını ne ölçekte yaptığınıza bağlı.. Herkes kendimize benzer gördüğümüz kişilerden oluşma bir topluluk; o sebeple business kuyruğuna bir kere girmiş olanlar, artık oradaki camianın bir parçası oldukları için herkesle uyumlu davranarak, ayrıcalıklarını sonuna kadar, herkes dışındakilerden çok daha fazla beklemecesine, ve bir dilimini ziyan etmemecesine kullanmayı tercih ediyorlar. Herkes, hemen’i yeniyor.
Meraklısına not: Business class biletini sadece bir statü ya da varlık sembolü olarak görmeyin. Uğraşarak, ya da kredi kartınızdaki harcamaların hepsini mil olarak biriktirirseniz, iki üç yılda bir bir tane elde edebilirsiniz. O zaman uzun da olsa özel business kuyruğuna girmenin tadına varırsınız. Beni hatırlayın.
Hemencilik, bazen herkes gibi olma eğilimi ile çelişirmiş gibi gözükebilir. Bazı eylemleri hemen yaparsak, herkesten farklı bir konum kazanabiliriz. Örneğin, dolu bir metro vagonundaki tek boş koltuğu kaparsak, bunu gözümüze çarptığı anda, hemen yapmış olmak bizi ayakta kalan herkesten farklı kılar. Ancak, daha dikkatle bakarsanız, burada "hemencilik" herkesten farklılıktan ziyade herkesten öncelik şeklinde ortaya çıkmıştır. Örneğin, bir araziyi bir an önce kapatmak, en karlı alışverişi bir an önce yapmak ya da lokantadaki manzaralı masayı kapmak gibi. Herkesten önce ama herkes gibi (daha fazla kazanç sağlamak amacıyla) davranarak, herkesten esaslı bir fark oluşmaz. Sadece aynı yolda, bir adım öne geçilmiş olur. Bir çoğumuza hoş bir kazanç hissi veren bu davranışın bir örneğini uçak yere iner inmez ayağa fırlayanlarımız veriyor. Uçaktan inip de herkesi terminale götürecek otobüse daha önce binmeyi gerçek bir kazanç sayabilir miyiz? Bunu üşenmeyip sorduğum seferlerden birisinde, aldığım cevap: “buradan çıkayım da, nereye gidersem gideyim...” Yolcunun cevabındakine benzer duyguyu yol tıkandığında sırf hareket olsun diye yan şeride geçip, az önce terk ettiğim şeridin daha hızlı akmaya başladığında hissetiğimi hatırladım.
Kazanma ve kaybetme tanımlarını gözden geçirmem gerekiyor. Hemen eğilimini ortadan kaldıran durumlara bakarak bu gözden geçirmeye başlayabilirim. Uluslararası havaalanındaki pasaport kontrol bölümünde “business” yolcularına ayrılmış bir bölüm var; hemen yanında da sıradan koltuklarda seyahat edecekler için olan çok sayıda pasaport kontrol noktasının olduğu bölüm. İkisini ayıran çizgi bir kordondan ibaret; birbirini görmekte bir zorluk yok. Birkaç seferdir dikkat ediyorum, business bölümündeki bekleme kuyruğu ekonomi yolcularına göre daha uzun olmasına rağmen, business yolcuları ekonomi bölümüne geçmiyorlar (hemen eğilimlerini bir biçimde tutuyorlar). Belki, kuyruk uzun gözüküyor, ama daha hızlı akıyordur, diye düşünerek, bir deney yaptım. Benim ekonomi kuyruğuna girdiğim anda business kuyruğuna giren birisini gözüme kestirdim. Ben kontrol noktasını geçtiğimde, onun önünde en az 6 kişi daha vardı. Yazarken bile yüzümde zalim bir gülümseme oluşturan bu duruma göre, business bilet sahipleri göz göre göre ve bile isteye kontrol noktasında daha uzun beklemeyi tercih ediyorlardı. Kendilerine tanınmış bir ayrıcalığı kullanmak uğruna, daha uzun süre ayakta duruyor, daha fazla zamanı beklemeyle geçiriyorlardı. Neden? Uzun (ama özel bir bilet göstererek girilen) kuyrukta beklerken gördüğüm business bileti sahibi şahsiyetler arasında ülkemizin en komik insanı olarak bilinen ve “business classtaki portakal suyu” esprisi ile işin sırrını çözmüş olduğu açık olan insanlar bile vardı. Dolayısıyla bir akıl erdirememe meselesi olduğu da söylenemezdi. O zaman nereye gitmişti, “hemen” eğilimi? Hemen eğiliminin sağladığı zaman kaybetmeme avantajını bir kenara ittiren başka ne olabilirdi?
Ayrıcalık... Herkesten farklı olmanın zirve noktası. Bir kez kazanıldı mı, kullanmaktan vazgeçemediğimiz, kullanmamayı ciddi bir kayıp olarak gördüğümüz durumların başında geliyor olsa gerek. Kullanmazsak olmaz. Mülkiyet gibi... Lokantada sipariş ettiğimiz bir yemeği beğenmesek bile o kadar para verdik yiyelim diyerek tabağı sıyırana kadar yemek de aynı duyguyla mı yapılıyor? Mülkiyetin kökenine ilişkin spekülatif sözler söyletecek bu olaylara son bir örnek vereyim: bir araçta ya da parkta karşılıklı oturuyoruz. birbirimizi tanımıyoruz. Size kalem lazım oldu. Benden istediniz. Verdim. Kullandınız. İşiniz bitti. Ama, geri vermeden elinizde tutuyorsunuz. Bende bir gerilim duygusu oluşuyor. Otobüsten inmek üzereyim. “kalemimi rica edebilir miyim?” dedim. Siz önce anlamadınız, “ne kalemi?” gibisinden bakındınız. Sonra, biraz sinirlenerek “amma kıymetli kalemin varmış” dercesine bana uzattınız. Burada ne oluyor? Size ait olmayan bir şeyi elden çıkartmak bile zor gelebiliyor. Kaybetmeme, hemen eğilimini ortadan kaldırıveriyor. Peki, business’te olmanın ayrıcalığı biraz da herkes gibi olmama değil mi? Herkes eğilimi ile bunu nasıl bağdaştıracağız? Herkes tanımını ne ölçekte yaptığınıza bağlı.. Herkes kendimize benzer gördüğümüz kişilerden oluşma bir topluluk; o sebeple business kuyruğuna bir kere girmiş olanlar, artık oradaki camianın bir parçası oldukları için herkesle uyumlu davranarak, ayrıcalıklarını sonuna kadar, herkes dışındakilerden çok daha fazla beklemecesine, ve bir dilimini ziyan etmemecesine kullanmayı tercih ediyorlar. Herkes, hemen’i yeniyor.
Meraklısına not: Business class biletini sadece bir statü ya da varlık sembolü olarak görmeyin. Uğraşarak, ya da kredi kartınızdaki harcamaların hepsini mil olarak biriktirirseniz, iki üç yılda bir bir tane elde edebilirsiniz. O zaman uzun da olsa özel business kuyruğuna girmenin tadına varırsınız. Beni hatırlayın.
Monday, September 27, 2010
ege tıp ve insanın 4 "temel duygu"su
insanın 4+ temel duygusu: neşe/keyif,öfke/korku, tiksinme, üzüntü/hüzün...
duyguları arttırabilirsiniz, ama genel olrk temel renkler gibi temel duyguların da bu olduğu söylenir. bu duyguların kendisi kadar, nerelerde, hangi kombinasyonlarda yaşandığı da önem taşır. ağır basan ve arkada kalan duygulara göre içinde olduğunuz ruh durumunun "duygusal iklimi" belirlenir.
geçen hafta ege tıp fakültesinin 1inci sınıf öğrencilerinin ilk dersi için izmir'deydim. 1983 yılında beni doktor olarak mezun eden kuruma ve memleketim'e (burada bir izmir şovenizmi aramayın, sonunda güzel bir şehirde geçirilmiş, fazla problemli sayılmayan bir çocukluk ve gençlik döneminin şehri benim için) gitmek için her mazereti kullanırım. her geri dönüşte olduğu gibi hüzün (gitmiş ve bir daha geri gelmeyecek olanı hissettmenin verdiği hüzün) ve neşe (bunun sebebini açıklamak daha zor benim için, geride kalmış olan zorluklara baktığımdaki rahatlama duygusu mu, yoksa kavuşmanın verdiği bir keyif mi?) bir arada olur.
tıp öğrencileri ile karşılaşmaktan, beraber olmaktan duyduğum sevinçten birkaç ay önce yine bahsetmiştim. bu sevinç duygusunun bana olumlu bir şeyler yaptıracağına inandığımı, sadece tıp eğitimi vs gibi alanlarda değil, daha genel bir alanda,şimdi tarif edemedeğim olumlu bir etki yapacağını düşünüyorum.
belki bu bir "yaş" meselesi, uzmanlık öğrencilerine, tıp öğrencilerine, belik genel olarak öğrencilere duyduğum "hoca"lık duygusunda anormal bir kuvvetlenme hissediyorum.
diğer yandan, ABD'deki ihtisas dönemi sonrası İstanbul'a ilk döndüğümde, marmara'da işe başladığımda ilk yaptığım şeylerden birisi tıp öğrencierinden oluşma bir kulüp, daha doğrusu bir ilgi paylaşm grubu oluşturmak olmuştu. beyin v gelişim gibi bir konuda, küçükçaplı bazı araştırmalar, okumalar... bu marmara'daki masco (öğrenci araştırma kongresi)dan önceye denk geliyor. o gruptan değişik alanlardakişiler çıktı,psikiyatri, nöroloji gibi alanlara girenler olduğu gibi konuya ilgisini bşka alanlara gitseler bile sürdürenlerle haberleşiyorum. bir kısmı neredeyse, 40 yaşına yaklaşan bu genç drlara rastladıkça, yukarıdaki hüzün/neşe dengesi içinde duygulara kapılıyorum. neşe, güzel şeyler olmuş olmasından.. hüzün, neden daha fazlasını yapamadım, engellere teslim oldum, hatta zaman zaman baskıcı ya da bully yönetcilere yeterince karşı duramadım diye.
bunu anlattığım mentorlarımdan birisi,Jim, "her zamanki gibi çok şey beklediğimi" söylediğinde de ikna olamıyorum.
izmir'e, ege tıp'a ya da bal'a (ortaokulu okuduğum okul) her gidişimde, ya da oradan birileriyle her karşılaşışımda, beraber oluşumda, işte böyle izmir'den new haven'a, istanbul'a bir hayat döngüsü,bir parçasıyla zihnimde canlanıveriyor. neşe, hüzün,az öfke, biraz tiksinme. alın size, temel duygular.
duyguları arttırabilirsiniz, ama genel olrk temel renkler gibi temel duyguların da bu olduğu söylenir. bu duyguların kendisi kadar, nerelerde, hangi kombinasyonlarda yaşandığı da önem taşır. ağır basan ve arkada kalan duygulara göre içinde olduğunuz ruh durumunun "duygusal iklimi" belirlenir.
geçen hafta ege tıp fakültesinin 1inci sınıf öğrencilerinin ilk dersi için izmir'deydim. 1983 yılında beni doktor olarak mezun eden kuruma ve memleketim'e (burada bir izmir şovenizmi aramayın, sonunda güzel bir şehirde geçirilmiş, fazla problemli sayılmayan bir çocukluk ve gençlik döneminin şehri benim için) gitmek için her mazereti kullanırım. her geri dönüşte olduğu gibi hüzün (gitmiş ve bir daha geri gelmeyecek olanı hissettmenin verdiği hüzün) ve neşe (bunun sebebini açıklamak daha zor benim için, geride kalmış olan zorluklara baktığımdaki rahatlama duygusu mu, yoksa kavuşmanın verdiği bir keyif mi?) bir arada olur.
tıp öğrencileri ile karşılaşmaktan, beraber olmaktan duyduğum sevinçten birkaç ay önce yine bahsetmiştim. bu sevinç duygusunun bana olumlu bir şeyler yaptıracağına inandığımı, sadece tıp eğitimi vs gibi alanlarda değil, daha genel bir alanda,şimdi tarif edemedeğim olumlu bir etki yapacağını düşünüyorum.
belki bu bir "yaş" meselesi, uzmanlık öğrencilerine, tıp öğrencilerine, belik genel olarak öğrencilere duyduğum "hoca"lık duygusunda anormal bir kuvvetlenme hissediyorum.
diğer yandan, ABD'deki ihtisas dönemi sonrası İstanbul'a ilk döndüğümde, marmara'da işe başladığımda ilk yaptığım şeylerden birisi tıp öğrencierinden oluşma bir kulüp, daha doğrusu bir ilgi paylaşm grubu oluşturmak olmuştu. beyin v gelişim gibi bir konuda, küçükçaplı bazı araştırmalar, okumalar... bu marmara'daki masco (öğrenci araştırma kongresi)dan önceye denk geliyor. o gruptan değişik alanlardakişiler çıktı,psikiyatri, nöroloji gibi alanlara girenler olduğu gibi konuya ilgisini bşka alanlara gitseler bile sürdürenlerle haberleşiyorum. bir kısmı neredeyse, 40 yaşına yaklaşan bu genç drlara rastladıkça, yukarıdaki hüzün/neşe dengesi içinde duygulara kapılıyorum. neşe, güzel şeyler olmuş olmasından.. hüzün, neden daha fazlasını yapamadım, engellere teslim oldum, hatta zaman zaman baskıcı ya da bully yönetcilere yeterince karşı duramadım diye.
bunu anlattığım mentorlarımdan birisi,Jim, "her zamanki gibi çok şey beklediğimi" söylediğinde de ikna olamıyorum.
izmir'e, ege tıp'a ya da bal'a (ortaokulu okuduğum okul) her gidişimde, ya da oradan birileriyle her karşılaşışımda, beraber oluşumda, işte böyle izmir'den new haven'a, istanbul'a bir hayat döngüsü,bir parçasıyla zihnimde canlanıveriyor. neşe, hüzün,az öfke, biraz tiksinme. alın size, temel duygular.
Thursday, September 23, 2010
pejmürde günler
defterlere çiziktirmelerimi pek seviyorum. nedense, karalama, çiziktirme gibi eğreti, tam olmayan, rafineleşmemiş olan işler gibi...kaba kağıt, pütürlü yüzey, düzgün kesilmemiş domates, ütüsüz pantolon...
pejmürdelik ruhumda.
bu çizgileri bir kereliğine gidip bir daha gitmesek de olur dediğimiz bir küçük otelde yapmıştım, 2004 galiba...
masada, denizin birkaç metre üstündeki düzlüklerden birisinde oturduğum an gözümün önünde oluyor bu sayede. fotoğrafta olmayan bir şey çizgide var; orada olanlar dışında gerçekte olmayan ama aklınızdakileri de görüntüye sokabiliyorum.
imge gördüklerimden ibaret değil.
iki elim cebimde
tanpınar'ı ilk kez okuduğum yıllar 40'ımı döndüğüm zamana denk düşer. bu bir tesadüf olmasa gerek. saatleri ayarlama enstitüsü'nün dergah yayınlarından çıkan baskısını belki 1980lerin sonunda almıştım. kitap benimle oradan oraya gezdi, amerika'ya gitti, geri geldi, istanbulda birkaç ev gezdi. sonunda önce huzur'u okudum, hemen ardından enstitü'ye geçtim. her iki kitaptan da etkilendim, hoşuma giden sayısız cümle, kitabın kenarlarına çok sayıda çizgi ortaya çıktı.
bu alıntıyı www.yankiyazgan.com'u 2002'de başlattığımda websitesinin süsü olarak kullanmaya başladım. yakın buldum, ama bir çok bakımdan hislerime tercüman olduğunu düşünmedim.
amigayı hatırlayan var mı?

medyatik bir kişilik olmamı 99 depreminden ibaret sanan epey insan var; belki o sırada üstümüze çöken travmanın etkisiyle ne görsek kafamızda yer ettiğinden, ben de travmanın iziyle beraber yerleştim kaldım, medya penceresinden gözüken bir görüntü olarak.
bu reklam küpüründe, amiga bilgisayarını başarıyla mesleğimde kullandığımı duyuruyorum. tan oral, mengü ertel gibi değer verdiğim insanlar da olunca, ben 28 yaşında birisi olara kervana hoplaya zıplaya katıldım. medyanın pompalamsı böyle oluyor demek ki...!
reklam kampanyasını hazırlayan emre senan'ı bu hizmeti karşılığında nikah şahitliğimle ödüllendirdim. emre'nin bornova maarif kolejinde 1970'de "abi"miz olmasıyla başlayan çilesi bitmedi tabii. daha birkaç hafta önce, bana çizgi çizme dersi vermeyi denemesie bakarsanız, ders de almıyor.
Thursday, September 16, 2010
doktorluk yolumu açtı mı yoksa kesti mi?
Yazılarımı niye kolayca yayımlıyorlar, ya da görüşüme başvuruyorlar, diye düşünmüşümdür. Bir çok kişinin aklına gelen (bana yazdıklarından biliyorum) profesör olduğum için torpilli olabileceğim. bu benim bile aklıma gelmiştir. neyse ki, artık emekli statüsüne geçiyorum.
Diğer yandan yaşadıklarım bunun tersinin de doğru olabileceğini düşündürüyor. Bir kere yazılarım öyle kolaylıkla yayımlanmıyor. Daha doğrusu, karşımdakiler istediğinde yazdıklarım yayımlanıyor, ama benim her aklıma gelen, her istediğimi yayımlayacak bir yer öyle hazır beklemiyor.
Üstelik doktor olmam vesilesiyle beni tanımış, doktorluğumdan şu ya da bu sebeple memnun ya da tatmin olmamış insanlar da vardır. bunun sadece bana özgü olmadığını düşünerek rahatlamayı beceremediğim için, bu memnuniyetsizlik oranını düşürmek için didinir, dururum.
son kitabım "söz uçmuş yazı kalmış"a profluk, hatta doktorluk öncesinden kalma gazete yazılarını koyduğumda, yazma kariyerimin tıp kariyerimden eski (daha az başarılı da olsa) olduğunu görmek beniçok rahatlattı.
Bir havaalanı dergisinde benimle bir röportaj ve ardından düzenli yazılarımın yayımlanması tasarlanmıştı. Röportaj yapıldı, sayfa düzenleri yjapıldı. Dergiyi yayının sponsoru holding ya da şirket adına gözden geçiren şirket üst düzey yetkilisi, “bu adama ilişkin hiçbir şey” dergide yer alamaz, deyince, yayıncılar şaşkına dönüp, “ne yapsak?” oldular. Yetkilinin yazıyı sansür gerekçesi, çocuğunu bir kez bana getirip sonuçtan memnun kalmamasıymış. Ya da, büyük gazetelerden birisinde benle ya da kitabımla ilgili bir yazı yayımlanmasına, kendi yönettiği eklerde yer olmayacağını söyleyen kişinin gerekçesi de, yine doktorluğumdan memnunsuzlukla ilgili. Ama haklı, ama haksız. Gördüğünüz gibi doktorluk, profluk bırakın ön açmayı, basbayağı ön kesiyor. ön kestiği de oluyor demeliyim.
bereket versin ki, bu nadiren oluyor. bana kendilerini, çocuklarını emanet eden insanlar ile olan çalışmalardan, bazı aileleri sadece tanımış olmaktan edinimlerim o denli geliştirici ki, bir yol kapansa, bin yol açılıveriyor.
Diğer yandan yaşadıklarım bunun tersinin de doğru olabileceğini düşündürüyor. Bir kere yazılarım öyle kolaylıkla yayımlanmıyor. Daha doğrusu, karşımdakiler istediğinde yazdıklarım yayımlanıyor, ama benim her aklıma gelen, her istediğimi yayımlayacak bir yer öyle hazır beklemiyor.
Üstelik doktor olmam vesilesiyle beni tanımış, doktorluğumdan şu ya da bu sebeple memnun ya da tatmin olmamış insanlar da vardır. bunun sadece bana özgü olmadığını düşünerek rahatlamayı beceremediğim için, bu memnuniyetsizlik oranını düşürmek için didinir, dururum.
son kitabım "söz uçmuş yazı kalmış"a profluk, hatta doktorluk öncesinden kalma gazete yazılarını koyduğumda, yazma kariyerimin tıp kariyerimden eski (daha az başarılı da olsa) olduğunu görmek beniçok rahatlattı.
Bir havaalanı dergisinde benimle bir röportaj ve ardından düzenli yazılarımın yayımlanması tasarlanmıştı. Röportaj yapıldı, sayfa düzenleri yjapıldı. Dergiyi yayının sponsoru holding ya da şirket adına gözden geçiren şirket üst düzey yetkilisi, “bu adama ilişkin hiçbir şey” dergide yer alamaz, deyince, yayıncılar şaşkına dönüp, “ne yapsak?” oldular. Yetkilinin yazıyı sansür gerekçesi, çocuğunu bir kez bana getirip sonuçtan memnun kalmamasıymış. Ya da, büyük gazetelerden birisinde benle ya da kitabımla ilgili bir yazı yayımlanmasına, kendi yönettiği eklerde yer olmayacağını söyleyen kişinin gerekçesi de, yine doktorluğumdan memnunsuzlukla ilgili. Ama haklı, ama haksız. Gördüğünüz gibi doktorluk, profluk bırakın ön açmayı, basbayağı ön kesiyor. ön kestiği de oluyor demeliyim.
bereket versin ki, bu nadiren oluyor. bana kendilerini, çocuklarını emanet eden insanlar ile olan çalışmalardan, bazı aileleri sadece tanımış olmaktan edinimlerim o denli geliştirici ki, bir yol kapansa, bin yol açılıveriyor.
Sunday, September 12, 2010
korkudan cesarete
Korku belli bir noktanın ötesine geçtiğinde cesarete dönüşebilir mi?
Kaybetme ya da kaybedileceklerin bittiğine inandığı anda bireyler korkunun kısıtlayıcı etkisinden kurtulabilir. Ve korkutanlara karşı çok farklı bir davranış kalıbı içine girebilirler. Burada örneğin 70'lerdeki eylemlerde korkan ya da korkuyu yenip en ön saflara geçen insanları hatırlatan birkaç örnek verilebilir. çocukluktaki takma adı "Ayşe" olan Cemal nasıl oldu da fareden bile korkan bir çocukken kendi kimliğini buldu? Bir örgüt içersinde hapse düşecek düzeyde eylemler yapan bir insana dönüştü. Bunları anlamak lazım.
Kaybetme ya da kaybedileceklerin bittiğine inandığı anda bireyler korkunun kısıtlayıcı etkisinden kurtulabilir. Ve korkutanlara karşı çok farklı bir davranış kalıbı içine girebilirler. Burada örneğin 70'lerdeki eylemlerde korkan ya da korkuyu yenip en ön saflara geçen insanları hatırlatan birkaç örnek verilebilir. çocukluktaki takma adı "Ayşe" olan Cemal nasıl oldu da fareden bile korkan bir çocukken kendi kimliğini buldu? Bir örgüt içersinde hapse düşecek düzeyde eylemler yapan bir insana dönüştü. Bunları anlamak lazım.
“hayatımın en mutlu günüymüş, bilmiyordum”
duygular ile kognitif mekanizmalar arasındaki ilişkiye en iyi değinmelerden birisi “hayatımın en mutlu günüymüş, bilmiyordum” cümlesinde var.(Pamuk, Masumiyet Müzesi, cümle 1).
konuşmalarımdaki "mutluluk yaşanmaz hatırlanır" başlığının edebi bir karşılığı olması hoşuma gitti.
konuşmalarımdaki "mutluluk yaşanmaz hatırlanır" başlığının edebi bir karşılığı olması hoşuma gitti.
çalışmak üzerine ve Steinberg (çizer olan) tercihlerimizi nasıl etkiler
''Yaratıcı kişinin yaşamını yönlendiren, etkisi altına alan belki de ona ivme kazandıran şey can sıkıntısıdır. Bu sıkıntıdan kaçınmaksa bizim en önemli ve güç amaçlarımızdandır. Eğlence ise bu sorunu çözemez. Eğlence daha üst düzeyde olduğu sürece geçerlidir. Bu bir spiral gibidir. Yukarı çıktıkça da sıkıntı çemberi daralır. İlerlediğiniz sürece kendinizi eğlendirmek açısından daha kısıtlı seçeneklere sahip olursunuz. Eskiden beni eğlendiren şeyler artık eğlendirici gelmiyor. Sonuç olarak çalışmak güzel şeydir. Çünkü eğlenmek isteyen kişinin son sığınağıdır.''
bu alıntıyı defterime nereden geçirdiğimi unuttuğum için kaynak yazamıyorum.
Steinberg'i bana ilk farkettiren kişi Tan Oral idi. Yıllarca Cumhuriyet'te,şimdilerde de Taraf'ta çizen Tan abi gibi, Steinberg de bir mimar.
Türkçe'de steinberg için iki kaynak: Yaza Çize 1998 İris, Gül-Diken 2003 Yaz Güz.
Steinberg'in çizgilerinin Garanti bankası'nın şirket içi eğitimlerini gerçekleştirdiği Darphane'deki binasının duvarlarına aktarılmış olduğunu görünce, "tamam" dedim. "burası iyi bir yer." yargılarımızı oluşturmak bu kadar da kolay olabilir bazen. Steinberg'e değer veren birilerinin olduğu bir yerde, kendimi rahat hissetmem, sezgilerin gücüne inanmamın da bir kanıtı sayılabilir.
kütüphanesinin düzenlediği mini bir konferans, daha önce başka bir zamanda da bir eğitim çalışması yaptığım bina hoşuma gitti. kafama göre birkaç insan olduğunu da gördüm. oteller,çalıştığımız kurumlar ya da tercih ettiğimiz çay-kahve yerleri veya lokantalar, tercihlerimizde böyle yer ediyorlar. bir yanımıza hitap ederk.
bu alıntıyı defterime nereden geçirdiğimi unuttuğum için kaynak yazamıyorum.
Steinberg'i bana ilk farkettiren kişi Tan Oral idi. Yıllarca Cumhuriyet'te,şimdilerde de Taraf'ta çizen Tan abi gibi, Steinberg de bir mimar.
Türkçe'de steinberg için iki kaynak: Yaza Çize 1998 İris, Gül-Diken 2003 Yaz Güz.
Steinberg'in çizgilerinin Garanti bankası'nın şirket içi eğitimlerini gerçekleştirdiği Darphane'deki binasının duvarlarına aktarılmış olduğunu görünce, "tamam" dedim. "burası iyi bir yer." yargılarımızı oluşturmak bu kadar da kolay olabilir bazen. Steinberg'e değer veren birilerinin olduğu bir yerde, kendimi rahat hissetmem, sezgilerin gücüne inanmamın da bir kanıtı sayılabilir.
kütüphanesinin düzenlediği mini bir konferans, daha önce başka bir zamanda da bir eğitim çalışması yaptığım bina hoşuma gitti. kafama göre birkaç insan olduğunu da gördüm. oteller,çalıştığımız kurumlar ya da tercih ettiğimiz çay-kahve yerleri veya lokantalar, tercihlerimizde böyle yer ediyorlar. bir yanımıza hitap ederk.
düzgün olmayan eğreti olan
Böyle derli toplu her şeyi tamam pırıl, pırıl bir mekan tabii herkesin hoşuna gider; ama nedense, onun hoşuna giden yerler hep daha eğreti ve mükemmellikten uzak şeyler oldu. Kıyısından ya da köşesinden iliştiği ama şöyle tam yerleşmediği bir iskemle ya da koltuk, üstündeki eşyaları kaldırmaksızın köşesinde kendine bir yer açtığı bir masa, geçici olarak kaldığı bir otel odası...
ona sahiplik hazzını verdi.
ona sahiplik hazzını verdi.
kitaplarımı niye bir türlü zamanında yazamıyorum
''Çoğu yazar şu belirtileri tanıyacaktır: Bitmez tükenmez bir erteleme, dikkat dağıtıcılar arayışı, eldeki iş yerine başka herhangi bir şey yapmaya yönelik istek.''
Engels'in "tembelliği"ni ortağı Marx'ın nasıl telafi ettiğine bakınca, kitabın oraya çıkışında birden çok insanın rolünü düşünmeden edemezsiniz.
''Marx bir teslim tarihiyle karşı karşıya olduğunda genellikle elinden geleni yapardı ve bu son uyarı da işlevini görmüşe benziyordu. Manifesto'nun tüm modern baskıları Marx ve Engels'in adını taşısa ve Engels'in fikirlerinin etkisi kuşku götürmese bile, Şubat başında nihayet Londra'ya ulaşan metin, Orle'ans 42 numaradaki çalışma odasında, kesif bir puro dumanı arasında sabahlara kadar yaptığı karalamalarla, tek başına Marx tarafından kaleme alındı.''
(Sennur Sezer. Radikal kitap, 27.02.2005)
Sunday, July 11, 2010
yenilenmiş kitaplar


biraz arkalarda kalmış,pek sık görüşemediğim, ama çok değer verdiğim 3 eski dost gibi 3 kitabım. aslında ikisi ortaklaşa yazılmış sağlık kitapları, didaktik sayılcak yanları çok olsa da sevdiğim kitaplar.
düşe kalka ise didaktik olmasa da bir çok kişinin yararlandığı, benim de kendime en yakın bulduğum kitaplarımdan birisi.
"hiperaktif çocuk (ve ergen) okulda" yarı yarıya yenilenmiş olarak, "düşe kalka büyümek" ve "çocuğunuz sizden ne bekliyor?" ise gözden geçirilip, kapaklarını içeriklerine daha uygun hale getirerek tekrar raflara döndü.
bloguma yorum yazanlara
öncelikle, bloguma yorum yazılmasından mutlu oluyorum. teşekkür ederim.
iltifat aldığında ne yapacağını şaşıran birisiyim; hani elinizi ayağınızı nereye koyacağınızı bilemediğiniz durumlarda olduğu gibi...
ancak, övücü mesajların "aslansın, kaplansın, çok beğeniyorz, başarılarınızın devamını diliyoruz"un ötesine geçip, yazılanları ayrıntısıyla okuyup, üzerinde düşünmüş okurlar tarafından yazılmış olmasına da çok seviniyorum.
iltifat aldığında ne yapacağını şaşıran birisiyim; hani elinizi ayağınızı nereye koyacağınızı bilemediğiniz durumlarda olduğu gibi...
ancak, övücü mesajların "aslansın, kaplansın, çok beğeniyorz, başarılarınızın devamını diliyoruz"un ötesine geçip, yazılanları ayrıntısıyla okuyup, üzerinde düşünmüş okurlar tarafından yazılmış olmasına da çok seviniyorum.
Subscribe to:
Comments (Atom)
