Wednesday, November 06, 2013
Tuesday, October 29, 2013
Ruh sağlığı anlamını nasıl buldu? (90 yılda)
Ruh
sağlığı anlamını nasıl buldu ?
(Hürriyet gazetesinin
Cumhuriyet’in 90’ıncı yılı ekinde yayımlanmış yazı)
Ülkemizdeki insanların tek tek ve toplumun
birer parçası olarak ruh sağlıklarının bu 90 yıl içindeki dökümünü yapmaya
kalksak gözümüze en çok ne çarpar?
Ruh sağlığımız yerinde diyebilmemiz için
hastalanmaksızın yaşamak yetmez ; çalışabilmek, üretebilmek, sevebilmek ve
anlamlı ilişkiler kurabilmek lazım.
Kendini ruh sağlığı yerinde ve mutlu olarak
tanımlayan kişiler, bu iyilik haline kaynaklık eden umut ve iyimserliklerini
yaşadıkları zevk ve keyiflerden ziyade başkalarıyla kurdukları anlamlı
ilişkilere ve başkaları için yapabildiklerine bağlıyorlar. Umutlu ve iyimser
olanlarımız hayatlarımızın ruhumuzu altüst edici etkilerine daha dayanıklı.
Acıları ve sıkıntıları yaşamış kuşakların
hayatta kalanları, dayanıklı olanları
travma’nın insanı ‘geliştirici’ etkisi ile kazandıkları iyimserlik ve
umudu hayatlarını yeniden kurarken eylemlerine yansıtırlar. Cumhuriyet’in ilk
kuşağının bir başka devrin son kuşağı olması tesadüf müdür ?
Ülkemiz cumhuriyete geçtiğinde öncesinde
ardarda yaşamış olduğu savaşlar, toplu kıyımlar, zoraki göçler ve milyonlarca
ölüm ile karakterize uzun bir kayıplar döneminin büyük bölümü ‘tamamlanmıştı’.
Travmatik hayat değişiklikleri, çekilen ve
çektirilen acılar kimimizde dayanıklılığı, umudu ve iyimserliği arttırırken,
kimimizde düşmanca duyguları, kendine ve başkasına güvenmezliği körükler.
Travmanın sarsıcı etkisinden iyimserlik çıkartabilmiş bir kesime örnek sağlık
alanında çalışanlarda görülebilir. Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki veremle ya da
sıtma ile savaş için yürütülen sağlık seferberliğinde, dayanıklı olanların
hayata nasıl dört elle sarılarak başkaları için çabaladıklarını görebilirsiniz.
Hayatta kimin daha çok acı çektiğini
kıyaslamak zor olsa da, topluca acı çekilen olayların dönüştürücü etkisi daha
büyük sayılabilir. Ikinci dünya savaşı sonrasında ruhsal alanda açılan
yaraların iyileştirilmesi gereği Amerikan psikiyatrisinin gelişim hamlesini
doğurmuştu. Türkiye’de cumhuriyet döneminin ruh sağlığı alanına etkisi olmuş
acılarının listesini yapmak bu yazının işi değil ; ancak ülkemizde
Cumhuriyet öncesindeki toplumsal travmaların ruhsal sonuçlarını tam kavrayamadan
yola devam etmiş olduğumuz gibi, sonrasında başta 1980’lerden bu yana sürüp
gitmiş savaş olmak üzere yaşananların iç dünyamızdaki etkilerini de (sanırım,
siyasi/ideolojik saflaşmalarımızla ilişkileri güçlü olduğundan) henüz yeterince
tahlil edip anlayamadık.
Böyle düşünürsek, 1999 depremlerini öncesindeki
diğer büyük felaketlerden ayırd eden ülkemizde ruh sağlığı alanındaki
sonuçlarının çok net olmasıdır. Herkesi ayrımsız etkileyen bu sarsıntı, insanımıza
kendilerinin ve çocuklarının ruh sağlığını fark ettirdi.
Psikiyatri ve psikoloji alanlarının birer
meslek ve bilim alanı olarak o güne dek görülmemiş bir anlam kazandığı bu
felaket döneminde ruh sağlığının her yaş, sınıf, dil, din ve cinsiyet için bir
ihtiyaç olduğu tartışmasız olarak ortaya çıktı. Cumhuriyet döneminin en büyük
felaketi onbinlerce canı alırken milyonlarca hayatta kayıpların yarattığı
duygularla derin bir iz bıraktı. Devlete olan güven duygusunun sarsılması, umduğu
desteği alamamanın ve güçsüzlüğe tanık olmanın verdiği hayal kırıklığı bir
yanda, hem birey hem de topluluk olarak kendi gücünü fark edişi, dayanışmanın
ve başkaları için bir şey yapabilmenin mutlu ediciliği diğer yanda bir dönemdi.
Geride bıraktık diyemeyeceğimiz kadar yakın bir geçmişteki 1999 depremleri
felaketinin sonrasında toplumsal dokunun çözülüp yeniden dokunmaya başlamasının
öncüllerini insanların hayatında tek tek gördük. Birey o zamana kadar güvenilir
bildiği yapıların kofluğunu görünce, güvenme ihtiyacını ya iyimserliğini
kazanarak kendi gücünde ve başkalarıyla dayanışma ve işbirliğinde, ya da
karamsarlığına teslim olarak gücünden gönüllü vazgeçtiği kaderci yaklaşımlarda
karşıladı.
babalar nasıl sever
Babalar
nasıl sever?
Anneler
cepte keklik. Biz babaların
duyguları bir hoş, değişkeniz çocuklarımıza karşı. Şimdi konuyu
"canım, biz çocuklarımızı sevmiyor muyuz"a çekmeyelim. Seviş tarzımız
da bir hoş, kendimize özgü. Bir kere, (babalar olarak) annelere göre
daha şartlı-şurtluyuz. Ne yaparsak yapalım, bizi kayıtsız şartsız seven ve bunu
da az önceki deneyde olduğu gibi gözlerinden şıp diye okuduğumuz annelerimizin
sevgisi, âdetâ, "cepte keklik."
Babanın
beklentileri. Biz babaysak eğer,
çocuğumuzun sevgimizi hakedecek şeyler yapması, sevgimizi bir tür kazanması
gerekiyor. Doğru-yanlış olarak söylemiyorum, bir durum saptaması bu... Belli
ölçütlerimiz, beklentilerimiz var. Bunlara uyulmasını bekliyoruz.
Beklentilerimize uyan çocuklar, gözbebeğimiz olup, gözümüze giriyorlar. Uymayan
âsiler ise, gözbebeğimize girmek için önerilen yollar dışında yolları
tuttuklarında, sevgiyi kazanmaktan vazgeçtiklerini sanmayın. Bize en çok
direnen, bizimle en çok mücadele eden isyankâr ya da "hayırsız"
çocuklar bile, belki de en çok onlar, bir tür "kutsanma" beklentisi
içinde, alamadıkları bir sevgiyi (babanın onayını) almak için onca yıl isyan
ediyorlar.
Babam
beni sevmiş miydi? Çocuk olarak,
kendimizi babamıza sevdirebildiysek, daha doğrusu, o bize sevgisini
hissettirebildiyse, işimiz daha kolay. Hayatla didişmemizin bile daha
yumuşamasını bekleyebiliriz. Çocuğumuza onu sevdiğimizi hissettirmemiz de aynı
ölçüde kolaylaşacak. “Yok, ben o sevgiye ulaşamadım”, diyebilirsiniz. Ulaşmak
için çaba harcamış olduğunuz günleri hatırlayamayacak kadar iyice gerilere
itmiş de olabilirsiniz. "Zaten onun sevgisini elde etmeyi de reddetmiştim,
âsiydim, radikaldim" de diyebilirsiniz.
Gözünden
tanırsınız. Ama, zihninizde şöyle
bir dönüp geriyi düşündüğünüzde, bu günkü aklınızla baktığınızda, hele artık
babaysanız, babanızın sevgisinin kanıtlarını bulabilirsiniz. Geçmiş yıllarda
görüp de, babalık sevgisiyle o sıralar pek ilişkilendiremediğiniz davranışları,
şıp diye gözünden tanıyacağınıza bahse girebilirim.
Oksitosin konusuna gelince, erkeklerde oksitosin'İn bağlanma kalitesi ve derinliği ile doğru orantılı olduğunu belirteyim. süt ya da rahim dışındaki etkilerin geçerliliğini düşündüren bu bulgu erkeklerde çocuk dışındaki yakınlıklarda oksitosinin rolünün ne olduğu sorusunu da getiriyor.
Friday, October 11, 2013
Babamın Küçük Okuyucusu
Babamın Küçük Okuyucusu
Her baba gibi ben
de bir zamanlar çocuktum. Benim babam da hep sevdiğim, arada kızdığım veya
çekindiğim, hayran olduğum sonra küçümsediğim sonra tekrar hayran olduğum bir
insandı. Babam çocukken geçirdiği bir hastalık görme duyusunu yok ettiği için
kördü. Gözleri bir ışık bile sezemiyor, hiç bir şey görmüyordu.
Babam okumayı çok severdi.
Kitaplarının bir kısmı körlere özel kabartma yazı ile basılmıştı, elleriyle
dokunarak okurdu. Kabartma yazı ile basılmamış, dokunarak okunamayacak olan gazeteleri,
Türkçe kitapları, dergi makalelerini, mesleği gereği okuyacağı kanunları ise
okuyamıyordu. Yazıları bir başkasının ona sesli okuması gerekiyordu.
Okuma yazmayı
öğrenir öğrenmez bu görevi ben üstlendim. Genellikle zevksiz bulduğum, sıkıcı
metinleri bir yandan esneyerek ağır ağır okurken babam bazı cümleleri
tekrarlatır, arada atladığım paragrafları fark edip geriye döndürtür, kelimeleri
doğru telaffuz etmem için bana yardım ederdi. Bir çocuğun pek okumayacağı
cinsten zor metinler okumayı bazen çok zor bulurdum.
O yıllarda solcu
gazeteler sayılan Cumhuriyet ve Akşam gazetelerinin sayfalarında Vietnam diye
bir ülkeye Amerikan ordusunun saldırmış olduğunu, Paris’te öğrencilerin düzene
karşı ayaklandıklarını babama okurken ben de öğrenmiş oluyordum. Başta pek
anlamlı gelmeyen bu bilgiler üstüste biriktikçe dünyaya başka türlü bakmaya
başladım. Okuldaki diğer arkadaşlarımın sinemalarda alkışladığı Amerikan
askerlerinin karşısında kim savaşıyorsa onu tutuyordum. Bunlar genellikle
çirkin ve kötü giyimli kişilerdiler. Her filmin sonunda kaybediyorlardı. ‘Ama
bu haksızlık’ diye düşünmüştüm.
Paris’in Fransa’da
olduğunu da babama okuduğum gazetelerden öğrenmiştim. Kaldırım taşlarını söküp
polislere atmalarını biraz ayıplamıştım. Babam da zaten ‘şiddete karşıyız’
diyordu.
Aynı yıl,
Çekoslovakya denen ülkeyi Sovyetler Birliği denen (bir biçimde sempati
duyduğum, ama beni zorbalığıyla hayal kırıklığına uğratan) daha büyük ülkenin
işgal ettiğini gazetede gördüm. ‘Güçlüler hep güçsüzleri yenecek mi’, diye babama
sormuştum. Artık güçlüleri tutsam belki daha rahat edecektim.
Babam, ‘o zaman
güçsüzler ne yapacak, sen desteklemezsen’, dedi. Benim desteğimle mi
olacaktı ? Babam, ‘gazete okuduğunda nasıl bana destek oluyorsan, başka
yerlerde de başka yardıma ihtiyacı olanlara destek olabilirsin,’ diye cevap
verdi.
Şimdi, okumayı
öğreneli tam 48 yıl oldu. O yıllarda babama görev gereği yüksek sesle okuduklarımdan
öğrendiğim kelimeleri, bilgileri kullanmaya devam ediyorum. O yıllarda
edindiğim bakış açısını da… Daha önemlisi, çocukken zor kitapları ve yazıları
babam duysun diye okuya okuya, zor metin okumaya alışmışım. O sırada, 7-8
yaşlarında bir çocukken kitap okurken sıkılıyordum. Şimdi kitap okumasam
sıkılıyorum.
Babamın küçükken
başına gelen olumsuz olayla gözlerini kaybetmesi benim kitap kurdu olmamı, bir
sürü şeyi öğrenmemi sağladı. Olumsuz bir olay bile hayatımızda olumlu etkiler
yapabiliyor. Biraz sıkılsak da.
Babam dede olduğu
yıllarda, kendisine okuyucu bulamayacak görme özürlüler için bir kitaplık kurdu
(www.turgok.org). O kitaplıkta körler için kabartma yazıyla basılmış kitaplar
ödünç veriliyor. Babasının gözleri görmeyen çocuklar kime kitap okuyacaklar,
diye düşündüm geçenlerde.
Sunday, September 29, 2013
geçim derdi
Geçim
derdi zekanın kullanımını bozuyor
1983 yılında
zorunlu hizmet için gittiğim kasabada sağlık ocağı doktoru olarak mesleğe
başladığımda yaptığım doğum, otopsi, sünnet gibi sayısız iş arasında koruyucu
sağlık amaçlı ev ziyaretlerinin anlamını bir türlü çözemezdim. Ben, sağlık
memuru, ebe hemşire, elimizde her hane için çıkarttığımız kartlar, sokak sokak,
köy köy gezip, kimin aşısının zamanı gelmiş, kimin gebeliğinin 3üncü ayı
tamamlanmış, hangi bebek yürümüş, hangisi konuşmuş, bakar, inceler, ihtiyacı
karşılardık. Kentsoylu aklımla, içimden bu insanların neden kendilerinin akıl
edip de bu ihtiyaçlarını takip etmediklerini, sorumluluklarını ihmal
ettiklerini düşünürdüm. Cehalet, kötü beslenme gibi klasik etkenlerden başkası
aklıma gelmezdi, ama yine de pekala kafası işleyen insanların kendi hayatlarındaki
önemli ve gerekli şeyleri bu kadar az takip etmelerine akıl erdiremezdim.
Yoksulluk ile geçim derdi arasındaki farkı düşünmemiştim. Hatta bazen
yoksulların yoksulluğuna da neredeyse inanmayanlara katılacak gibi hissederdim.
Ne de olsa fıstık zamanı olunca ceplerine paraları doldurup şehirde
harcayabiliyorlardı, demek ki, aşılara, gebelik takibine, bebeklerinin
sağlığına önem vermiyorlardı. Yoksul halkın yanıldığını, yanlış düşündüğünü,
yanlış davrandığını düşünen ne ilk, ne de son ‘halkçı’ydım.
Yoksulların
hayatlarına sahip olamaması, modern anlamdaki sorumlulukları takip etmemeleri
bir aklın yetmemesi ya da zeka problemi midir ? Geçim derdi içindeki yoksul
insanların zekasını ölçsek, ne buluruz ? Yoksulların zeka ölçümlerinde genellikle
daha düşük çıkmasını daha az öğrenim görmüş olmalarına ya da kötü
beslenmelerine bağlayanlar bilim dünyasında çok.
Yoksullar sadece testlerde düşük performans
göstermiyorlar; hayatlarına şöyle yukarıdan baktığınızda, gündelik hayatta
hatırlamaları gereken şeyleri unutuyor, hayatlarını toparlamakta zorlanıyor,
çocuklarına karşı doğru davranışları defalarca öğretseniz de uygulayamıyorlar.
Kendi yararlarına olanı göremedikleri, kısa vadeli çıkarlarının peşinde
kendilerinden yana olmayanlara destek verdikleri için dudak büktüğümüz
yoksulların bu zaaflarını zekalarının gelişmesini engelleyen şartlara bağlamak gündelik
sohbet sınırlarındaki en popüler açıklamalardan. Ancak bu bakışın geçerli olup
olmadığı bir yana, getirdiği ‘değişmezlik’, ‘böyle gelmiş böyle gider’lik, ‘adam
olmazlık’ ne kadar doğru ?
ABD’de siyah
Amerikalıların zaten doğuştan ‘zihinsel özürlü’ olduğunu düşünen (ve
testlerdeki performansını buna kanıt gösteren) egemen görüş, biraz ‘sol’ bir
savrulma ile yoksulların da geri dönüşü olmaz biçimde ortalamanın altına
düştüğünü bu saptamaya ekler. Ancak, buradan bir görev çıkartmaktansa, pek
yapacak bir şey olmadığını, belki daha çok eğitim almaları gerektiğini, ama
alınan eğitimin de pek bir işe yaramadığını söyleyen bir kanaatler dizisi
içinde konuyu ‘kaybeder’.
ABD’nin liberal
(Amerika’nın orta-sol kanadı, ama dinsel muhafazakarlar açısından komünist gibi
‘bir şey’) düşünürlerinden Cass Sunstein’ın blogundaki bir yazısında aktardığı
araştırma yoksullar ve zeka ilişkisine bakışımızı değiştirebilir.
Araştırmanın birkaç
deneysel aşaması var. İlk deneyde önce iki ‘finansal’ problem iki ayrı gruba
soruluyor, finansal problemlerin maliyetleri farklı ; biri 500 öteki 1500
dolarlık. Ikinci aşamada bir zeka testi uygulanıyor. Yoksul ve zenginler eğer test
öncesinde 500 dolarlık (küçük) bir problemi çözdülerse, testlerde fark yok.
Ancak kayıp riski daha yüksek olan 1500 dolarlık (büyük) problemi çözen kişi
eğer bir yoksul ise, zeka testindeki skorları çok daha düşük. Üstelik, zengin
ve yoksulların matematik becerileri arasında da ayrı bir ölçümde görüyoruz ki
hiç bir fark yok. Araştırmacıların vardığı sonuç : Daha yüksek finansal
kayıp riski almak yoksulların zeka testi performansını bozuyor. Bu sadece bir deney,
belki gerçek hayata uymaz, diyebiliriz. Mullainathan ve Shafir’in Hindistan’da
yaptıkları deneyin bir sonraki aşaması kuşkuculara yanıt arıyor.
Ürünlerin
toplanmasından önceki dönem çiftçiler için maddi sıkıntıların en yoğun olduğu
dönem. Harmandan sonra ise bir süreliğine ferahlama oluyor. Hindistan’da
yapılan çalışmada iki ayrı zaman diliminde uygulanan zeka testlerinde yoksul
çiftçilerin harmandan önceki performansları düşük, sonrası ise daha yüksek
ölçülüyor. Arada yaklaşık 13 puanlık bir fark var. Aklı geçim derdinde olan
çiftçilerin aklı, zeka testinde ölçüldüğü şekliyle, adeta duruyor. Geçim derdi
bir süreliğine olsun kalktığında aynı yoksulların zekaları ‘yükseliyor’.
Yoksulluk
koşullarında hayatta kalma mücadelesi verenler, kapasitelerini zihinsel
işlevlerine tam yansıtamıyorlar. Bu sadece bir zeka testi sonuçları ile sınırlı
kalmayan bir etki. Hayatın çapraşık ayrıntılarıyla başa çıkmak için gereken
zihinsel kıvraklık yoksullukla başa çıkma mücadelesinin talepleriyle
sınırlanınca, sorumluluklar, para ve kredi kartı kullanımı, çocukların ve
kendilerinin sağlığına göstermeleri gereken özen, hepsi en kötüsünden
gerçekleşiyor.
Yoksul kesimlerin
kendi hayatlarına dönük sorumluluklarını yerine getirmeleri için yardımcı
olunması yoksulluklarını azaltmaktan daha hızlı gerçekleştirilebilecek bir
yöntem. Sunstein’ın yazısındaki önerileri kamu kaynaklarından yararlanabilmek
için doldurulması gereken formları doldurmak için yardım etmeyi bile içeriyor.
Türkiye’de sosyal
sağlık hizmetlerinin öncelikli olduğu dönemde sağlık ocaklarından yaptığımız ev
takiplerinde kendilerinin o gaile arasında aşılarını sağlık kontrollarını
hatırlayıp gelmesini beklemek yerine tek tek ailelerin ayağına gidip hizmeti
veriyorduk. Aklını tam kullanmasını yoksulluğun, geçim sıkıntısının engellediği
insanlara bir toplumsal kaynağı sunarken, oturup beklemek yerine kaynağın
kullanımını sağlamak için destek olmanın önemini o sırada hissettiysem de, bu
yazı için kaynakları okurken, ‘ancak tam kavradım’ desem yalan olmaz. Belki de ev ziyareti yaptığımız dönemler
fıstık zamanının hemen sonrasına, maddi darlığın kısmen azaldığı döneme denk
geldiğinde, geçim baskısı azalmış yoksul köylüler akıllarını hayatlarına daha
egemen kılıyorlardı. O gözle bakmayı akıl edememişim.
Subscribe to:
Posts (Atom)



