Wednesday, June 06, 2007
arkadaşlık
Tuesday, May 22, 2007
pamuk'tan karikatürü'ne ekleme

Wednesday, May 09, 2007
izmir'de önce okulda sonra aile şirketlerine konferans ve hatırlattıkları

Tuesday, May 08, 2007
37 yıl sonra kolej yolunda

Thursday, May 03, 2007
ödülün ayrıntısı, haberin hüzünlendiren yanı

1995'ten bir ödül


Tuesday, May 01, 2007
kitap kapağında resmi olmak
katılımcılar (kitap hk) değişik görüşlerini aktardılar. katılımcı ahmet bey (kimliğini açıkça yazıp yazmamı istemediğini birden hatırlayamadım) kitabımı zaten bir kaç gün önce satın almış. ilgiyle okuduğunu söyledikten sonra, şakayla karışık (benim ciddiye aldığım) bir eleştirisini incelikle ekledi: "kitabı yatmadan önce okuyordum; ara verdiğimde başucuma bıraktım. birden, yüzünüzün yatak odamızın ortasında olması irkiltti. bu adamın suratının odamızda ne işi var diye düşündüm."
kitap kapağında resmimin olması hakkında bu blogdaki bir başka notta görüşlerimi yazmıştım. yayıncımın tavsiyesine kulak vermem gerektiğini düşünerek (yani, işin uzmanlarının görüşünü dinleyerek) resmimin kapakta olmasına rıza gösterdim; memnun olmasam da, sorumluluk bende...
ahmet bey'in söylediği ve aklıma düşürdüğü bir başka husus, beni iyice huzursuz etti: "sizi 1995'te Roche'un tıp alanında verdiği ödülü psikiyatri alanından almış tek kişi olarak tanıdık. popüler bir kişisiniz, ama bu kapak acaba biraz popülist olmadı mı?" roche ödülü nedir, o da bir başka blogda.
galiba öyle oldu; bağışlanmayı umuyorum. niyetim saf:)
30 yıl önce bugün

bugün ise bir tek şeyin 30uncu yılı. 1 mayıs 1977. benim hayatımdaki yeri, bir tek benim için önemli; ama, benzeri ruh halinde çok insanla tanıştım 30 yılda...
ankara fen lisesinde son sınıf öğrencisiydim. yatılı, iddialı bir okul. ama ders dışındaki alanlara, özellikle siyasete, ülkemizin geleceğine çok ilgi duyuyordum. o yaştaki bir çok genç gibi.. (yandaki resim o yılların havasını yanıstıyor bence, sağdan ikinci ben, resmin soluna doğru, haldun mıdoğlu, nihat demirer, semih doğan, rıdvan akkurt, uğur algan, resmin sağında ali tükel; hepsi ülkenin hatta dünyanın dört bir yanına savrulmuş).
1 Mayıs kutlamalarına istanbul'a gitmeye karar verdim. yakın arkadaşlarımın çoğu düzenleyici siyasi gruplara karşı olduğu için zaten niyetsizdi. ben, her zamanki gibi, bir gruba bağlanma sorunu olan yanımla, daha ortayolcu sayılanlara yakın durarak toplantıya katılabileceğimi düşünüyordum.
1 mayıs 77, sanırım cumartesiye ya da pazara geliyordu. bir heves hazırlandım, tren biletimi aldım; perşembe günü pazartesi için geometri sınavı kondu. geometri mi, 1 mayıs mı ikileminden, geometri galip çıktı; 17 yaşında ve dersine yine de düşkün birisiydim, insaf edin.
Pazar akşamı, tamam 1 mayıs pazara geliyordu, akşam etüdünde, galiba radyosu olan birisi, istanbul'da 30 kişi ölmüş, dedi. Sanki ben de orada olsaydım ölecekmişim gibi, bir ölümden kurtulmuşluk coşkusuna girdim önce. Sonra da, herkesin hayatını riske attığı bir zamanda korkakça geometri sınavını tercih ettiğim için bugün bile hissettiğim (tek korkaklığım bu olmadığı için aynı hisleri değişik vesilelerle yaşadım) utanç ağır bastı. bazen bir tehlikeyi atlatmak, herkesin zarar gördüğü bir durumdan zarar görmeden "sıyrılmak" acı verici olabilir.
Bugün, 30 yıl sonra, aynı meydanda, benzer olayların olması, 30 yıl önce panzerler altında kalıp parçalananların ve kurşunlardan canını kurtarmaya çalışırken ezilenlerin hayatlarını hâlâ kimsenin umursamaması, beni sadece utandırıyor. İçim eziliyor. Ne diyeceğimi bilemiyorum.
Çoğu 30 yıl önce aynı alanda hayatta kalmışlar arasında yer alan bir çok insanın, bugün 30 yıllık bir acı ve utancın giderilmesi için uğraşının azımsanmasına şaşıyorum.
sorun bu biçimde aşılabilir mi, o başka bir tartışma konusu. Ama, acı anıların, hayatımızı altüst etmişliğini aşmaya çalışanlara, neden hiç anlayış yok?
çanakkale'deki bizim entellektüel
enternasyonalist entelektüellere yönelik diyerek durumu idare ettik; o zamana kadar kendimize adını pek yakıştırdığımız bu lokantayı, geçen yıl çanakkale'ye gittiğimde arayıp sordum. sorduklarımdan kimse hatırlamıyordu.
Sunday, March 25, 2007
murat belge'nin izmir ziyareti 1982
ama muratın insanı yüreklendiren tarzı sonucu, misafirlikle yetinmeyip, yazı çizi hayatına fazlasıyla cesur (kendini bilmez de diyebilirsiniz) adımlar attım...
biyografiye birkaç kişisel notu eklememin bir sakıncası var mıdır, yoktur herhalde:
1982 yılında, İzmir'de, 12 Eylül sonrası yılgınlık ortamında kendi küçük çevresini canlandırma gayretleri içerisinde olan entel bir tıp talebesiydim. Murat Belge'nin yazdığı çizdiği ile Birikim dergisinden aşinaydım. Tarihten Güncelliğe kitabının yayımının hemen sonrasında (galiba), MB'yi İzmir'de bir konferans için davet etmeye karar verdim; o zaman birlikte takıldığım biriki arkadaşımla, amerikan kültür merkezinin salonunu tuttuk. Bir de afiş hazırladım; bütün kantinlere...
MB hiç nazlanmadan kabul etti, biraz şaşırarak da olsa... Telefonunu nasıl bulduğumu hatırlayamıyorum. Çiğli'deki havaalanında karşıladık, karşıyakada kilise sokağındaki "genç evi"nde, salondaki kanepede gecelettik. Ziyaretin şıklığı olarak, o sıra yeni açılmış olan deniz restorandaki yemekti (parayı tabii ki babamdan almıştım).
MB'nin "ben yazılı değil sözel adamım" kendini-tasvirini doğrulayankonferans dolu dolu geçti, hepimiz hayranlık duyguları içinde peşi sıra dolaştık durduk.
O günden ve sonrasından tek bir resim yok. Garip...
Net hatırladığım şeylerden birisi, MB'nin Deniz Restoran da balık ciğeri yapıp yapmadıklarını sorması, sonra da ciğer gelince lokantaya tam not vermesi... ben de, bu "iyi balık lokantası" ölçütünü, sıkıştıkça, kullanıyorum yıllardır. bir de, çanakkaledeki bizim entellektüel lokantasının adına ilişkin hikaye var, ama onu, ve ben bigada mecburi hizmetteyken çoluk çocuk yaptığı ziyareti başka bir bloga bırakayım.
Wednesday, March 07, 2007
çocukların doktoru olmak

Thursday, March 01, 2007
medyada kendime muzip demek!
medyatik şımarıklık örneklerinden birisini, business channel'ın seans arası programında kendimden "muzip" diye söz ederek verdim.
belki laf kalabalığında arada kaynamıştır, belki kimse zaten seyretmemiştir diyerek avunsam da, söyledim. benzeri durum formsante dergisinde geçen ay yayınlanan bir röportajda kendimi "huysuz ama iyi kalpli" gibi bir biçimde tanımladığımda olmuştu. kendim bile "excuse me?" demekten kendimi alamadım. işin garibi, gazeteci arkadaşımın ısrarı sonucu araya sıkışan bu röportaj sabahın 8inde oldugundan, ve ben hastaneye yetişme telaşıyla ne dediğimi pek bilemediğimden, hatamdan öğrenemeden bir hata daha yaptım.
hoş, böyle saçmalamasam da, dudak büken büker herhalde. aman kimse kızmasın diye düşünerek hareket etsem, ilkokul 2 terk bir adam da olabilirdim, o kafayla.
Monday, February 26, 2007
'kalp çarpar'

kalp çarpar'ın 2013'teki baskısının kapağı. 6 yıl sonra kapaktan yana muradıma erdim.(1.2014)Tuesday, January 16, 2007
nasıl keşfedildim?

Hürriyet İK'nın sorusu:
Sizi iş hayatında kim nasıl keşfetti? Detaylı bir şekilde anlatabilir misiniz?
Keşfedilmek, kendi durumum için, biraz iddialı bir kelime sayılır. Mutlaka bir cevap vermek gerekirse... Doktorlar, hastaları tarafından “keşfedilir”ler. Beni de, zorunlu hizmetimin bir bölümünü yaptığım Biga ilçesinin köylerinde yaşayan aileler “keşfetti”. 1985 yılında... Nasıl mı?
biraz daha kıbrıs

kıbrıstan eski bir yılbaşı kartı

Kıbrıs'ta çocuk doktorlarına ve ilgi duyanlara yaptığım bir sunumdan sonra çeyiz sandığına benzeyen kutularımdan çekip çıkarttığım karikatürü fotokopi ile çoğaltıp kart yapmak için bir bütün cumartesi harcamıştım (fotokopi makinesi bulabilmek için)
Wednesday, January 03, 2007
1989 yılının sonu için bir karikatür
Sunday, November 12, 2006
kariyerinizi kim etkiledi sorusuna cevap

Hürriyet İK'nın soruları iş hayatımızı kimin etkilediği çevresindeydi. Hayatımı etkileyenler, kariyerimi belirleyenler arasından seçim yapmak zor olmadı. Diğer katkıcıların etkisinin boyutu daha az ya da daha çok değil, ama seçtiğim kişinin yeri başka. Sorular ve cevapları:
Hayatta en çok etkilendiğiniz, iş hayatınızda örnek aldığınız kişi kim?
Benim iş hayatım, 1983'ten bu yana, ülkemizin doğusunda ve batısında, ve A.B.D’de, daha ziyade hastalarım ve bilimsel araştırmalardan oluştu. Bu uzunca zaman diliminde hayatıma yön veren sayısız insan arasında, hem kariyerimi, hem kişisel gelişimimi etkileyen başlıca kişi, Yale Tıp Fakültesi profesörlerinden James (Jim) Leckman'dır.
Hürriyet İK: Nasıl oldu, nerede tanıştınız, birlikte mi çalıştınız, ne yaptınız? Bu kişiyle ilgili anlatabileceğiniz bir anekdot var mı?
Jim Leckman ile tanışmamız, hastane bahçesinde aynı seyyar yemek satıcısı önünde kuyruğa girmemiz, ve ikimizin de kuyrukta beklerken elimizde aynı bilimsel makaleyi okuduğumuzu keşfetmemizle olmuştu. Aslında onun çok tanınmış ve önde gelen bir beyin araştırmacısı ve psikiyatr olduğunu zaten biliyordum. Ama birbirimizi yakından tanıma isteği doğuran o konuşmanın sonrasında, öğle yemeklerinde her fırsatta bir araya gelmeye başladık , ilgimizi çeken konulardan bahsettik. Ne mi ilgimizi çekiyordu? Her şey. O New Mexico'daki çocukluğundan, Vietnam savaşı protestoculuğu günlerinden, ben İzmir'den, İstanbul'dan, o psikanalizden, ben beyinin sağ tarafı ile sol tarafı arasındaki farkların kökeninden, aklınıza ne gelirse...Jim Leckman ile bu yakından tanışmanın bir kaç hafta sonrasında, psikiyatri bölümündeki çalışmalarımı bir an evvel tamamlayıp, çocuk/ergen psikiyatrisi bölümüne transfer olmam için bir teklif mektubuyla geldi. Amerikalı olmayanlara pek açık olmayan, gelişim bilimleri ve psikiyatri alanında efsanevi bir yer saydığımız Yale Child Study Center'a, böylece adım attım. Jim Leckman ve bir çok başka lider kişiden, ailelerle, çocuklarla çalışmayı öğrendim, beyin ve gelişim araştırmacılığı becerilerini kazandım.
Hürriyet İK: Bu kişiyi farklı kılan neydi?
Jim klasik bir hocadan çok, karşısındakini merak eden, öğrenerek öğreten bir insandır. 15 yıl sonra onca mesafeye rağmen, yılda bir kaç kez bir araya geldiğim, hayatımdan geçip gitmemiş bir insan olarak kalmasını, "adam yetiştirme"yi kendisinin de geliştiği, öğrendiği bir süreç olarak görmesine bağlıyorum.
Saturday, November 11, 2006
arkadaşının tahlilini yapmak

lise defterlerinde anket sorularına cevap verdiğim arkadaşım S. kendisi hakkındaki değerlendirmemi yazmamı da istemişti. Oturup, onu "tahlil" ettiğim sayfalardan birisini, ukalalığıma sinir olarak, ama saf ve dolaysızlığıma da gizli bir sempati duyarak bloguma koymaya karar verdim. sene: yine 1976. S. bu sayfaların kopyasını bana bir kaç yıl önce yolladığında şöyle demiş:
"Sevgili Yanki,Yirmiyedi yil once benim hakkimdaki bu gozlemlerini okudugumda ne dusundugumu, ne hissettigimi hic hatirlamiyorum. Bunlari senden boyle netve acik ifadeyle duymak eminim ki yararli olmustur. Bu yazindaki ilgiictenlik, ve dostluk cok etkileyici. Daha sonraki iletisimlerimiz dehep dostca ve icten oldu. En net aklimda kalanlar (....) icinIzmire gelisim, (...) Mithatpasa cad.dekievinizde verdiginiz parti, size getirdigim sari tabak ve tepsili cay takimi,sonra Karsiyaka'daki eviniz ve yeni kitapliginizda biraraya gelen aynikitaplar. Sonra bir bosluk var, senin Cumhuriyette cikan kose yazilarin,bulmacalarin ve bunlari topladigin kitabi hediye edisin. Bundan sonra yinebirkac yillik bosluk, ve (......'da) Sule'yle bana geldiginiz aksam disaricikarken size eslik etme teklifinizi kabul etmeyisimin sonradan yarattigipismanlik duygusu. O yillarda yasamdan kacis donemimle ilgili. Sonraki yillarseni hep baskalarindan duymak ve gorusememenin yarattigi uzaklik. Marmara'dakarsilasmamizda sanki hic araya bir donem girmemis gibi dostca sarilmamiz benicok sevindirdi, uzakta kalmis bir dostu tekrar beklenmedik bir sekildekarsimda buldum. Yanki'cim yazdiklarini yeniden okuyunca, diyorum ki, keskebunlari en azindan birkac yilda bir okusaydim. Oyle donemlerim var ki, karar alma asamalari ozellikle, bu yazilanlar bana yol gosterici olabilirdi.O bir kez okunup bir kosede yillarca solmaya birakilmis bu sayfalardabu defa da sen kendi 27 yil onceki halini goreceksin.Umarim sende de guzel duygular uyandirir." İşte böyle... Ergenlik döneminin arkadaşlığına daha uygun bir örnek bulamıyorum. Tam da, ergenlikten gençliğe diye bir kitabın sayfalarını düzeltirken.
Tuesday, November 07, 2006
fen lisesine başvururken

ah, bu da tam lise giriş sınavları zamanından kalma bir kağıt. elle doldurulan bir belge...
ergenlik heyecanı ile kendimi evden dışarı atarken,
fen lisesi nedir, nasıldır, bilemeden.. ankara'ya kadar gittim, o süratle.
bu arada o yıllarda ankara'daki fen lisesi "one and only" idi.
şimdilerde okulun prestiji ne yazık ki o zamandakinden uzakta. 80lerde FL modellenerek ülke çapında oluşturulan fen liseleri de ilk örnek için gösterilen gayretten fazla nasip almayınca, öğrencilerin kapasitesiyle giden okullara dönüştüler.
lise defterleri mart 1976

yandaki sayfayı ne kadar okuyabiliyorsunuz bilemem, ama lisedeki bir arkadaşımın muhafaza ettiği defterine yazılmış, sorulara cevaplar bölümünden bir alıntı... geçmiş fotoğraflarda saçınıza başınıza, ya da, ceketinize filan sinir olabilirsiniz. burada da benzer bir hisse kapıldım. önce sinir oldum, sonra safiyane tavrıma karşı daha az acımasız olmaya karar verdim. aynı arkadaşıma karakter analizi yapıp, davranışsal tavsiyeler verdiğim sayfaları da yayımlayacağım. psikiyatr özentisi diye buna derler:))
bu arada sene 1976.
bu ara lise yıllarından elme geçen malzemeleri de bloguma koymaya karar verdim.
Sunday, October 15, 2006
pamuk, nobel, düşmanlar

fransız meclisinin çıkarttığı yasa ile orhan pamuk'un nobel ödülünü alması tarihlerinin çakışması üzerine bir sürü yorum okudum. bu iki olay arasında bir ilişki, hatta bir koordinasyon olması gerektiğine nasıl bu kadar kolayca inanıyoruz diye.
İki durumun da aynı güne denk gelmesi ya da "getirilmesi", sadece 365 günden bir'den bile yüksek bir matematiksel olasılık, diye de düşünülemez mi?
teklif geçen yıl görüşüldüğü sırada yasalaşsaydı, nobel'i vermeyi bekleyemediler, ya da eşzamanlamayı beceremediler mi denmeliydi?
tesadüf, cilve ? jacques monod'nun "chance and necessity", raslantı ve zorunluluğun ilişkisini irdelediği monografını, galiba bu sefer anlayarak, bir kez daha okudugumdan bu yana, toplum gibi kompleks sistemlerin komploya her zaman müsait olmadığı kanaatindeyim;
bir "yaratici", "rejisör", "sahneleyici" ya da "büyük şeytan" varsayımı içeren "antievolutionary" kökenli yaklaşımlar, zihnimizin "causal inference" a (türkçesi, "her şeyi bir sebebe bağlama") yatkınlığına tam uyduğu icin aklımıza hemen yatsa da, ben ilginç bulmaktan öteye geçemiyorum. belki de öyledir, ama neden sadece öyle olsun?
pamuk-nobel-dusmanlarimiz vs düşünce zinciri ile mantığımızı tek bir çizgiye zincirlemekten uzak durmaktan yanayım.
Sunday, September 17, 2006
efe mi ne?

zorbalıktan söz ettiğim bu haftanın gazete yazısı nereden çıktı?
kendi adıma epey bir çocuğu bully etmiş olduğumu, epey bir çocuk tarafından da bully edilmiş olduğumu hatırlıyorum.
bunların bende ya da diğer çocuklarda iz bırakan yanları nelerdir, diye düşündüğümde, bu durumun eylemcisi ve mağduru arkadaşlarımla nerdeyse 40 yıl sonra konuşuyoruz. okul bahçesinde filan değil, yemek sofrasında...
bizde iz bırakan, bu durumlarda, büyüklerin almış olduğu pozisyon ; aramızdaki olayın tırmanmasına seyirci kalınması, bir başkasına kötü davranmamızı önlemekle yükümlü yetişkinlerin umursamazlığı (yesinler birbirlerini!) hatırlanıyor. a bir de "ben seni daha çok dövmüştüm" vs yıllar sonra yine de üste çıkma muhabbetleri.. erkeklerin ilkokul ve ortaokulun başlangıç yıllarının kalıntısı bu.
yatılı okulu işkence demek diye bir yazı daha ayzmıtım, yeni binyıl ayazdığım sırada. bulunca linkleyeyim de, hikaye tamam olsun.
akşamdaki yazının linki de bu, inşallah çalışır:
http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=53252,10,148
Sunday, September 03, 2006
geri dönülmez noktaların diyalogu
özgür ruh
zengin çocuğu mu, fakir babası mı?
risk analizi
Wednesday, August 23, 2006
Kimlikler lütfen?

akşam gazetesindeki ilk yazıdaki tanıtım kutusunu buraya da koysam iyi olur. profil yerine...
"İlk yazı ve nezaket gereği, kendimi tanıtmam, kimliğim hakkında fikir vermem iyi olur. En iyisi, kimlik kartlarımı göstereyim, dedim.Yıllar içinde edindiğim kimliklerin kartlarından birkaçını resimde görebilirsiniz: Otobüs yolcusu (İstanbul 79), sağlık ocağı tabibi (Oğuzeli 83), psikiyatr (New Haven 93), asteğmen (Girne 85), karikatürcü (İstanbul 78). Okurları saygıyla selamlıyorum."
Monday, August 14, 2006
break up

Yaz günlerini sıcakta eriyerek ya da klimalı odalarda donarak geçirenlerdenim. İstanbul yeterince güzel, ama başka yerlerde olmayı da istiyor canım. başka yerlerde internete erişim pek olamayınca, ben de teknoloji nimetlerinden halâ tam yararlanamayınca, blogum blog olamıyor yine.
Sinema ve gezme haberleri bloguna dönüştürürsek burayı Ağustos'un ilk haftasında, ailemizin romantik komedi kotasını doldurmak maksadıyla gittiğim Break Up ("ayrılık", belki bozuşma demek daha uygun olur) filminden epey bir erkek/kadın prototipi dersi aldım. www.yankiyazgan.com sitesindeki erkek yazıları başlıklı yazıya bakabilirsiniz detay için. gazeteye koyamadığım ayrılık karikatürünü buraya ekleyeyim.
Saturday, July 29, 2006
erkek adam ne yapmaz?

Erkek ile erkek adam arasında bir fark olduğunu hatırlatarak başlayayım. Erkek adam, ağlamaz malûm... Peki ama, güler mi? Güler gülmesine de, ne kadar güler? Elinize bir cetvel, ya da mezura alın. Erkek adamın güler pozda bir resmini bulun. Gülümsemesinin ya da sırıtışının en’ini, genişliğini ölçün. Bilinen o ki, insan ağzını ne kadar yayarak, kulaklarına yaklaştırarak gülüyorsa, kandaki erkeklik hormonu testosteron düzeyi de o kadar düşüktür. Testosteronu yükseldikçe, erkek adamlık arttıkça, gülüş giderek daralıyor, ve hatta, yok oluyor. Sonuç: Erkek adam, gülümsemez. Belki, kahkaha atabilir. Ağzını büzmek koşuluyla.
“Erkek adam ne yapmaz ?” konusu bir dizi yazı olabilir. Bilimsel araştırmalara göz attığımızda gördüğümüz bir şey daha var: Erkek adam yol sormaz. Her yolu bildiği için değil, sorduğu adamın da yolu bileceğine inanmadığı için. Erkek adam, yol sormadan yol bulmakta fena değildir ve sormadan da, durumu idare eder (bkz: kriz öncesi hükümetler) Ta ki, hangi yöne gideceğine karar vermesi zorunlu olana kadar. O zaman, güler ağlanacak haline.
erkek adamın parmağı ve testosteron

Testosteron düzeyi ile beyin gelişimi arasındaki ilişkiye değinen bir yazı için hazırladığım çizgi... Sol elin işaret parmağı, yüzük parmağından uzun olduğu ölçüde testosteron düzeyi (özellikle anne karnında olduğumuz zamanda beynimize püskürtülmüş olan kısımı) da yüksek olmakta.. Bu da beynimizin organizasyonunu daha erkeksi kılıyor. Bunun önemi ne mi? Sadece, kadınlar ve erkeklerin beyin yapılarının, bazen diğer cinse özgü olabileceğini, bazı erkeklerin kadınlara, bazı kadınların erkeklere özgü sayılan düşünüş ve duygu biçimlerini taşıyabileceklerini hatırlatan bir buluş. Erkek adam olmak ile erkek olma arasında da farklar olabileceğini ve de... bu konudaki bazı yazılarımı görmek için Akşam gazetesinin websitesine bakabilirsiniz http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=46092,,148#
Monday, July 03, 2006

aksam gazetesinde sayfası sürekli değişen bir pazartesi köşem var; sadık okurlar takip ediyor olabilirler. bazen sayfaya uymayan, sığmayan ya da yetişmeyen malzemeyi bu bloga koymak iyi olur idye düşündüm. blogları kaç kişinin okuduğunu bilmesem de, website öncesi bir istasyon.. kolayca yükleyebiliyorum elimde ne varsa.kendi başına fazla yayımlanma şansı olmayan çizgilerimi yayımlamak için gazete köşesini kullanıyor gibi olsam da, köşe yetmeyecek hepsine. taşanları da buraya yerleştiririm:))
bu çizgiler gibi... uydu, uymadı diye düşünmeksizin.
Saturday, June 17, 2006

19 haziranda akşam'da yayımlanacak yazının eşlikçisi olarak hazırladığım bu karikatür, epeyce dönüp dolaştıktan sonra hazır oldu. kendi kendine eğlenmek için değil de, birkaç yüz bin kişinin okuduğu bir gazetede yayımlansın diye karikatür çizdiğimde ya da yazı hazırladığımda, nedense işler daha yavaş ve tutuk gidiyor.
Tuesday, March 14, 2006
kimsenin iyileşmek istemediği hastalık
Aşıkken beynimiz nasıl işler sorusunun cevabını araştırmak için en kestirme yol, annelerin bebeklerine bakarken çekilen beyin MR'larına bakmak olabilir. Romantik aşk ile anne-bebek "aşk"ı/sevgisi arasındaki örtüşmeye her değindiğimde, salonda şöyle bir kımıldanma olduğunu hissediyorum. Bu kımıldanma biraz huzursuzluk, biraz heyecan, biraz da şaşkınlık duygusu içeriyor gibi...Hele beyinde o anda en aktif olan alanların, hangi duygularla ilişkili olduğunu açıklayınca, heyecan biraz hayal kırıklığına dönebiliyor: egemen olan duygular, endişe, kaybetme korkusu, tehlikedeymiş hissi, her an kötü bir şey oluverecek duygusu...Aşk, başlar başlamaz, bitişin endişesini de beraberinde getiriyor. Öyle ki, endişe bittiğinde, aşk da bitmiş oluyor. Gösterdiğim beyin MRlarının bütün romantizmi öldürdüğünden yakınan bir dinleyici, "aşkı da hastalık yaptınız yani yankı bey" diye sitemini dile getirdi. bir insana kayıtsız şartsız bağlanmanın beynimizle bir ilişkisi olması onu neden hastalık yapsın diyecektim ki, bir başka dinleyici "hastalık değil mi?" diye tartışmayı kızıştırdı. Aşk bir hastalık herhalde, tedaviye ihtiyaç duymayan cinsten... Kimse aşktan iyileşmek istemez ki...
Friday, March 10, 2006
Ziraat bankasında iki seminer
beyin ile düşünce arasındaki ilişkiye değindiğim konuşmalarda, bir de demirbaş konu var: pozitif düşünmek zorunda mıyız? Pozitif düşünme adı altında, negatif sayılan her türlü duygudan uzak durma çabasının faydasızlığını başka bir sefere anlatayım. Ama Ziraat B Eğitim Dairesinin yöneticileri (Gülfide hnm ve Özlem hnm) ile oturup konuştuğumuzda gördüğüm o ki, kişisel gelişim adı altında sunulan bir çok "reçete ürün" sadece bana anlamsız gelmiyormuş. Sevelim-sevilelim, pozitif diyelim pozitif olsun, insan isterse her şeyi yapar, tipi gaz verme esasına dayalı görünüşte psikolojik yaklaşımların psikolojiyi iş hayatından uzaklaştırıcı bir etkisi var. Bir çok kişi, "şöyle yaparsanız sizi daha çok severler", "insanları şöyle etkileyebilirsiniz" tipi reçetelerden artık istemiyor. Öğleden sonraki oturumda konuşma şansı bulduğum bir çok yönetici de, akıllarına hitap edilmesini istediklerini söylediler.
Ziraat bankasını konulmaya gitmeden önce, belki biraz da önyargı ile, "fazla ankara" bulacağımı düşünmüştüm. Yanılmışım. Esnek düşünen, sorgulayan, anlamaya çalışan yüzlerce insanla tanıştım. Kişisel gelişime yönelik çalışmalara bakış açılarını kendime yakın buldum. Konuşmayı uzattıkça uzattım:)
Wednesday, February 01, 2006
ayrılık tatlı bir keder

geçen cumartesi tarabya'da tarzını beğendiğim bir çocuk yuvasında (atölye), yuvanın sahibi ve yöneticisi psk Başak Kerimoğlu'nun biraraya getirdiği annebabalarla bir söyleşi yaptım. Son bir kaç yılda, daha ziyade istanbul dışında yaptığım bu tip annebaba konuşmalarını istanbulda yapmayı unutmuşum... Gerçek anlamda bir söyleşi oldu, en çok ben konuştum, ama benden başka konuşanlar da oldu. Hiç bir sorunu fazla çözemedik ama, benim kafamda yeni sorular ve yeni cevaplar doğurduğu için tatminkar oldu:)
konuşmada "ayrılık"ın çocukluk çağının ana teması olduğunu ben de bir kez daha hatırladım. Ana tema ne demek? davranışlardaki değişikliklerin, anne ve babaların tutumlarını, çocukların hislerini belirliypr demek... bu blog'un karikatürü de ayrılıkla ilgili. Bu "post"un başlığı da Shakespeare'in bir dizesinden zaten...
Monday, January 16, 2006
3 cümlede psikiyatri
Sunday, January 15, 2006
istanbul'da tatil bitti kar başladı
didaktik, iyi-kötü, doğru-yanlış kaba ayrımlarına dayanan bir film işte.. çocuklar eğlendi. idil filmdeki çocuk oyuncu kızları görünce, kendisi de "actress" olmaya karar verdi... Benim tanıdığım var mıymış?
Saturday, January 14, 2006
ben bu hizmete mecburum
1983'te Gaziantep'in Oğuzeli ilçesinin sağlık ocağının tek doktoruydum. İlçe dediğiniz, birkaç bin nüfuslu, olanakları sınırlı bir kasaba... Zor ve güzel bir "mecburi" yıl geçirdim, bir sonraki yıl askere, ondan sonra mecburi hizmetin kalan 1 yılını tamamlamak üzere Biga'ya gitmeden önce...Mecburi hizmetten öğrendiklerimi öğrenmenin başka yolları olabilirdi mutlaka, hayatımdan alıp götürdüklerini geri almaktan çoktan vazgeçtim zaten; aklımda kalanlar yeter de artar herhalde...
Göreve 20 Ekim 1983 günü tam 8.00'de başladım. Tam 8:10'da Cumhuriyet Savcısı telefonla arayıp, 'göreviniz hayırlı olsun, ... köyünde bir otopsi var, ona gideceğiz' diyerek ilk görevimi bildirdi.O günlerden en çok aklımda kalan, yaşadığım arkadaşlıkların keyfi ve içtenliği (bir daha yakalanamaz düzeyde). Otobüsten indiğim andan başlayarak beni ağırlayan iki doktor arkadaşımla geçen zamanı unutamadım mesela...
Arkadaşlık deyince sadece orada olanlar değil, yakında uzakta olup ziyarete gelenleri de saymalıyım.
Yine de genellikle (çoğunluk sağlık ocağı hekiminin olduğu gibi) yalnızdım (fotoğrafı sağlık memurumuz Şahin bey çektiydi). Kocaman bir bahçe, nar ağaçları ile doluydu. Arkadaşlarla beraberlik kadar yalnız kalmanın tadını çıkartmayı da Oğuzeli'nde öğrendim.
Hafta içi ya hasta muayenesi, aile planlaması kliniği (RİA kursuna gitmiştim) ya da ev ve köy ziyaretindeydik. Aşılama ve bebek takibi en önemli işimdi.
Lojman ile ev dipdibeydi. hayatımın en kısa süreli işe yolculuğuydu; toplam 10-12 adım. Pencereden çekilmiş fotoğrafta görüldüğü gibi hem dipdibe hem içiçe bir hayat. her gece doğum, otopsi, adli vaka, hastalık, kaza vesilesiyle camı tıklatmak yetiyordu; yattığım yer sürekli bir nöbet odası gibiydi. Yorulmadığımı söyleyemem.
www.yankiyazgan.com
www.yankiyazgan.com
sizleri bekler... her kim iseniz:)
blog işini çözemeyen

bloglamakta neden zayıf kaldığımı düşünmekten helak oldum.. birinci husus, blogu kimler okur; haberdar olanlar mı, haber verdiklerim mi, bir yerlerden search yapanlar mı?
ikincisi, birinciye bağlı; nereye ne yazacağıma karar veremedim, fotograf filan koysam diyorum...
bu bloga bir deneme yapayım. görüntü eklemeyi deneyeyim..
bu işi bir deneme yayını olarak sürdüreyim hele bir...:)




