bu bloga ve binlerce başka bloga ilişkin bir durum: chicago'daysanız okuyabiliyor, yazabiliyorsunuz. istanbul'daysanız...?
acıklı... acınılacak durum.
sebebi, muhtelif.
kabahatli, herhalde çok kişi. çoğumuz.
ne yapabiliriz?
aklımızı başımıza toplayabiliriz.
nasıl?
değişik cevaplar verilebilir: ben nereden bileyim ? neden ben bileyim? gibisinden uzatılabilir.
yine de, böylesi iyi. aynaya baktığımızda, sandığımız gibi olmadığımızı görmek, üzer, ama aklımızı başımıza getirebilir.
görebilmeyi, farkına varmayı doğurur.
Thursday, October 30, 2008
Sunday, October 26, 2008
erişilmez bloglar
dün akşamdan bu yana bloglara erişimin engellenmiş olduğunu görmek, park yerinin arabanız içinde kalacak biçimde kapısının kilitlenmesine benziyor. bu benzetmemi özgürlükleri hafife almak gibi yorumlamayın,zaten hafife alanın ben ya da benzeri insanlar olmadığı apaçık ortada.
böl bir durumda, üzüntüden başka hangi duygularla hareket etmeliyiz? üzüntü, genellikle hareket ettiren değil, hareketsiz bırakan bir duygu ise, "otur oturduğun yerde" vaziyeti belki de ağır basacaktır.
neyse, devam ederiz elbet.
böl bir durumda, üzüntüden başka hangi duygularla hareket etmeliyiz? üzüntü, genellikle hareket ettiren değil, hareketsiz bırakan bir duygu ise, "otur oturduğun yerde" vaziyeti belki de ağır basacaktır.
neyse, devam ederiz elbet.
Tuesday, October 14, 2008
sükût suikasti
bu terimi ilk kez ahmet güntan'dan duymuş, sonrasında lale müldür'ün bir yazısında görmüş, moralimin bozuk olduğu, gazetecilerin kitabıma ilgi göstermeyerek gazetelerde yer vermediklerini düşündüğüm bir zamanda kendime bile yakıştırmıştım. bu sözü gazetedeki yazımda kullandığımda, yazar Sefa Kaplan bana yolladığı mesajda sözün kaynağının Ahmet Hamdi Tanpınar olduğunu bana hatırlattığında, kendime cahilliğimden ötürü çok kızmam için bir vesile daha doğdu.
moralimin bozuk olduğunu söylüyorum, ama belki de yanıldım. psikiyatr olmam kendimi değerlendirirken yanlış yapma olasılığımı biraz azaltabilir, ama o kadar da değil. insanın morali bozuksa, kendisini önemsiz ve değersiz görme eğilimi artmaz mı? o zaman kendimi nin bir sükût suikastine değer görmüşsem, bu pek anlamlı olmamış.
yine de, okurdan gördüğüm ilgiyi "basın"dan görmedim derken abartmıyorum. bunda bir sui-kast (kötü bir amaç) olduğunu söylemek safça olur. yine de enteresan bir olayı buraya yazıp rahatlamalıyım:
geçen yıl "kalp çarpar beyin böler" çıktığında (yayınevinin benden onlardan bu desteği rica etmem ricasıyla :)) bir iletişim ajansı sahibi arkadaşım kitabın basında yer alması için kendi "contact"lerini kullanmaya gönüllü oldu. büyük gazetelerde tanıdık insanlar var, ama, kendim için fazladan bir şey istemek konusunda pek becerikli olduğum söylenemez. söyleyen varsa, bilgisizlikten, ya da sui-kast'ten...(bir de sui-niyet var, bu ikisi arasındaki farkı babama sormalıyım)
her neyse, ben de kendimce soruşturuyorum. inanılmaz bir sürü şey öğrendim. inanılmaz ve kanıtlanamaz. yine de bir biçimde yazmalıyım, kimlikleri vs ortaya koymadan, olayların mekanizmasını anlamak, insanların neden durduk yerde birisine (burada birisi ben:) düşmanca hareket ettiklerine akıl erdirebilmek için.
neyse bunun için biraz zaman lazım. şimdilik bu preview ile yetineceğim ve düşüneceğim. (bu blognotu ekim başında yazmışım, şimdi yayınlayalım, gerisini tetiklesin bende diye).
moralimin bozuk olduğunu söylüyorum, ama belki de yanıldım. psikiyatr olmam kendimi değerlendirirken yanlış yapma olasılığımı biraz azaltabilir, ama o kadar da değil. insanın morali bozuksa, kendisini önemsiz ve değersiz görme eğilimi artmaz mı? o zaman kendimi nin bir sükût suikastine değer görmüşsem, bu pek anlamlı olmamış.
yine de, okurdan gördüğüm ilgiyi "basın"dan görmedim derken abartmıyorum. bunda bir sui-kast (kötü bir amaç) olduğunu söylemek safça olur. yine de enteresan bir olayı buraya yazıp rahatlamalıyım:
geçen yıl "kalp çarpar beyin böler" çıktığında (yayınevinin benden onlardan bu desteği rica etmem ricasıyla :)) bir iletişim ajansı sahibi arkadaşım kitabın basında yer alması için kendi "contact"lerini kullanmaya gönüllü oldu. büyük gazetelerde tanıdık insanlar var, ama, kendim için fazladan bir şey istemek konusunda pek becerikli olduğum söylenemez. söyleyen varsa, bilgisizlikten, ya da sui-kast'ten...(bir de sui-niyet var, bu ikisi arasındaki farkı babama sormalıyım)
her neyse, ben de kendimce soruşturuyorum. inanılmaz bir sürü şey öğrendim. inanılmaz ve kanıtlanamaz. yine de bir biçimde yazmalıyım, kimlikleri vs ortaya koymadan, olayların mekanizmasını anlamak, insanların neden durduk yerde birisine (burada birisi ben:) düşmanca hareket ettiklerine akıl erdirebilmek için.
neyse bunun için biraz zaman lazım. şimdilik bu preview ile yetineceğim ve düşüneceğim. (bu blognotu ekim başında yazmışım, şimdi yayınlayalım, gerisini tetiklesin bende diye).
yy'nin kitap sepeti 14 ekim 08
Kitaplar
Ne çok kitap var kitapçılarda. Benim gibi, “boş” zamanının çoğunda Remzi’nin akmerkez, kanyon, mayadrom mağazalarına neredeyse bir tür rotasyon sistemiyle gidip, kitaplara bakan, “hangisini almasam?” diye kendini tutmakla avarelik edenler için çok kitap, iştah patlamasından mide fesadına uğrama olasılığı yüksek bir ziyafet sofrası gibi. Bu hafta ne aldım? Kenara koyup, ilk ve son sayfalarını okuyup, belki bir gün tamamını okurum diye ayırdığım kitapları atlıyorum. O noktada kendimi bir pul koleksiyoncusuna benzetip rahatlıyorum; nasıl o koleksiyoncu aldığı pulları zarfa yapıştırsın diye almıyor, pulları pul defterine yerleştirip seyretmekten zevk duyuyorsa, bazı kitapların elimde bulunması, onların rafta olduğunu görmek bana bir zevk, daha önemlisi iç rahatlığı ve huzur veriyor. Karar verdim, her hafta satın aldığım kitapları bloguma yazacağım bundan böyle; (www.yankiyazgan.blogspot.com) okurlarla en azından bir kitapdaşlık oluşturabilmek hoş olabilir.
Kitap sepetine bir bakalım. Genç felsefeciye mektuplar (Christopher Hitchens); Mahalle Baskısı (Ruşen Çakır); Kapana Sıkışanlara (Tarhan Erdem), Ötekiler için Sivil İtaatsizlik Rehberi (Ümit Kardaş)... Araya kısmış bir DVD, I’m not there (Beni Orada Arama), Todd Haynes’ten Bob Dylan biyografisi. Microtrends (Mark Penn) diye bir başka kitap. Bu hafta roman, öykü yok. Masumiyet Müzesi okuması ancak bitti, sindirimi devam eder. Dün Serdar Turgut ile söyleşimizde kitaba sevgimi anlattım zaten. Reklamlarına yazmışlar, “aşk romanı” diye, ya seversin, ya nefret edersin.
Ne çok kitap var kitapçılarda. Benim gibi, “boş” zamanının çoğunda Remzi’nin akmerkez, kanyon, mayadrom mağazalarına neredeyse bir tür rotasyon sistemiyle gidip, kitaplara bakan, “hangisini almasam?” diye kendini tutmakla avarelik edenler için çok kitap, iştah patlamasından mide fesadına uğrama olasılığı yüksek bir ziyafet sofrası gibi. Bu hafta ne aldım? Kenara koyup, ilk ve son sayfalarını okuyup, belki bir gün tamamını okurum diye ayırdığım kitapları atlıyorum. O noktada kendimi bir pul koleksiyoncusuna benzetip rahatlıyorum; nasıl o koleksiyoncu aldığı pulları zarfa yapıştırsın diye almıyor, pulları pul defterine yerleştirip seyretmekten zevk duyuyorsa, bazı kitapların elimde bulunması, onların rafta olduğunu görmek bana bir zevk, daha önemlisi iç rahatlığı ve huzur veriyor. Karar verdim, her hafta satın aldığım kitapları bloguma yazacağım bundan böyle; (www.yankiyazgan.blogspot.com) okurlarla en azından bir kitapdaşlık oluşturabilmek hoş olabilir.
Kitap sepetine bir bakalım. Genç felsefeciye mektuplar (Christopher Hitchens); Mahalle Baskısı (Ruşen Çakır); Kapana Sıkışanlara (Tarhan Erdem), Ötekiler için Sivil İtaatsizlik Rehberi (Ümit Kardaş)... Araya kısmış bir DVD, I’m not there (Beni Orada Arama), Todd Haynes’ten Bob Dylan biyografisi. Microtrends (Mark Penn) diye bir başka kitap. Bu hafta roman, öykü yok. Masumiyet Müzesi okuması ancak bitti, sindirimi devam eder. Dün Serdar Turgut ile söyleşimizde kitaba sevgimi anlattım zaten. Reklamlarına yazmışlar, “aşk romanı” diye, ya seversin, ya nefret edersin.
Neurodisney
Paris’teki disney parkı, ki eurodisney olarak bilinir, disney filmlerinden karakterlerle herkeste en azından bir tanesi bulunan anılar için masumiyet müzesi’ndekine benzer bir “obje sergisi” adeta. Çocukluk kitaplarımızdan “İsviçreli Robensonlar”u okumuş olanlar, romanda çok daha güzel betimlenmiş olan dev ağaç evi hatırlayabilirler. En üstteki üçüzlerin odasındaki hamak-ranzaya kadar, çocukluğumda kitabı okuduğumda kurduğum hayallerden tanıdık “objeler”, eurodisney’in basmakalıp, sıradan ama insana garip bir zevk de veren (biraz fastfood yemek ya da americano kahve gibi diyebiliriz) ortamının içinde belleğimdeki yerlerini gelip buluverdiler. Sinir bozucu bir durum. o yüzden de, neurodisney dedim:)
Thursday, October 09, 2008
20 soruya cevaplarım ve bir ekleme
20 Soru/Taraf Gazetesi / 04.07.2008
1. En sevdiğiniz kelime?
Belki.
2. Nefret ettiğiniz kelime?
Cinsel aşağılayıcı küfürler.
3. Ne sizi heyecanlandırır?
Hedefler.
4. Heyecanınızı ne öldürür?
Hevessizlik.
5. En sevdiğiniz ses nedir?
Rüzgar sesi.
6. Nefret ettiğiniz ses nedir?
Gıcırtı.
7. Hangi mesleği yapmak istemezsiniz?
Gardiyanlık.
8. Hangi doğal yeteneğe sahip olmak istersiniz?
Müzik.
9. Kendiniz olmasaydınız kim olurdunuz?
Ancak kendime benzeyen bir başkası olmayı becerebilirdim.
10. Nerede yaşamak isterdiniz?
İstanbul'dan memnunum.
11. En önemli kusurunuz nedir?
Saçmalığa tahammülsüzlük.
12. Size en fazla keyif veren kötü huyunuz hangisi?
Yiyip içmek.
13. Kahramanınız kim?
Goldmund.
14. En çok kullandığınız küfür?
Saçmalama.
15. Şu anki ruh haliniz nasıl?
Keyfim yerinde.
16. Hayat felsefenizi hangi slogan özetler?
Pek bir slogana sadık kalamıyorum
17. Mutluluk rüyanız nedir?
Güneşli bir sabah, çocuklarım ve eşim, okuyacak bir kaç kitap, dinleyecek bir müzik.
18. Sizce mutsuzluğun tanımı?
Sevme yetisinin kaybolması.
19. Nasıl ölmek isterdiniz?
Geç ve hızlı.
20. Öldüğünüzde cennete giderseniz Tanrının kapıda size ne söylemesini istersiniz?
Yine geciktin.
ek: 20 soru yayımlandıktan birkaç ay sonra
Taraf'ta, köşenin hazırlanmasından sorumlu gazeteci Alaz Kuseyri'nin konuya ilişkin hazırladığı haber-yorumunda; benim kahramanım ilan ettiğim Goldmund'un ne menem birisi olduğu, ya da çağrışımı tüm detayları ile ortaya çıktı: günah ve özgürlük. her soruya cevap verirsen böyle olur, diye kendi kendime söylenirken, bunu çook düşünmem lazım, diyerek söylenmemi tamamladım. kitabı okuyalı 25 yıla yakın oldu, bu arada:))
YANKI YAZGAN GOLDMUND HAYRANI • Psikiyatrist Yankı Yazgan’ın kahramanı Hermann Hesse’nin Narziss ve Goldmund romanından Goldmund. Kitabın başkahramanı Goldmund hayli ilginç bir karakter. Arkadaşı Narziss’le bir manastırda dini eğitim almakta olan Goldmund, okuldan kaçtığı bir gün, ormanda gezinirken çok güzel bir kızla karşılaşır. Kızın onu öpmesinden sonra hiçbir zaman bir rahip olamayacağını anlar. Sonuçta Katolik Manastırı’nı bırakıp, ‘hayatın anlamını’ aramaya koyulur. Çalışkan ve başarılı, temelinde Tanrı öğretisi bulunan akıl yürütmelere yürekten bağlı bir karakter olan Narziss’e taban tabana zıt biri olan Goldmund, aslında öğrencilik yıllarında da zaman zaman tutarsız düşüncelerle özgürlüğe yönelmiş bir karakter. Ortaçağ Almanya’sında geçen romanda daha önce kendini bile tanımayan, sadece Narziss’in söyledikleriyle yaşayan Goldmund’un kimliğini bulmasında ve hayatın anlamını aramasındaki itici güç olan kadın ve cinselliği kapsayan günah olgusunun beraberinde getirdikleri özgürlük okuyucunun aklında yer etmiştir.
1. En sevdiğiniz kelime?
Belki.
2. Nefret ettiğiniz kelime?
Cinsel aşağılayıcı küfürler.
3. Ne sizi heyecanlandırır?
Hedefler.
4. Heyecanınızı ne öldürür?
Hevessizlik.
5. En sevdiğiniz ses nedir?
Rüzgar sesi.
6. Nefret ettiğiniz ses nedir?
Gıcırtı.
7. Hangi mesleği yapmak istemezsiniz?
Gardiyanlık.
8. Hangi doğal yeteneğe sahip olmak istersiniz?
Müzik.
9. Kendiniz olmasaydınız kim olurdunuz?
Ancak kendime benzeyen bir başkası olmayı becerebilirdim.
10. Nerede yaşamak isterdiniz?
İstanbul'dan memnunum.
11. En önemli kusurunuz nedir?
Saçmalığa tahammülsüzlük.
12. Size en fazla keyif veren kötü huyunuz hangisi?
Yiyip içmek.
13. Kahramanınız kim?
Goldmund.
14. En çok kullandığınız küfür?
Saçmalama.
15. Şu anki ruh haliniz nasıl?
Keyfim yerinde.
16. Hayat felsefenizi hangi slogan özetler?
Pek bir slogana sadık kalamıyorum
17. Mutluluk rüyanız nedir?
Güneşli bir sabah, çocuklarım ve eşim, okuyacak bir kaç kitap, dinleyecek bir müzik.
18. Sizce mutsuzluğun tanımı?
Sevme yetisinin kaybolması.
19. Nasıl ölmek isterdiniz?
Geç ve hızlı.
20. Öldüğünüzde cennete giderseniz Tanrının kapıda size ne söylemesini istersiniz?
Yine geciktin.
ek: 20 soru yayımlandıktan birkaç ay sonra
Taraf'ta, köşenin hazırlanmasından sorumlu gazeteci Alaz Kuseyri'nin konuya ilişkin hazırladığı haber-yorumunda; benim kahramanım ilan ettiğim Goldmund'un ne menem birisi olduğu, ya da çağrışımı tüm detayları ile ortaya çıktı: günah ve özgürlük. her soruya cevap verirsen böyle olur, diye kendi kendime söylenirken, bunu çook düşünmem lazım, diyerek söylenmemi tamamladım. kitabı okuyalı 25 yıla yakın oldu, bu arada:))
YANKI YAZGAN GOLDMUND HAYRANI • Psikiyatrist Yankı Yazgan’ın kahramanı Hermann Hesse’nin Narziss ve Goldmund romanından Goldmund. Kitabın başkahramanı Goldmund hayli ilginç bir karakter. Arkadaşı Narziss’le bir manastırda dini eğitim almakta olan Goldmund, okuldan kaçtığı bir gün, ormanda gezinirken çok güzel bir kızla karşılaşır. Kızın onu öpmesinden sonra hiçbir zaman bir rahip olamayacağını anlar. Sonuçta Katolik Manastırı’nı bırakıp, ‘hayatın anlamını’ aramaya koyulur. Çalışkan ve başarılı, temelinde Tanrı öğretisi bulunan akıl yürütmelere yürekten bağlı bir karakter olan Narziss’e taban tabana zıt biri olan Goldmund, aslında öğrencilik yıllarında da zaman zaman tutarsız düşüncelerle özgürlüğe yönelmiş bir karakter. Ortaçağ Almanya’sında geçen romanda daha önce kendini bile tanımayan, sadece Narziss’in söyledikleriyle yaşayan Goldmund’un kimliğini bulmasında ve hayatın anlamını aramasındaki itici güç olan kadın ve cinselliği kapsayan günah olgusunun beraberinde getirdikleri özgürlük okuyucunun aklında yer etmiştir.
Sunday, October 05, 2008
öğrenmem öğretirim diyemeyenlerdenim
yazılar çizilerin hk görüşleri blog taramalarında okumaya çalışıyorum; genel olrk oldukça insaflı ve hoşgörülü eleştirilerle karşılaştığımı söylemeliyim. bir kaç istisna ile.. bunlardan birisinde, linkin aşağı eklediğim yazıda da bahsettiğim beni yetiştiren hocalarımdan jim leckman'a kendi çalışmalarımı denetletmemi büyük bir zaaf olarak gören bir "sözde uzman"ın yazısı dikkatimi çekti (sözde kelimesini ben de kullanmak zorunda kaldım maalesef). kişi diyor ki, "adam profesör olmuş ama hâlâ hocasına kendisini denetletiyor" diye benim ("istemeden ortaya koyduğum") bir zaafımı sergiliyor.
işin ilginci (ve acısı) benim kendime gurur payı çıkartarak bir kaç ayrı yere yazdığım hoca-öğrenci (öğrenci ben oluyorum) ilişkisini, bu ülkede "ben öğrenmem, öğretirim" ideolojisinin nasıl yadırgadığı... işadamlarına, gazetelere akıl veren, yazı yazan, yüzyüze konuşsanız aklı başında (ama profesyonellikleri eksik) insanlar da bu düşünce tarzının etkisi altındaysa, kalan "kitlelere" ne diyelim?
jim leckman ile sohbetlerime dayalı yazıları websitemde bulabilirsiniz. biraz yorucu olsa da:)
http://yankiyazgan.blogspot.com/2006/11/kariyerinizi-kim-etkiledi-sorusuna.html
"Nasıl keşfedildim?
Benim iş hayatım, iş'e atıldığım 1983'ten bu yana, daha ziyade hastalarım ve bilimsel araştırmalardan oluştu. Hayatıma yön veren sayısız insan arasında, hem kariyerim i, hem kişisel gelişimimi etkileyen başlıca kişi Yale Tıp Fakültesi hocalarından James (Jim) Leckman'dır.
Jim ile tanışmamız, hastane bahçesinde aynı seyyar yemek satıcısı önünde kuyruğa girmemiz, ve ikimizin de kuyrukta beklerken elimizde aynı bilimsel makaleyi okuduğumuzu keşfetmemizle olmuştu. Aslında o çok tanınmış ve önde gelen bir bilim adamı olduğunu ben kim olduğunu biliyordum, ama birbirimizi yakından tanıma isteği doğuran o konuşmanın sonrasında, öğle yemeklerinde her fırsatta bir araya gelmeye başladık , ilgimizi çeken konulardan bahsettik. Ne mi ilgimizi çekiyordu? Her şey. O New Mexico'daki çocukluğundan, Vietnam savaşı protestoculuğu günlerinden, ben İzmir'den, İstanbul'dan, o psikanalizden, ben beyinin sağ tarafı ile sol tarafı arasındaki farkların kökeninden, aklınıza ne gelirse..
Birkaç hafta sonra psikiyatrideki çalışmalarımı bir an evvel tamamlayıp, çocuk/ ergen psikiyatrisi bölümüne transfer olmam için teklif mektubuyla geldi. Amerikalı olmayanlara pek açık olmayan, gelişim, psikiyatri ve beyin araştırmalarında efsanevi bir yer saydığımız Yale Child Study Center'a, böylece adım attım. Jim ve bir çok başka lider kişi ile ailelerle, çocuklarla çalışmayı öğrendim, beyin ve gelişim araştırmacılığı becerilerini kazandım.
Jim klasik bir hocadan çok, karşısındakini merak eden, öğrenerek öğreten bir insandır. 15 yıl sonra onca mesafeye rağmen, yılda bir kaç kez bir araya geldiğim, hayatımdan geçip gitmemiş bir insan olarak kalmasını, "adam yetiştirme"yi kendisinin de geliştiği, öğrendiği bir süreç olarak görmesine bağlıyorum.
Doktorları hastaları keşfeder (ve yok da edebilir)."
işin ilginci (ve acısı) benim kendime gurur payı çıkartarak bir kaç ayrı yere yazdığım hoca-öğrenci (öğrenci ben oluyorum) ilişkisini, bu ülkede "ben öğrenmem, öğretirim" ideolojisinin nasıl yadırgadığı... işadamlarına, gazetelere akıl veren, yazı yazan, yüzyüze konuşsanız aklı başında (ama profesyonellikleri eksik) insanlar da bu düşünce tarzının etkisi altındaysa, kalan "kitlelere" ne diyelim?
jim leckman ile sohbetlerime dayalı yazıları websitemde bulabilirsiniz. biraz yorucu olsa da:)
http://yankiyazgan.blogspot.com/2006/11/kariyerinizi-kim-etkiledi-sorusuna.html
"Nasıl keşfedildim?
Benim iş hayatım, iş'e atıldığım 1983'ten bu yana, daha ziyade hastalarım ve bilimsel araştırmalardan oluştu. Hayatıma yön veren sayısız insan arasında, hem kariyerim i, hem kişisel gelişimimi etkileyen başlıca kişi Yale Tıp Fakültesi hocalarından James (Jim) Leckman'dır.
Jim ile tanışmamız, hastane bahçesinde aynı seyyar yemek satıcısı önünde kuyruğa girmemiz, ve ikimizin de kuyrukta beklerken elimizde aynı bilimsel makaleyi okuduğumuzu keşfetmemizle olmuştu. Aslında o çok tanınmış ve önde gelen bir bilim adamı olduğunu ben kim olduğunu biliyordum, ama birbirimizi yakından tanıma isteği doğuran o konuşmanın sonrasında, öğle yemeklerinde her fırsatta bir araya gelmeye başladık , ilgimizi çeken konulardan bahsettik. Ne mi ilgimizi çekiyordu? Her şey. O New Mexico'daki çocukluğundan, Vietnam savaşı protestoculuğu günlerinden, ben İzmir'den, İstanbul'dan, o psikanalizden, ben beyinin sağ tarafı ile sol tarafı arasındaki farkların kökeninden, aklınıza ne gelirse..
Birkaç hafta sonra psikiyatrideki çalışmalarımı bir an evvel tamamlayıp, çocuk/ ergen psikiyatrisi bölümüne transfer olmam için teklif mektubuyla geldi. Amerikalı olmayanlara pek açık olmayan, gelişim, psikiyatri ve beyin araştırmalarında efsanevi bir yer saydığımız Yale Child Study Center'a, böylece adım attım. Jim ve bir çok başka lider kişi ile ailelerle, çocuklarla çalışmayı öğrendim, beyin ve gelişim araştırmacılığı becerilerini kazandım.
Jim klasik bir hocadan çok, karşısındakini merak eden, öğrenerek öğreten bir insandır. 15 yıl sonra onca mesafeye rağmen, yılda bir kaç kez bir araya geldiğim, hayatımdan geçip gitmemiş bir insan olarak kalmasını, "adam yetiştirme"yi kendisinin de geliştiği, öğrendiği bir süreç olarak görmesine bağlıyorum.
Doktorları hastaları keşfeder (ve yok da edebilir)."
kopukluk kopuşu hızlandırır
(Cumhuriyet dergi'de 13 Nisan 2008 yayımlanmış, Ali Deniz Uslu'nun röportaj metni) Dört yaşına gelene kadarki hayatımıza hükmeden korkular, sonrakilerin “giyinmemişi” sayılabilirler. Tehlikenin kucağına atılmamak için elinden geleni yapanların bir kısmı, bildik ve emniyetli saydıklarından ayrılmamak için bir şeylere “takılmayı” dener. Mesela uyku vaktinde, uyumamak için direnen çocuklar, takıntılarını uygulamaya sokarlar. “Hiç yatmasam, n’olur sanki?Yatağımdan kalktığımda, yattığımdaki gibi bir dünyaya kalkabilecek miyim?Hayat bıraktığım yerden devam edecek mi?” Bu soruları açıkça soramayan bir çocuğun, sorusunun “doğru” cevabının ürkütücülüğünü hissettiğini, ama kelimelendiremediğini düşünüyorum. Çocuk açısından güvenliği tehdit eden her şey, anneden onu uzaklaştırabilecek her değişiklik bir takıntılanma sebebi sayılabilir. Felaketlerden kaçmanın en güvenli yolu da güvenli kucaklara sığınmaktır.Daha bebekken aldığımız “ders”ten yararlanmayı sürdürenlerimiz, kucaktan hiç inmemeyi veya kucağa hiç çıkmamayı seçenler olarak ikiye ayrılabilir. İki durumda da senaryo aynı aslında: Korkunun yönettiği bir hayatın öznesi olmak, kaderine pek elleşmeyen birisi olarak kalmak... Obsesif-kompulsif çocukların hayatlarının başka dönemlerinde, o tutuk, takıntılı hallerinden kurtulduklarında, hiperaktifleşmeleri senaryonun öteki rolüne geçmek gibi: Çok kontrolden, hiç kontrole... Korku bize hayatta kalmamız için yol gösteren bir duygu. Tehlikelere işaret ederek, tehlikelerden de korur. Bazen bizim için neyin değerli, neyin değersiz olduğunu gösterir. Korku hayatın çok temel bir parçası... Türkiye toplumunun da çok temel bir duygusu korku: parçalanmaktan, bütünlüğümüzün bozulmasından, bir şeylerin eksilmesinden korkuyoruz. Bazen korkulacak şeylerden korkmayıp, korkulmayacak şeylerden korkuveriyoruz. Bu kafa karışıklığı, korkulacak durumlara yönelik şaşırtmacalarla kötüye de kullanılabilir. Duruma ergenlerin açısından bakarsak, ergenlik hayata hazır, ancak hazırlıksız olunan bir dönem. Bu kolayca “dolduruşa gelmeyi”, işler bekledikleri gibi gitmediğinde de, iyimserliklerini hızla kaybedip kolayca karamsarlığa kapılmalarını doğuruyor. Geleceğin ne kadar uzun sürebileceğini, ne tür olanaklarla dolu olduğunu görmeyi zorlaştırıyor. Birçok çocuk hızla büyümek isterken, bir kısmı da büyümeyi hiç istemiyor.Bu iki arzunun ortak noktası memnuniyetsizlik ve korku. Büyüklerin acizliği ise gencin ümitsizliğini derinleştiriyor. Türkiye’de milyonlarca genç bir başka kente okumaya geldiğinde, ailesinden ve büyüdüğü çevreden ilk kez ayrılıyor. Ayrılığın korkutuculuğunu, geri dönülmezliğini hisseden gencin görünürdeki hevesliliği bizi yanıltmasın. Bazen korkunun en iyi ilacı, atılganlık ya da neye atıldığınızı bilmeksizin, gözünüzü karartıp ilerlemek olabilir. 16-25 yaş arasındaki gençlerin hemen hepsi yeni dönemin yükleri karşısında bir biçimde şaşkınlaşırlar. Yaklaşık yüzde 18’i depresyon tanısı konacak kadar çökkün, bıkkın, yorgun, gergindirler. Yüzde 10’u intiharı ciddi ciddi aklından geçirmiştir. Yüzde 1’i bu eyleme kalkışır, kalkışanların ise 70’te biri hayatlarını sona erdirir. Hepsinin ortak noktası hayatın kendilerine ne getirebileceğine ilişkin umutsuzluk içinde olmaları. Zayıflara kötü muamelenin hak bilinerek reva görüldüğü bir ortamda yetişen gençlerin durumu böyle. Başaramayanların, “yırtamayan”ların, tutunamayanların ve o ölçüde, zorbaların, bitirimlerin, işini bilirlerin sayısı çokçadır ülkemizde. Ruh sağlığımız da başkalarından daha iyi değil, biliyorsunuz. Gençlerin kendi kendilerine bırakıldıkları, aileleri ile, hocaları ile ilişkilerinin uzak ve mesafeli olduğu, birbirlerinden başka kimsenin hayatlarında yer almadığı bir ortamdan ne bugün için ne de gelecek için hiç medet umamayız. Kopukluk, kopuşu hızlandırır.
Sunday, September 21, 2008
Piskolok görüşü
Geçen gün (aslında her gün benzeri bir durum oluyor) bir TV programından aradılar. Okullarda yapılan tiyatro gösterilerinin kalitesiz ve rahatsız edici olduğunu, acaba bunun çocukların ruh sağlığına zarar verip vermeyeceğini sordular. Bir şeyin kötü ya da işe yaramaz olduğuna karar vermek için mutlaka dr görüşü mü gerekir? Hemen ardından başka bir telefon: düzenli okuduğum bir gazetedeki bir habere görüş istiyorlardı: Fatih Terim’in milli takımı yönetme biçimi doğru muydu, yanlış mı?
Nereden başlasam?
Ruh sağlığına zararlı olmak başka, yararsız olmak başka.. Çocuklukta yararsız şeyler de, gelişimin saniyesi bile kıymetli olan anlarını boşa geçirterek zarar verebilir. Ama bunun için bir uzman görüşüne ne gerek var? Kalitesizlik, ruh sağlığına zararlı bulunmuyorsa, makbul ve çocuklarımıza layık görebileceğimiz bir durum mudur?
Terim’in takımı yönetme biçiminin dört dörtlük ve bize müstehak olduğunu söylesem, bunu kullanmaya hazır mısınız?
Bir soru da ben sorayım: FB neden ruhsuz oynuyor? Bu soruya da bir cevap yazabilirim. Ama ne olur uzman görüşü demeyin. Görüşümün ciddiye alınması için uzman olmak dışında bir özelliğim olmadığını düşünmek beni çok ezik hissettiriyor.
Yadırgamayın, “piskolok” kelimesi basında bazı gazete ve dergilerde böyle yazılıyor. Bana, “sen psikiyatr (ruh sağlığı ve hastalıkları uzmanı olan tıp doktoru) değil misin, niye psikolog diyorlar” denmesini de garipsiyorum. Toplum açısından mesleki sınırlar, hangi kökenden geldiğiniz ya da nasıl bir eğitim aldığınızdan ziyade, kendilerini anlayacak, anlatacak bir alanı temsil ediyor olmanız önemli. Meslek grupları arasındaki farklar, yetki ve sorumlulukların dağılımı gibi teknik hususlarla pek ilgilendikleri (aslında onları ilgilendirse bile) söylenemez. O nedenle, her yanlış ayrıntının düzeltilmesi öncelikli değildir, diye düşünüyorum. Sonuçta, inşaat mühendisi ya da fizikçi diye anılmıyorum.
sonunda ne oldu? tv'den arayan hanıma bu konuda uzmana gerek yok, kötü kötüdür, diyeceğimi söyledim. gelelim, bunu söyleyin dedi. gazete ve tvlerde adet olduğu üzere, bir daha haberleşemedik.
bir ara, daha doğrusu iki ara, mutlaka sizinle görüşmeliyim, çok ilginç şeyler konuşabiliriz diyen pazar ilavesi röportajcısı bir hanımın yana yakıla aldığı randevuya gelmemesi gibi... bu sefer merak ettim, nasıl bir gerekçe insana bu "benden başkası benim ihtiyacım yoksa yoktur" duygusunu veriyor diye? bir "aracı" kurum (hani belli kuruluşların, kliniklerin günlerce o gazetecinin sayfasında , köşesinde yayımlanmasını sağlama aracısı) bir başka vesileyle sorduğunda; "yeterince sexy değil" cümlesini duyduklarını aktardılar. yeterince sexy olmamak üzerine bir yazı yazmalıyım; ama bunun bir günde nasıl farklılaştığını yine anlayamadım.
basın ve TV'da yok sayılma ya da azımsanma deneyimlerim zengin:), ama böylesi olmamıştı...
gazete dedikodularına bir başka köşe yazarının yankıyazganlamak diye "boş işler yaparak meşhur olmak" anlamına uydurduğu kelimeyle devam ederim başka zaman.
.
Nereden başlasam?
Ruh sağlığına zararlı olmak başka, yararsız olmak başka.. Çocuklukta yararsız şeyler de, gelişimin saniyesi bile kıymetli olan anlarını boşa geçirterek zarar verebilir. Ama bunun için bir uzman görüşüne ne gerek var? Kalitesizlik, ruh sağlığına zararlı bulunmuyorsa, makbul ve çocuklarımıza layık görebileceğimiz bir durum mudur?
Terim’in takımı yönetme biçiminin dört dörtlük ve bize müstehak olduğunu söylesem, bunu kullanmaya hazır mısınız?
Bir soru da ben sorayım: FB neden ruhsuz oynuyor? Bu soruya da bir cevap yazabilirim. Ama ne olur uzman görüşü demeyin. Görüşümün ciddiye alınması için uzman olmak dışında bir özelliğim olmadığını düşünmek beni çok ezik hissettiriyor.
Yadırgamayın, “piskolok” kelimesi basında bazı gazete ve dergilerde böyle yazılıyor. Bana, “sen psikiyatr (ruh sağlığı ve hastalıkları uzmanı olan tıp doktoru) değil misin, niye psikolog diyorlar” denmesini de garipsiyorum. Toplum açısından mesleki sınırlar, hangi kökenden geldiğiniz ya da nasıl bir eğitim aldığınızdan ziyade, kendilerini anlayacak, anlatacak bir alanı temsil ediyor olmanız önemli. Meslek grupları arasındaki farklar, yetki ve sorumlulukların dağılımı gibi teknik hususlarla pek ilgilendikleri (aslında onları ilgilendirse bile) söylenemez. O nedenle, her yanlış ayrıntının düzeltilmesi öncelikli değildir, diye düşünüyorum. Sonuçta, inşaat mühendisi ya da fizikçi diye anılmıyorum.
sonunda ne oldu? tv'den arayan hanıma bu konuda uzmana gerek yok, kötü kötüdür, diyeceğimi söyledim. gelelim, bunu söyleyin dedi. gazete ve tvlerde adet olduğu üzere, bir daha haberleşemedik.
bir ara, daha doğrusu iki ara, mutlaka sizinle görüşmeliyim, çok ilginç şeyler konuşabiliriz diyen pazar ilavesi röportajcısı bir hanımın yana yakıla aldığı randevuya gelmemesi gibi... bu sefer merak ettim, nasıl bir gerekçe insana bu "benden başkası benim ihtiyacım yoksa yoktur" duygusunu veriyor diye? bir "aracı" kurum (hani belli kuruluşların, kliniklerin günlerce o gazetecinin sayfasında , köşesinde yayımlanmasını sağlama aracısı) bir başka vesileyle sorduğunda; "yeterince sexy değil" cümlesini duyduklarını aktardılar. yeterince sexy olmamak üzerine bir yazı yazmalıyım; ama bunun bir günde nasıl farklılaştığını yine anlayamadım.
basın ve TV'da yok sayılma ya da azımsanma deneyimlerim zengin:), ama böylesi olmamıştı...
gazete dedikodularına bir başka köşe yazarının yankıyazganlamak diye "boş işler yaparak meşhur olmak" anlamına uydurduğu kelimeyle devam ederim başka zaman.
.
Doktor ve ilaçları
bu örnekler, bir seminerde birdenbire hep aynı konulardan söz ettiğimi farkettiğimde, kendimi doğru iş yaptığıma ikna etmeye çalışırken aklıma geldi.
Hep aynı ilacı veren doktor.
Hasta: Hep aynı ilacı yazıyorsun. Geçen seferki ile aynı reçeteyi yazdın.
Dr: sen de hep aynı hastalığa yakalanıyorsun.
Aynı hastalığa farklı ilaç veren doktor
hasta-Teşhis mi değişti? Geçen sefer aynı şikayetle geldiğimde, aynı teşhisi koymuş, başka ilaç yazmıştın.
doktor- Teşhis aynı, sen de 20 yaş genç (ilk teşhisi koyduğum yaşta) olsaydın, aynı ilacı yazardım. Her yaşın tedavisi başka.
Hep aynı ilacı veren doktor.
Hasta: Hep aynı ilacı yazıyorsun. Geçen seferki ile aynı reçeteyi yazdın.
Dr: sen de hep aynı hastalığa yakalanıyorsun.
Aynı hastalığa farklı ilaç veren doktor
hasta-Teşhis mi değişti? Geçen sefer aynı şikayetle geldiğimde, aynı teşhisi koymuş, başka ilaç yazmıştın.
doktor- Teşhis aynı, sen de 20 yaş genç (ilk teşhisi koyduğum yaşta) olsaydın, aynı ilacı yazardım. Her yaşın tedavisi başka.
Umutsuzluk
Michael Phelps’in 8 rekorluk rekorundan sonra yüzmeyi bırakan çok sayıda sporcu var. Hayallerinin sonunu getiren bu adama karşı ne duygular hissediyorlar bilemiyorum; ama herhangi bir “competitive” durumda katılımcıların en önde olanı arkada kalanlar arasındaki farkın bu denli büyük, uçurumsu olması “umutsuzluk” yaratır. Sadece geride kalmanın verdiği mutsuzluğun ötesinde pasifleştirici bir etki yapan bu u-mutsuzluk ile başa çıkmak zor olabilir. Katılımcılardan birisi, teknolojik mayoların sağlayacağı yeni avantajların bu umutsuz tabloyu değiştireceğini söyledi. Bir başkası ise, Phelps’in “daha az başarılı” olduğu kelebek kategorisinde yüzmeyi denemeyi önerdi. iyimser bakış açısı bu olmalı.
acı özgürlük.
Demokratik sistemlerdeki muhalefet ve itiraz hakkının bir özgürlük işareti olduğunu kabul edelim. Bu kabulü “ne pahasına?” sorusu takip etmeli. 1970’lerde yapılmış olan Asch deneyini (topluluğun çoğunluğunun kanısı ile ters düşmek pahasına kendi görüşünü belirtmek ne kadar mümkün sorusunu irdeleyen bir deneysel sosyal psikoloji çalışması) dinleyicilerle paylaştıktan sonra benzer bir paradigma ile yapılan bir deneyde, “kara olduğu halde herkesin ak dediğine kara diyebilen” kişinin, herkesle doğru bildiğini savunma uğruna ters düşerken, beyindeki talamus aktivitesinin şiddetlendiği gözleniyor. Bunun anlamı, herkesin ak dediğine kara demenin fiziksel acı oluşturabileceği.... özgürlük tatlı olmak zorunda değil, demiştim. Özgürce karşı görüş belirtmek ise, “acı”... ancak acı’yı sevmediğimiz de söylenemez.Rahatımızı kaçıran durumlardan uzak durma eğilimimizi engellediğimizde, acı ya da sıkıntıya katlandığımızda, gelişmenin zevkini yaşamıyor muyuz? Fazla uzağa gitmeye gerek yok; sabah sporu yapana kadarki üşenmemiz ile sporu tamamladıktan sonraki ruh halimizi kıyaslayın, yeter.Beklemenin olmadığı ya da beklemenin tedirginlik içermediği durumlarda (örneğin bir sıra olması) “hemen” dürtüsü zihnimizin neandertal bölgelerinden gelip stratejik bölgelerini “block” etmez. Bankalardaki numeratörlerde olduğu gibi... ancak orada da sorun çıkaran bir husus, platin ya da gold card taşıyan bazı müşterilerin diğerlerine göre avantajlı olması, öne geçmesi oluyor. Biri yer, biri bakar örneği, ayrıcalıklı muamele görenlere bu işi gözden ırak bir yerde yapmak (CIP gibi) daha münasip olur.
Trafik ışığındaki 1 saniyelik bekleme bile, hayattan (hep ileri gitmek, scientific american’ da yayımlanan yanılsamada olduğu gibi) kaybedilmiş anlar olarak mı gözüküyor? Beklememize, arkaya düşmemize tahammülsüzlük, o “kayıp”ın maliyetinin bilemediğimiz bir biçimde yüksek olmasından duyduğumuz korku mu?
Trafik ışığındaki 1 saniyelik bekleme bile, hayattan (hep ileri gitmek, scientific american’ da yayımlanan yanılsamada olduğu gibi) kaybedilmiş anlar olarak mı gözüküyor? Beklememize, arkaya düşmemize tahammülsüzlük, o “kayıp”ın maliyetinin bilemediğimiz bir biçimde yüksek olmasından duyduğumuz korku mu?
sinirlenmek normaldir; anormal olan yatışamamak
Strese dayanıksızlık ile kolay strese girmeyi ayırdetmeliyiz. yüksek stresli ama strese dayanabilen maymunların sırrı, “süperanne” maymunlar tarafından büyütülmüş olmaları... hafif gergin ve kaygılı yapıdaki bireyler, sorumluluk taşımaya yatkın da olabiliyorlar. Strese girmekte pek farkları olmasa da, çıkmaktaki süratleri onları avantajlı kılıyor. strese yatkın yaklaşık yüzde 20lik grubun çıkış yolu, stresin doğurduğu kortizol (ve benzeri hormonların) beyinde gidip bağlanabileceği reseptörlerin sayısının yeterli sayıda olması. bu reseptörler yeterli sayıda olduğunda, organları hırpalayacak "boşta gezer" kortizol kalmadığı gibi, reseptörlerin sayısı oranında, yeni kortizol salınımı baskılanarak, "sinirsel yatışma" sağlanabilir. kolayca kızmakta, sinirlenmekte fazla bir sorun yok, üstelik bu önemli ölçüde genetik kontrollu bir durum, fazla bir söz sahibi olamıyoruz. sorun sinirlendikten sonra yatışamamakta... yatışabilmemiz için gereken sayıda reseptör sahibi olmak ise, küçücükken ne kadar sevilip okşandığınıza, sınırlarınızı yumuşakça ama kesin dille koyabilen, sizi "sınırlar çerçevesinde" özgür bırakabilen bir yetişkinin varlığına bağlı.
Özgür bırakmayı, çocuğunu başıboş bırakmak, "bırak ne isterse yapsın" diyip aslında kendi yetişkin rahatını bozmamak, sanan anne-babalar durumun ne kadar vahim olduğunu anladıklarında çok geç olacak, diye korkuyorum. bakınız: "bunlara hiç bir şey yetmiyor, hiç bir şeyden tatmin olmuyorlar" korosu.
Özgür bırakmayı, çocuğunu başıboş bırakmak, "bırak ne isterse yapsın" diyip aslında kendi yetişkin rahatını bozmamak, sanan anne-babalar durumun ne kadar vahim olduğunu anladıklarında çok geç olacak, diye korkuyorum. bakınız: "bunlara hiç bir şey yetmiyor, hiç bir şeyden tatmin olmuyorlar" korosu.
Ne giyelim, ne diyelim çelişkileri....
giyim tarzını belirlerken, seçeneklerin kısıtlı olması, hatta hiç olmamasının rahatlatıcı etkisi de ayrı bir mevzu... okullarda ya da işyerlerinde, belli bir “dress code”un olduğu zaman bir özgürlükten yoksun kalsak da, serbest giysi günlerindeki giysi seçme sıkıntısını çekmek de ayrı bir dert. Bu duruma çözüm olarak işyerlerinden birisinde “serbest kıyafet yönetmeliği” ile serbest kıyafetin özellikleri düzenlenmiş. Karar vermekten kurtulmanın getirdiği rahatlık, bazen özgürlükten tatlı olabiliyor. Aslında özgürlüğün “tatlı” olduğu da, tatlı olması gerektiği de tartışılır. bir sonraki gönderide bunu tartışayım.
Haksızlık?
- 50 isterim.
- 20 veririm.
- Tamam, anlaştık.
- Keşke 20 değil de, 10 veririm, deseydim. 10 YTL zarar ettim, haksızlık. (olabilecek ek kazancından “kaybettti”)
- 30 YTL kaybettim, haksızlık. (hayalindeki 50 YTL’den “kaybetti”)
ikisi de ellerinde olmayanı, ama olabileceğini hayal ettiklerini kaçırdıklarını düşünüyor, haksızlık olduğunu düşünüyor. Birisi 20 YTL kazandı, diğeri ise başka birisinin 50 YTL verebileceği bir malı 20 YTL’ye elde etti. Yine de memnun değiller. Ne yapabiliriz ki?
- 20 veririm.
- Tamam, anlaştık.
- Keşke 20 değil de, 10 veririm, deseydim. 10 YTL zarar ettim, haksızlık. (olabilecek ek kazancından “kaybettti”)
- 30 YTL kaybettim, haksızlık. (hayalindeki 50 YTL’den “kaybetti”)
ikisi de ellerinde olmayanı, ama olabileceğini hayal ettiklerini kaçırdıklarını düşünüyor, haksızlık olduğunu düşünüyor. Birisi 20 YTL kazandı, diğeri ise başka birisinin 50 YTL verebileceği bir malı 20 YTL’ye elde etti. Yine de memnun değiller. Ne yapabiliriz ki?
siz mi desem sen mi?

19 eylül 2008
Bir büyük şirketler grubunun düzenlemesiyle, finans, içecek gruplarından yöneticilerle bir araya geldiğim, kişisel gelişim amaçlı bir “sohbet” toplantısından. Sohbeti ben yapmaktayım.
Başta biraz çekik duran, ne bulacağını bilmeden gelmiş gibi gözükenlerin ilgisini çekmek, zamanı onlara yararlı benim için de zevkli biçimde geçirmek isterim. Gönüllü ve görevli olma bu noktada belirleyici olabildiğinden, seminere gönüllü ve görevli olarak gelenler kimlerdir acaba, konusunu açtım. Aslında gerçek cevabını bilmek istemediğim bu soruyu ortaya atmamın sebebi bu durumun konuşmayı algılamayı olumsuz etkileyebileceğine dikkat çekmekti. Kaygım boşuna çıktı, beş on dakika içinde çok kişi ile ortak bir havayı yakaladık. galiba...
Sen mi, siz mi? En ilgi çeken konulardan birisi, alışkanlıkların kurtarıcı etkisinden söz ederken, kime nasıl hitap edeceğimizi bilemediğimizde imdada yetişen nezaket kurallarındaki “sen mi, siz mi” meselesiydi. Kime nasıl hitap edeceğimizi otomatik ilkelere bağlayan nezaket kurallarının rahatlatıcılığının bir parçası, bizi düşünmekten kurtarması... Sen diye hitap edilmesine izin verilen ortamlarda daha dostça bir ilişkinin, esnek bir hiyerarşinin (belki de adam yerine konuyor olmanın) verdiği rahatlığın hoşluğunu gördük. Bu rahatlık, tedirginliği ortadan kaldırıp, sürekli dizginlenmesi ya da kontrol edilmesi gereken bir kaygı durumuna yer bırakmayarak, yaratıcı, özgün düşünmeye, geleceği tasarlayabilmeye olanak verir. Her iki işlevin de frontal alanı meşgul etmesinin sonucu olan bu kilitlenmeyi aşmanın yolu “rahat” ettirmekten geçer.
Bir dönem ana sektörlerden birisinde çok sayılan bir yönetici olan Ahsen hnm’a çok saygı duyan bir çalışanın dili sürçüp, “Ahsiz hnm” diye hitap etmiş olduğunu anlatan bir katılımcı, siz-sen ayrımının bir yandan da belirsizlik’i arttırıcı olabildiğini hatırlattı (örn. Konum değişikliği ile; ben de boşandıktan sonra sizli bizli, hanımlı beyli olanları hatırlattım). Sağlık ocağı yıllarımda, siz gelir misiniz diye seslendiğim köylü teyze ya da amcaların, sağlarına sollarına bakınıp, “ben tek geldim evladım” diye sözümü yadırgamalarını hatırladım.
Bir büyük şirketler grubunun düzenlemesiyle, finans, içecek gruplarından yöneticilerle bir araya geldiğim, kişisel gelişim amaçlı bir “sohbet” toplantısından. Sohbeti ben yapmaktayım.
Başta biraz çekik duran, ne bulacağını bilmeden gelmiş gibi gözükenlerin ilgisini çekmek, zamanı onlara yararlı benim için de zevkli biçimde geçirmek isterim. Gönüllü ve görevli olma bu noktada belirleyici olabildiğinden, seminere gönüllü ve görevli olarak gelenler kimlerdir acaba, konusunu açtım. Aslında gerçek cevabını bilmek istemediğim bu soruyu ortaya atmamın sebebi bu durumun konuşmayı algılamayı olumsuz etkileyebileceğine dikkat çekmekti. Kaygım boşuna çıktı, beş on dakika içinde çok kişi ile ortak bir havayı yakaladık. galiba...
Sen mi, siz mi? En ilgi çeken konulardan birisi, alışkanlıkların kurtarıcı etkisinden söz ederken, kime nasıl hitap edeceğimizi bilemediğimizde imdada yetişen nezaket kurallarındaki “sen mi, siz mi” meselesiydi. Kime nasıl hitap edeceğimizi otomatik ilkelere bağlayan nezaket kurallarının rahatlatıcılığının bir parçası, bizi düşünmekten kurtarması... Sen diye hitap edilmesine izin verilen ortamlarda daha dostça bir ilişkinin, esnek bir hiyerarşinin (belki de adam yerine konuyor olmanın) verdiği rahatlığın hoşluğunu gördük. Bu rahatlık, tedirginliği ortadan kaldırıp, sürekli dizginlenmesi ya da kontrol edilmesi gereken bir kaygı durumuna yer bırakmayarak, yaratıcı, özgün düşünmeye, geleceği tasarlayabilmeye olanak verir. Her iki işlevin de frontal alanı meşgul etmesinin sonucu olan bu kilitlenmeyi aşmanın yolu “rahat” ettirmekten geçer.
Bir dönem ana sektörlerden birisinde çok sayılan bir yönetici olan Ahsen hnm’a çok saygı duyan bir çalışanın dili sürçüp, “Ahsiz hnm” diye hitap etmiş olduğunu anlatan bir katılımcı, siz-sen ayrımının bir yandan da belirsizlik’i arttırıcı olabildiğini hatırlattı (örn. Konum değişikliği ile; ben de boşandıktan sonra sizli bizli, hanımlı beyli olanları hatırlattım). Sağlık ocağı yıllarımda, siz gelir misiniz diye seslendiğim köylü teyze ya da amcaların, sağlarına sollarına bakınıp, “ben tek geldim evladım” diye sözümü yadırgamalarını hatırladım.
bu konuya kalp çarpar, beyin böler kitabımdaki bir kaç yazıda değinmiştim. aslında, kitaptaki yazılar ve konular canlı kalsa da, bir moda ürünüymüş gibi raftan kaybolunca kimsenin aklına bile gelmiyor. bari ben hatırlayayım dedim, en tepedeki çizgi kitaptan (2007).
Pazarlık
Pazarlıkta hep bir şeyler kaçırdığını, hep kaybeden olduğunu düşünmek... Bize mi özgü? Bir tek biz miyiz? Bu tip şeyler hep bize oluyor diye düşünmek sadece karamsarlık hızlı ve yüzeysel düşünme merakı ile mi ilişkili?
Beymen’deki sohbetten aklımda kalanlar
Beymen’in Akmerkez mağazasında (benim konuşmacı ve konuşturucu olduğum) bir sohbet toplantısında. (26 Ağustos 2008) Esel Çekin, Mustafa Uyal, mağaza yöneticileri, haberli habersiz gelmiş müşteriler....Epeyce bir insan. Bir sürü şey, beyinler, kalpler vs konuşuldu. Sorular her zamanki gibi ilginçti. Öfke ve haksızlık duygusu arasındaki ilişkide epeyce zaman geçirdik. Birkaç not:
Öfke duygusunu hissettiğinizde aklınızdaki düşünce büyük olasılıkla, bir haksızlığa uğradığınız düşüncesidir.Size haksızlık yapıldığı düşüncesinde haklı olduğunuzu düşünüyor olabilirsiniz. Genellikle diğer taraftaki kişi de kendisine haksızlık yapıldığını düşünmektedir.. Belki hak’kı nasıl hesapladığımız konusunda diğer kişiden farklı olabiliriz. Hesabı nasıl yaptığımız fark ediyor olabilir. Hesapların karışması dedikleri belki de bu... Başkasının hesabının bizimkinden farklı olabileceğini kabul etmeye ne dersiniz?
Öfke duygusunu hissettiğinizde aklınızdaki düşünce büyük olasılıkla, bir haksızlığa uğradığınız düşüncesidir.Size haksızlık yapıldığı düşüncesinde haklı olduğunuzu düşünüyor olabilirsiniz. Genellikle diğer taraftaki kişi de kendisine haksızlık yapıldığını düşünmektedir.. Belki hak’kı nasıl hesapladığımız konusunda diğer kişiden farklı olabiliriz. Hesabı nasıl yaptığımız fark ediyor olabilir. Hesapların karışması dedikleri belki de bu... Başkasının hesabının bizimkinden farklı olabileceğini kabul etmeye ne dersiniz?
Friday, August 22, 2008
gümüşlük yıllar sonra


tatil mi tatil... 1984 yazından bu yana bazen bloklarla ardarda bir çok yıl, bazen de uzun aralardan sonra (bu yıl) olduğu gibi geldiğim tatil beldesinin ölüm döşeğindeki hali bile fena değil...
eskiden siması tanıdık bir çok insan, bir ara (şimdik) radikal köşe yazarlarından birisinin tanımıyla "entellerin ağaç gölgesinde kitap okuduğu yer" (bkz. GTB başlıklı yazı, websitemde) gümüşlük'te aynı minval devam ediyor; ama kesinlikle azınlığa düşmüş durumda... büyük koydaki pansiyon odasına burun kıvırıp, küçük koyun ucundaki "chic and pretentious" balık lokantalarında yemeye düşkün kalabalıklar, hem tanıdık hem yabancı.
yılmazın pilli sessiz motorlu şişme botuna binip, uzaktan köye bakarken ("la roche noir", gümüşlük'ün arkasındaki hakiki yerleşim karakaya köyü) düşünüyoruz. her sene bir tarafına ilave inşaat yaparak eksikleri giderilmeye çalışılan "motel" ve "lokanta"ların en büyük eksikliğinin "fazlalıkları" olduğuna hükmediyoruz.
fazlalıklardan arındırılmasının eksikliklerinin giderilmesine yeteceği tek yer gümüşlük koyu değil. hepimizin fazlalıkları en büyük eksiğimiz. bu kulağa laf oyunu gibi gelse de, oyun oynamıyorum:))
ekteki fotograflardan birisi koca dağın arka yüzündeki kayalıklardan... diğeri ise, klasik bir görüntü. bütün gün tembellik yapmak, sağda solda tanıdık ya da yeni tanıştık 3-5 kişiyle bazen havadan sudan, bazen daha derin konuşmak mekanı bir kıyıdan.
eskiden siması tanıdık bir çok insan, bir ara (şimdik) radikal köşe yazarlarından birisinin tanımıyla "entellerin ağaç gölgesinde kitap okuduğu yer" (bkz. GTB başlıklı yazı, websitemde) gümüşlük'te aynı minval devam ediyor; ama kesinlikle azınlığa düşmüş durumda... büyük koydaki pansiyon odasına burun kıvırıp, küçük koyun ucundaki "chic and pretentious" balık lokantalarında yemeye düşkün kalabalıklar, hem tanıdık hem yabancı.
yılmazın pilli sessiz motorlu şişme botuna binip, uzaktan köye bakarken ("la roche noir", gümüşlük'ün arkasındaki hakiki yerleşim karakaya köyü) düşünüyoruz. her sene bir tarafına ilave inşaat yaparak eksikleri giderilmeye çalışılan "motel" ve "lokanta"ların en büyük eksikliğinin "fazlalıkları" olduğuna hükmediyoruz.
fazlalıklardan arındırılmasının eksikliklerinin giderilmesine yeteceği tek yer gümüşlük koyu değil. hepimizin fazlalıkları en büyük eksiğimiz. bu kulağa laf oyunu gibi gelse de, oyun oynamıyorum:))
ekteki fotograflardan birisi koca dağın arka yüzündeki kayalıklardan... diğeri ise, klasik bir görüntü. bütün gün tembellik yapmak, sağda solda tanıdık ya da yeni tanıştık 3-5 kişiyle bazen havadan sudan, bazen daha derin konuşmak mekanı bir kıyıdan.
kendimi rahat hissettiğim yerlerin sayısı mı azalıyor, benim rahat etme katsayımda bir sapma mı var? bilemiyorum. şu anda rahatım. bu yetsin.
Saturday, June 28, 2008
soruya cevap için adres lazim
otizm için önerilen bir ilaç hakkında soru soran sn derya hnm; bu notu okursanız, info@yankiyazgan.com adresine size cevap gönderebileceğim bir eposta adres lütfen bildirir misiniz?
bu tip sorular için info@yankiyazgan.com adresine yazmak en uygunu.
bu tip sorular için info@yankiyazgan.com adresine yazmak en uygunu.
Thursday, June 26, 2008
okur notlarını okumak zor ama zevkli
sevgili blog okurları, yorumlarınızı daha görünür kılmayı ben ve konuyla ilgilenen çalışma arkadaşlarım çözemediler. elektroni,k ortam konusunda bir beceriksizlik halimiz olduğu dikkatinizi çekiyordu. websitemin arşivi bir acayip, psikiyatri yazıları bölümünde alakasız çizgiler var. bunu eleştirenler, benim gibi "iddialı" bir adama yakışmadığını söyleyen okurlar az değil. paraya mı kıyamıyorum acaba diye düşündüm bir ara, mesele o da değil. istediğim düzenin ne olduğunu bilemedim aslında...
okur notlarını tılamaktan vazgeçmeyin ltfn:)
okur notlarını tılamaktan vazgeçmeyin ltfn:)
başarı meselesi
Son on gün içinde bilim ve tıp dünyası dışındaki bir dinleyici kitlesine çok değişik ortamlarda seslenme şansım oldu. En son YapıKredi’nin Başarı zirvesinde davetli konuşmacılardan birisiydim. Galiba, sıkıcı bir konuşmacıyım diye düşündüm. Sıkıcı demesek de, yeterince eğlendirici olmayan demek uygun düşebilir. Bilimsel bilgiye sadık kalma gayretim, saçma bulduğum pop psikolojisi mottolarını (örnek: sevelim sevilelim; isteyen başarabilir, pozitif düşün beyninin % 100’ünü kullan) kullanmaktan uzak durmam, hatta kendimi tutamayıp bu tür düşünce ekollerine saldırmam.. hepsi, “cynical” diye özetlenebilecek bir üslup doğuruyor. İşin kötüsü, bu geçici bir durum da değil, ben böyleyim. Karikatürlerime bakan bunu teşhis edebilir. Fakat işin bir de iyisi var, işin kötüsü olduğu gibi... Bir çok insan da zaten bu cynicism’i sevdiği için okuyor ve dinliyor. Herkesin seveceği bir üslubu tutturabilme sevdasının oradan buradan zihnime musallat olduğu anlarda, halimden yaptıklarımdan memnuniyetsiz olmaktan vazgeçmeliyim. Sahici okur ve dinleyicilere haksızlık oluyor.
bu konuda günlük gazete için yazdığım yazının linkini de ekleyeyim: http://www.yankiyazgan.com/admin/anmviewer.asp?a=446&z=22
bu konuda günlük gazete için yazdığım yazının linkini de ekleyeyim: http://www.yankiyazgan.com/admin/anmviewer.asp?a=446&z=22
Tuesday, June 17, 2008
okullar okullar
Okul konferanslarında, gittiğim okulun öğretmen ve yöneticileri, çocukların anne ve babaları, tek tük meraklı ya da yolunu şaşırıp gelmiş çocuk.... her zaman şaşmaz ve mükemmel bir harman oluşturur. Teorik konuşmalarımız hızla pratik zeminini bulur; içtenlikle söylenen görüşler, arada kendi istediği biçimde istediği fikri ifade etmediğim için bana kızgın birkaç yorum ile renklenerek devam eder.
İzmir’de Ekin Koleji ve Amerikan Kız Lisesi’nin ev sahipliğinde, Fethiye’de İstanbul’dan Fethiye’ye göçen Zeynep Kocasinan’ın Neşe hnm liderliğindeki (soyadını hatırlayamadığım için mahcubum) rehberlik araştırma merkezi ile işbirliği yapmasıyla son birbuçuk ayda 3 ayrı okul ruh sağlığı konuşması yaptım.
Bir de, BÜMED’deki “çocuğumuzu hangi okula verelim” teması ile (sorusu ile değil, çünkü bu soruya bir cevap olmadığı gibi, var ise de verecek adam ben değilim) olan konuşma vardı.
konuşmaların webe yüklenebilir olanlarını websitemin konHepsinde de, tam isabet sorulara kulak verip, çocuklarımıza ilişkin kaygılarımız ve bu kaygıyı körükleyen sistem sorunlarını irdeledik. İzmir Amerikan’daki konuşmanın özelliği de okulun 1970lerin ortasına kadar benim bisiklet sürme ve oyun alanımın bir parçası olması, okula ilişkin sayısız hatıranın konuşma anında aklımı kurcalayıp durmasıydı. Evimizden yürüyerek 3, koşarak1 dakika mesafedeki izmir amerikan kampüsü, izmir’in zamana dayanan köşe taşlarından birisinin sağ ve salim olduğunu gösterdi bana. İçim rahatladı. Kalıcı, değişmeyen kurumlara da ihtiyaç var. Yenilerden Ekin koleji ise, tutarlı bir çizgi oluşturma yolunda gözüküyor. Kurucular ve yöneticileri niyetlerini sürdürmek için gereken fikri zemin sağlamlığına sahipler.
ama her zaman bir kural var; okulların ideal olanı, aklımıza ve gönlümüzde olanı yapması mümkün değil. Barbiana kitabını hatırlayanlar, 1970lerin deneysel sosyalist italyan okullarının bile çöküveren ütopyalar olduğunu akla getirirlerse, okullara daha insaflı olacaklar. eğitimin özü ile ilgili olmayan ayrıntılarda boğulmak yerine böylece okulların düzeltebileceği bir çok hata ve giderebileceği bir çok eksik ile uğraşmak mümkün olur.
İzmir’de Ekin Koleji ve Amerikan Kız Lisesi’nin ev sahipliğinde, Fethiye’de İstanbul’dan Fethiye’ye göçen Zeynep Kocasinan’ın Neşe hnm liderliğindeki (soyadını hatırlayamadığım için mahcubum) rehberlik araştırma merkezi ile işbirliği yapmasıyla son birbuçuk ayda 3 ayrı okul ruh sağlığı konuşması yaptım.
Bir de, BÜMED’deki “çocuğumuzu hangi okula verelim” teması ile (sorusu ile değil, çünkü bu soruya bir cevap olmadığı gibi, var ise de verecek adam ben değilim) olan konuşma vardı.
konuşmaların webe yüklenebilir olanlarını websitemin konHepsinde de, tam isabet sorulara kulak verip, çocuklarımıza ilişkin kaygılarımız ve bu kaygıyı körükleyen sistem sorunlarını irdeledik. İzmir Amerikan’daki konuşmanın özelliği de okulun 1970lerin ortasına kadar benim bisiklet sürme ve oyun alanımın bir parçası olması, okula ilişkin sayısız hatıranın konuşma anında aklımı kurcalayıp durmasıydı. Evimizden yürüyerek 3, koşarak1 dakika mesafedeki izmir amerikan kampüsü, izmir’in zamana dayanan köşe taşlarından birisinin sağ ve salim olduğunu gösterdi bana. İçim rahatladı. Kalıcı, değişmeyen kurumlara da ihtiyaç var. Yenilerden Ekin koleji ise, tutarlı bir çizgi oluşturma yolunda gözüküyor. Kurucular ve yöneticileri niyetlerini sürdürmek için gereken fikri zemin sağlamlığına sahipler.
ama her zaman bir kural var; okulların ideal olanı, aklımıza ve gönlümüzde olanı yapması mümkün değil. Barbiana kitabını hatırlayanlar, 1970lerin deneysel sosyalist italyan okullarının bile çöküveren ütopyalar olduğunu akla getirirlerse, okullara daha insaflı olacaklar. eğitimin özü ile ilgili olmayan ayrıntılarda boğulmak yerine böylece okulların düzeltebileceği bir çok hata ve giderebileceği bir çok eksik ile uğraşmak mümkün olur.
Konuşmacılık notları
Kayseri havaalanında bir konferanstan dönüş yolunda oturdum kendi kendime, günü kendim için özetliyorum. Kahve satılan bölümdeyim. İzmir uçağı yolcularından bir Ayşegül hanım, iki elinde dünyagüzeli ikiz kızları ile “rahatsız edebilir miyim?” diye yaklaştı. Çocuklarını büyütürken, kitaplarımı okuduğundan söz ederek, gönlümü okşadı. Başka bir “rahatsızlık” vermeden uzaklaştığında, sabah beri düşündüğüm ama söze dökülebilir düşünce haline gelememiş bir “şey” kafamda netleşiverdi. Yazdıklarımı beğenerek (ya da bazen beğenmeyerek) okuyanlar, konuşmalarımda dinleyici olanlar ile ne çok ortak yanım var? Zaman içinde mi benzeşiyoruz, yoksa benzeştiğimiz için mi yazdıklarım, söylediklerim onları buluyor? Gündelik hayata, başka insanlara yaklaşımlarına bakınca, başkasını rahatsız etmekten çekinen, sırasını bekleyen, haksızlık etmek istemeyen... bu bence olumlu, bir çoğunca zamana aykırı özellikleri kendime yakıştırarak kibirlendiğime hükmetmeyin lütfen; sadece değer verdiğim, kendimde olmasını istediğim özellikler olarak sıralayıp tanımlıyorum. Bu yazı için önemli olan kısım, benzeştiğim insanlar olduğunu hissetmenin verdiği mutluluk. Yalnız olmadığım duygusunu sevdiğime kanaat getiriyorum. Aynı hissi, birkaç saat önceki konuşmadan sonra elinde yanında getirdiği kitabımı bana imzalatmak isteyen bir başka dinleyici ile konuştuğumda da hissetmiştim. Yazıp çizmenin ödülü, hayatta yüzü aynı yöne dönük insanlarla omuz omuza olmak mı yoksa?
Bu bazen de, bir ödül olmaktan çıkabilir. beklentilere uymaya çalışmak, sevenlerin yüzünü kara çıkartmamak gibi “performans baskısı” unsurları, cesur olmaya, doğru bildiğini yapmaktan ziyade onaylanacak, sevilecek biçimde davranmaya (daha önemlisi o biçimde yazıp çizmeye) yol açabilir. Bu bir tür tutarlılık gibi gözükse de, aynı zamanda ciddi bir muhafazakârlaşmayı da getirebilir. Bildiğimi okuyarak ve yazarak kurulan bu sıcak temasın ne yöne gideceğini kontrol etmek de benim işim aslında; tutucu ve kendini sevdirici eğilime kapılıp gitmemek de... Duygudaş ve fikirdaş hissettiğim insanların da farklı bir beklentisi olmayacaktır diye umarım. Bugünkü diğer blog-notum da aynı konuda...
Neyse, şimdi güvenlik noktasına yürümeli, ondan önce “genel bilgi toplama” masasındaki polis noktasında kayıt olmalıyım. Neredeyim, ne yaptım, hangi uçağa bindim ? Meraklı bir devlet. Tabii ki, bizi korumak ve kollamak için.
Bu bazen de, bir ödül olmaktan çıkabilir. beklentilere uymaya çalışmak, sevenlerin yüzünü kara çıkartmamak gibi “performans baskısı” unsurları, cesur olmaya, doğru bildiğini yapmaktan ziyade onaylanacak, sevilecek biçimde davranmaya (daha önemlisi o biçimde yazıp çizmeye) yol açabilir. Bu bir tür tutarlılık gibi gözükse de, aynı zamanda ciddi bir muhafazakârlaşmayı da getirebilir. Bildiğimi okuyarak ve yazarak kurulan bu sıcak temasın ne yöne gideceğini kontrol etmek de benim işim aslında; tutucu ve kendini sevdirici eğilime kapılıp gitmemek de... Duygudaş ve fikirdaş hissettiğim insanların da farklı bir beklentisi olmayacaktır diye umarım. Bugünkü diğer blog-notum da aynı konuda...
Neyse, şimdi güvenlik noktasına yürümeli, ondan önce “genel bilgi toplama” masasındaki polis noktasında kayıt olmalıyım. Neredeyim, ne yaptım, hangi uçağa bindim ? Meraklı bir devlet. Tabii ki, bizi korumak ve kollamak için.
Tuesday, June 10, 2008
durum özeti
konferans trafiği, bilimsel toplantılar vs. vs. aslında blogokurları boş durmayıp, yazmaya devam ettiğimi website'mden, BirGün'den, Akşam'dan izliyor olmalısınız. tv program kayıtlarını, konferans notlarını ya da ppt sunumlarını website'mden izleyebilirsiniz.
bazı pazar günleri akşam'ın ilavesinde serdar turgut ile sohbetlerin bantkayıtlarını okuyabilirsiniz. "entelektüel geyik" olrk tanımlanabilecek içerikteki bu sohbetleri düzenli yapamasak da, ne kadar ciddiye alacağınızı ayarlayabilirseniz, hoşunuza gidebilir.
bazı pazar günleri akşam'ın ilavesinde serdar turgut ile sohbetlerin bantkayıtlarını okuyabilirsiniz. "entelektüel geyik" olrk tanımlanabilecek içerikteki bu sohbetleri düzenli yapamasak da, ne kadar ciddiye alacağınızı ayarlayabilirseniz, hoşunuza gidebilir.
Saturday, May 10, 2008
izmir'de 26 saat
izmir'de konferans vermek. 2 ayrı toplantı için İzmir’deydim. izmir'de olmak, hep çocuksu yanlarımı uyardığı için hem biraz gevşerim, hem de kendimi bu tür konuşmalarda müsamerelere katılan çocuk gibi hoş bir heyecan içerisinde hissederim. her ne kadar çocuk olarak müsamerelere pek uygun görülmediysem de, böyle bir heyecanın varlığını biliyorum bir biçimde... müsamerelere neden mi uygun görülmedim? ezberim zayıf, rol yapamam. yeteneğim yok, çalgı çalamam, dans edemem. öğremen ne yapsın?
birisi, izmir Ekin Koleji’nin aileler için düzenlediği toplantıydı. okul hayatına ilişkin tatlı sevimli bir grupla söyleşi gibi, ama yine ben çok konuşandım.
önce aileler ve öğretmenler. evsahipleri kitaplarıma ciddi biçimde göz gezdirmişler, bir çok ayrıntıyı yakalamışlardı. özellikle, izmir'de "bey" olarak anılmayı nasıl yadırgadığımı "yankı" olmaktan "yankı bey" olmaya, çocukluktan genç ve orta yaşlı olmaya geçişe değindiğim yazıya atıflar oldu. hoşuma gitti.
dinleyiciler arasında herhalde bir 40 yıl önce aynı mandolin hocasından ders aldığımız iki kişi daha vardı. çoktan rahmetli olmuş izmir'in namlı müzik öğretmenlerinden fikri bey'den nasıl korktuğumu, mandolin kursundan nasıl kaçtığımı konuşmam sırasında hatırladım.
sonra mühendisler, istatistikçiler, iekonomistler, işletmeciler. kinci konuşma ise, İzmir Makine Mühendisleri Odası’nın “yalın/6 sigma” adıyla iş ve sanayi dünyasına yönelik düzenlediği toplantıydı. ne işin var makine mühendisleri odasında, demeyin. toplantıyı düzenleyen emre (göktepe) amcamın torunu ve kuşakdaş akrabalarımdan, bir bayram yemeğinde izmir'de bahsedince, heveslenmiştim. her konuya maydanoz yanımı dürteleyen bir konu olduğu için, üretim, verimlilik, yeni uygulamalar, insanların yeni uygulamaları benimsemesi veya direnmesi...
sonuçta değişime direnç hakkında derlediğim bilgileri içeren bir konuşma oldu. bant çözümünü ve konuşma kaydını becerebilirsem, siteye podcast olarak koyarım. merak edenlere...
sorular. Konuşmalarımın benim için en tatlı anlarından birisi, sorular ve yorumlar bölümüdür. “kötüler neden daha iyi örgütlü?” "gençlere neden yol açılmıyor?" gibi bir çok soru ile zihnim aydınlandı. cevap neler yazdım, zaman içinde yazarım buraya veya şuraya...
ipucu başlıklar:
kötüler kötü olduklarının farkında mı?
gençlik bir ruh halidir. öyleyse...?
yiyip içme.
izmir'de yiyip içmeye çok zaman kalmadı. gecenin bir vakti bir şeyler içtiğimiz tepekule adlı kongre merkezinin tepesindeki lokantayı da izmirden bal '77 eski arkadaşım osman tufan'ın işlettiğini giderayak öğrenmek hoş oldu. rakı çeşitlerini az bulduğumu söyleyip çocuğu biraz şaşırtarak iltifata başladım.
nedense, bir eski arkadaşınızın yaptığı güzel bir işle karşılaştığında refleks olarak bir beğenmezlik refleksi ile çamur atma sadece bana özgü bir çocukluk alışkanlığı mı diye düşündüm. çok güzel yenilip içilen zevk sahibi bir yerdi, onu söylesem yeterdi:))
birisi, izmir Ekin Koleji’nin aileler için düzenlediği toplantıydı. okul hayatına ilişkin tatlı sevimli bir grupla söyleşi gibi, ama yine ben çok konuşandım.
önce aileler ve öğretmenler. evsahipleri kitaplarıma ciddi biçimde göz gezdirmişler, bir çok ayrıntıyı yakalamışlardı. özellikle, izmir'de "bey" olarak anılmayı nasıl yadırgadığımı "yankı" olmaktan "yankı bey" olmaya, çocukluktan genç ve orta yaşlı olmaya geçişe değindiğim yazıya atıflar oldu. hoşuma gitti.
dinleyiciler arasında herhalde bir 40 yıl önce aynı mandolin hocasından ders aldığımız iki kişi daha vardı. çoktan rahmetli olmuş izmir'in namlı müzik öğretmenlerinden fikri bey'den nasıl korktuğumu, mandolin kursundan nasıl kaçtığımı konuşmam sırasında hatırladım.
sonra mühendisler, istatistikçiler, iekonomistler, işletmeciler. kinci konuşma ise, İzmir Makine Mühendisleri Odası’nın “yalın/6 sigma” adıyla iş ve sanayi dünyasına yönelik düzenlediği toplantıydı. ne işin var makine mühendisleri odasında, demeyin. toplantıyı düzenleyen emre (göktepe) amcamın torunu ve kuşakdaş akrabalarımdan, bir bayram yemeğinde izmir'de bahsedince, heveslenmiştim. her konuya maydanoz yanımı dürteleyen bir konu olduğu için, üretim, verimlilik, yeni uygulamalar, insanların yeni uygulamaları benimsemesi veya direnmesi...
sonuçta değişime direnç hakkında derlediğim bilgileri içeren bir konuşma oldu. bant çözümünü ve konuşma kaydını becerebilirsem, siteye podcast olarak koyarım. merak edenlere...
sorular. Konuşmalarımın benim için en tatlı anlarından birisi, sorular ve yorumlar bölümüdür. “kötüler neden daha iyi örgütlü?” "gençlere neden yol açılmıyor?" gibi bir çok soru ile zihnim aydınlandı. cevap neler yazdım, zaman içinde yazarım buraya veya şuraya...
ipucu başlıklar:
kötüler kötü olduklarının farkında mı?
gençlik bir ruh halidir. öyleyse...?
yiyip içme.
izmir'de yiyip içmeye çok zaman kalmadı. gecenin bir vakti bir şeyler içtiğimiz tepekule adlı kongre merkezinin tepesindeki lokantayı da izmirden bal '77 eski arkadaşım osman tufan'ın işlettiğini giderayak öğrenmek hoş oldu. rakı çeşitlerini az bulduğumu söyleyip çocuğu biraz şaşırtarak iltifata başladım.
nedense, bir eski arkadaşınızın yaptığı güzel bir işle karşılaştığında refleks olarak bir beğenmezlik refleksi ile çamur atma sadece bana özgü bir çocukluk alışkanlığı mı diye düşündüm. çok güzel yenilip içilen zevk sahibi bir yerdi, onu söylesem yeterdi:))
Thursday, May 08, 2008
blog okurlarına
bloguma katkı yapan okurlarıma teşekkür ediyorum.
katkıların daha kolay okunur hale gelmesi için bir yöntem önereceğini söyleyen okurumun yardımını beklemekteyim:)
tarafsız (olmaya çalışan) üslubun anlaşılır ve net olmamı engellediği saptamasına yürekten katılıyorum. daha net olmak için belki benim kafamın da daha net olması gerek...
ama çizgi ağırlıklı, çok basit gözüken bir kitap yapma idealine doğru ilerlemeye karar verdim.
cevaplarımı merak ettiğini yazan okurlarımın biraz zaman vermesini rica ederim.
bloga neredeyse iki hf dır yazamamamı düşünürseniz, durumun sıkışıklığını anlayacağınızdan eminim.
katkıların daha kolay okunur hale gelmesi için bir yöntem önereceğini söyleyen okurumun yardımını beklemekteyim:)
tarafsız (olmaya çalışan) üslubun anlaşılır ve net olmamı engellediği saptamasına yürekten katılıyorum. daha net olmak için belki benim kafamın da daha net olması gerek...
ama çizgi ağırlıklı, çok basit gözüken bir kitap yapma idealine doğru ilerlemeye karar verdim.
cevaplarımı merak ettiğini yazan okurlarımın biraz zaman vermesini rica ederim.
bloga neredeyse iki hf dır yazamamamı düşünürseniz, durumun sıkışıklığını anlayacağınızdan eminim.
Wednesday, May 07, 2008
finans kafenin soruları
bir önceki "post"da, sağlık programı veya tedavi edici doktor kimliğinin tv ile pek uyuşmadığını söylemiştim. en azından kendim için.. peki, sen ne arıyorsun oarada diyorsanız...
kitabımın "tanıtımı" için ya da en olumlu anlamıyla "entelektüel geyik" diyebileceğimiz baymadan konferans ya da nasihat vermeden fikir alışverişi içeren programlara katılım, benim için, hem topluma bilgilerimi aktarabilme fırsatı açısından eğitsel bir değer taşıyor; hem de kişisel olarak da zevkli olabiliyor.
az önce cnbc-e'de Gülay Afşar'a (Finans Kafe) konuk oldum; "tam istediğim gibi"...
bir programdan, bir "interview"dan cevap arayan yeni sorularla ayrılabilmek, mutlu ediyor. garip gelebilir. ama cevaptan ziyade soru meraklısı birisiyim.
Ankara Fen Lisesi'ndeki geometri hocamızın dediği gibi, "şeytan azapta gerek"...
dikkatli okuyan, anlayan, muhakeme edebilen insanların medyada varlıklarını sürdürebilmelerine seviniyorum.
kitabımın "tanıtımı" için ya da en olumlu anlamıyla "entelektüel geyik" diyebileceğimiz baymadan konferans ya da nasihat vermeden fikir alışverişi içeren programlara katılım, benim için, hem topluma bilgilerimi aktarabilme fırsatı açısından eğitsel bir değer taşıyor; hem de kişisel olarak da zevkli olabiliyor.
az önce cnbc-e'de Gülay Afşar'a (Finans Kafe) konuk oldum; "tam istediğim gibi"...
bir programdan, bir "interview"dan cevap arayan yeni sorularla ayrılabilmek, mutlu ediyor. garip gelebilir. ama cevaptan ziyade soru meraklısı birisiyim.
Ankara Fen Lisesi'ndeki geometri hocamızın dediği gibi, "şeytan azapta gerek"...
dikkatli okuyan, anlayan, muhakeme edebilen insanların medyada varlıklarını sürdürebilmelerine seviniyorum.
doktor medyada ne yapmaz
konuk olduğum televizyon programlarından birisinden çıkmaktayım. yayın kurumu görevlilerinden birisi, "sizin telefonunuzu isteyen dinleyicilerimiz var"; ben biraz refleks ile, "neden ki?"; görevli, " muayene randevusu için herhalde"; ben:"o zaman epostamı verebilirsiniz,", görevli, "ama nasıl randevu alacaklar?"; ben: "bu bir tanıtım programı değil, iş telefonumu vermek hem uygun değil, hem de istemiyorum". kızcağız, biraz şaşkın, ne kadar gıcık birisi olduğumu düşünüyor. "televizyondan bakıp, doktora gidilmez ki" diye devam ettim.
televizyon kanallarında, en saygın olanlarında bile, sağlık programlarının "ücretli katılım"la olduğu söylentileri ayyuka çıkınca, kızcağızın benim bu muhafazakarlığımı anlamasını beklemek beyhude belki de... bu sebeple doğrudan bir sağlık programına, "tedavi edici" kimlikle çıkmaktan kaçınıyorum. televizyona doktor kimliğiyle katılımı sağlık açısından bir eğitim amacı var ise, kabul edilebilir buluyorum.
televizyon kanallarında, en saygın olanlarında bile, sağlık programlarının "ücretli katılım"la olduğu söylentileri ayyuka çıkınca, kızcağızın benim bu muhafazakarlığımı anlamasını beklemek beyhude belki de... bu sebeple doğrudan bir sağlık programına, "tedavi edici" kimlikle çıkmaktan kaçınıyorum. televizyona doktor kimliğiyle katılımı sağlık açısından bir eğitim amacı var ise, kabul edilebilir buluyorum.
Friday, April 18, 2008
magazin
NTVde perşembe gecesi yayımlanan haydi gel bizimle ol programına ilişkin bir "magazin" yazısını akşam'da (21 nisan) yayımlamış olacağım. yzıya sığdıramadığım ya da uyduramadığım parça parça detaylara değineyim.
öncesinde duyduğum nedensiz tedirginliğin, programda ve sonrasında hoş bir rahatlığa dönüştüğü bir etkileşim oldu.
bir sürü konuya, çok akıllıca sorularla yanaştılar. sıkı hazırlık yapmış, işini ciddiye alan insanlar... pınar kür'ün yarın yarın adlı romanı lise yıllarımın kült romanı olmuş, beni, ergenlikte duyulan kuvvetli aşk özleminin cazibesi ile devrimci genç tipolojisine daha da bağlamıştı. romanın kadın kahramanının adını (Seyda) unutmamış olmam, bundan mı?
elvan kelimesinin rengarenk anlamına geldiğini elinde her renkten balonla sevgilisinin karşısına çıkan genç adamdan öğrenmiştim. onu da unutmadım.
öğrenmenin yüksek motivasyonla ilgisine kanıt arayan bunu kullanabilir.
müjde ar'ın aşk-ı memnudaki rolü, bihter'e köle/uşak beşir'i (ki o nihal'i seviyordu) yakıştırmamın sebebini de anlayamadım gitti. belki, bihter'e daha az zarar verir, bihter'den de istediği sevgiyi alırdı. bütün bu düşüncelerin hangi duygulara karşılık geldiğini bugün bile yeterince anlayamıyorum. psikoterapiye dönmek gerek belki de...:)
programdaki kadınlardan ikisini yarattıkları ya da canlandırdıkları kahramanlarla anlattığımı farkettim şimdi. yayın sırasında ise, hiç kurgusal bir yanları yoktu. sahici sahici sorular sordular, çalışkan yorumlar yaptılar.
pınar kür'ün bir önceki kitabımı bile alıp titizce okumuş olmasından, kendime "gurur yaptım". arada hiç esirgemeden söylediği övücü sözlerden kendimi bir tür yazar gibi hissettim.
müjde ar ise, tek kelime ile kıvrak sorular sordu; şaşırdım desem yalan olur.
çiğdem anad'ı, gazetedeki yazıda da belirttiğim gibi, haber programlarındaki cesur duruşuyla ilişkilendiriyor zihnim hep. cesaretin korkmamaktan çok farklı birşey olduğunu düşündüren, dik durabilen bir yanı var. bunu kendisine de söylemek lazım.
aysun kayacı'yı öncesinden bildikliğim az ("oy" tartışması hk düşündüklerii gazetede yazdım). mahzun, kırılgan bir hali vardı.
akşam bitti. içimde kuvvetli bir saygı duygusu ile ayrıldım. bir sürü bir sürü mesaj geldi. yıllardır medyatik deyince insanlar kızıyor, savunmaya geçiyorum, "hayır öyle değilim" diye. bu sefer nedense hiç kızmadım:))
öncesinde duyduğum nedensiz tedirginliğin, programda ve sonrasında hoş bir rahatlığa dönüştüğü bir etkileşim oldu.
bir sürü konuya, çok akıllıca sorularla yanaştılar. sıkı hazırlık yapmış, işini ciddiye alan insanlar... pınar kür'ün yarın yarın adlı romanı lise yıllarımın kült romanı olmuş, beni, ergenlikte duyulan kuvvetli aşk özleminin cazibesi ile devrimci genç tipolojisine daha da bağlamıştı. romanın kadın kahramanının adını (Seyda) unutmamış olmam, bundan mı?
elvan kelimesinin rengarenk anlamına geldiğini elinde her renkten balonla sevgilisinin karşısına çıkan genç adamdan öğrenmiştim. onu da unutmadım.
öğrenmenin yüksek motivasyonla ilgisine kanıt arayan bunu kullanabilir.
müjde ar'ın aşk-ı memnudaki rolü, bihter'e köle/uşak beşir'i (ki o nihal'i seviyordu) yakıştırmamın sebebini de anlayamadım gitti. belki, bihter'e daha az zarar verir, bihter'den de istediği sevgiyi alırdı. bütün bu düşüncelerin hangi duygulara karşılık geldiğini bugün bile yeterince anlayamıyorum. psikoterapiye dönmek gerek belki de...:)
programdaki kadınlardan ikisini yarattıkları ya da canlandırdıkları kahramanlarla anlattığımı farkettim şimdi. yayın sırasında ise, hiç kurgusal bir yanları yoktu. sahici sahici sorular sordular, çalışkan yorumlar yaptılar.
pınar kür'ün bir önceki kitabımı bile alıp titizce okumuş olmasından, kendime "gurur yaptım". arada hiç esirgemeden söylediği övücü sözlerden kendimi bir tür yazar gibi hissettim.
müjde ar ise, tek kelime ile kıvrak sorular sordu; şaşırdım desem yalan olur.
çiğdem anad'ı, gazetedeki yazıda da belirttiğim gibi, haber programlarındaki cesur duruşuyla ilişkilendiriyor zihnim hep. cesaretin korkmamaktan çok farklı birşey olduğunu düşündüren, dik durabilen bir yanı var. bunu kendisine de söylemek lazım.
aysun kayacı'yı öncesinden bildikliğim az ("oy" tartışması hk düşündüklerii gazetede yazdım). mahzun, kırılgan bir hali vardı.
akşam bitti. içimde kuvvetli bir saygı duygusu ile ayrıldım. bir sürü bir sürü mesaj geldi. yıllardır medyatik deyince insanlar kızıyor, savunmaya geçiyorum, "hayır öyle değilim" diye. bu sefer nedense hiç kızmadım:))
ithaf kime?

kalbinle düşün, aklınla hisset'in ithaf sayfasındaki karikatür (başka bir yazı yok zaten)....
ben kimim diyenlere...
bunu ilk ne zaman söyledim diye düşündüm. galiba, 1970 yazında erdek'te avşa motorunu beklerken mi? annebabama bakıp, bunlar da kim, ben bunların çocuğu muyum, bundan emin olabilir miyim ki? diye sorduğumda...
sonra, 11 yaşına kadar bunu düşünmemiş olduğuma pek inanamadım. anne baba ile ilişkinin niteliğine yönelik bir sorgulamadan ziyade bir sahici merak. varoluşsal arayış diye görünüyor bugün bana.
bir
psikolojik tahlil yapma meraklısı birisinin binbir malzeme çıkartacağı bu basit merak, ben kimim, ve de sen kimsin soruları hayatımın temel izleklerinden (bu kelimeyi benimsemeye çalışıyorum) birisi oldu.
Wednesday, April 09, 2008
kalbinle düşün aklınla hisset
Sunday, March 30, 2008
yorumlara teşekkür
blogumdaki "posting"lere yorum yazan sevgili okurlara teşekkür ederim. yorumların daha görünür olmasını isterdim, ama bir türlü ayarlayamıyorum.
yorum deyince, kitaplarım hakkında tek tek bloglar oluşturmayı hep istiyorum, ama sürdürmesi pe kolay olmuyor. bir yandan muayenehaneci doktor, bir yandan iyi kötü bir üniversite hastanesi "hocası", bir yandan konuşmacı olmak gibi bir profesyonel hayata, blog, gazete yazısı, kitap yazma çizme eklenince...
yetişmek biraz zor oluyor. ama aldığım her geribildirim, nadiren hakaret, bazen ciddi eleştiri, hemen her durumda bir destek beni uyanık tutuyor (hem bilinç açısından, hem de kelimenin gerçek anlamıyla)...
teşekkürler tekrar.
yorum deyince, kitaplarım hakkında tek tek bloglar oluşturmayı hep istiyorum, ama sürdürmesi pe kolay olmuyor. bir yandan muayenehaneci doktor, bir yandan iyi kötü bir üniversite hastanesi "hocası", bir yandan konuşmacı olmak gibi bir profesyonel hayata, blog, gazete yazısı, kitap yazma çizme eklenince...
yetişmek biraz zor oluyor. ama aldığım her geribildirim, nadiren hakaret, bazen ciddi eleştiri, hemen her durumda bir destek beni uyanık tutuyor (hem bilinç açısından, hem de kelimenin gerçek anlamıyla)...
teşekkürler tekrar.
Friday, March 28, 2008
kitaplar hakkında hep anlattığım bir sey

"Uzun cümleler:
Olayı anlattığımda eşim, “cümlelerin çok uzun, bazen takip etmek, anlamak çok zor oluyor, insan yoruluyor,” dedi. Olayı anlatayım. Geçenlerde kitapçıda oyalanıyorum; oyalanacak başka bir yer bulamadım mı, diye düşünebilirsiniz. Hayatımda en zevk aldığım faaliyet kitap karıştırmak ise, nerede oyalanayım? Dibinde durduğum kitap yığınının ardından “dr yankı ve şule yazgan yazmış” diye bir ses yükseldi. Tarifinden anladığım kadarıyla yaz aylarında yayımlanmış olan “250 soruda: çocuğunuz sizden ne bekliyor?” kitabımızı yanındaki daha genç sesli birisine gösteren bir hanım. Bu hanıma gözükmemek için, sanki görür görmez tanıyacakmış da bir tür ayıp olacakmış gibi, büzüştüm. Genç sesli olan (ve kitabı alması tavsiye edilen) hanım, “Ayy, o ne öyle... Çok kalın. Öğretici, ciddi bir şeye benziyor. İstemem öyle şey” diye cevap verince içime bir rahatlık geldi. Hani övüldüğünüzde kendinizi gergin hissederseniz; ters bir şey söylenmesi tatsız bir rahatlık verir. Artık ne yapacağınızı biliyorsunuzdur. Öyle oldu. Kitabı kendisiyle beraber yazdığımızı eşime hatırlatmayı unuttum. Cümlelerimi kısaltmam iyi olacak yine de..."
bu gazete yazılarımdan birisinden alınma...
beni neden konusmaci olarak çağırırlar, kitaplarımı neden okurlar, diye düsünürken öylece yazdıydım, daha doğrusu olay oluvermisti. ne cosku yaratırım, ne de motive ederim; cynical bir bakıs açısı ile, bol bol bilgi... Kitapçıdaki genç kadının dediği gibi. fazla ciddi, sıkıcı...
bunu tercih edenlerle aynı kafada olmak hosuma gidiyor aslında...
Thursday, March 06, 2008
cüceloğlu kitabına çizgiler
doğan cüceloğlu, son kitabı korku toplumu için benden çizgiler isteyince acaip sevindim. kendi yazılarım dışında bir kitap için çok uzun zamandır hiç kimse (bir önceki 1987de sadık özben takmadlı yazıları için murat belge idi) benden bir çizgi talep etmediği için bu sevindirik olmamı mazur görün:))
kitap bugün kitapçılara geldi, hemen alıp baktım.
metni zaten çizgilemek içib okumuş olduğumdan, çizgilerim ile metin arasındaki ilişkiye odaklandım hemen... benseverlik bu demek ki.
kitaptaki çizgilerden birisini alıntılıyorum.
kitabın kendisi ise "alıntılanmaz okunur" cinsten :)
kitap bugün kitapçılara geldi, hemen alıp baktım.
metni zaten çizgilemek içib okumuş olduğumdan, çizgilerim ile metin arasındaki ilişkiye odaklandım hemen... benseverlik bu demek ki.
kitaptaki çizgilerden birisini alıntılıyorum.
kitabın kendisi ise "alıntılanmaz okunur" cinsten :)
buradayim
Sunday, January 20, 2008
binbir cv
konuşmalarda istenen cvlere örnek, hem siz okurlara da bilgi olsun diye, ekliyorum. burada da ingilizce ve Türkçe kopyalar çok farklı gözükebilir, yalan malan söylemiyorum. sadece farklı üslupla hitap etmek gerekir diye düşündüğümden. bu business konuşmaları için, akademik detaylar başka cvlerde... bin cv'li adam gibi bir durum.
xxxxxx
biosketch
Yanki Yazgan, M.D. (1959), received his child and adolescent psychiatry training at the Yale Child Study Center of Yale School of Medicine in New Haven, Connecticut where he also completed a research training track in early onset neuropsychiatric disorders. Dr Yazgan teaches and conducts research at the Marmara University School of Medicine (where he is a full professor) and at the Yale Child Study Center (where he has a clinical appointment).
Dr Yazgan’s clinical interest is in the area of early-onset neuropsychiatric disorders such as ADHD, autism, bipolar disorder, Tourette’s syndrome and obsessive-compulsive disorder. Dr Yazgan’s scientific publications have focused on the application of psychopharmacological, molecular genetics, neuroimaging and neuropsychological methods for better understanding of early-onset neuropsychiatric disorders.
In addition to his medical career as a researcher, academician and private practicing physician, Dr Yazgan speaks to and writes for a professionally and agewise diverse audiences on everyday applications of current neuroscience findings and his clinical experience as a psychiatrist, for purposes of public understanding of science.
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
Özgeçmiş.
Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde Profesör, Yale Child Study Center’da öğretim görevlisi olarak akademik çalışmalarını sürdürmekte, çocuk/genç ve erişkin psikiyatrisi alanında serbest uzman hekim olarak çalışmaktadır.
Eğitim. İzmir'de büyüyüp, Bornova Maarif Koleji ve Ankara Fen Lisesi'nden (1977) sonra tıp eğitimini Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde tamamladı (1983). Oğuzeli (Gaziantep), Kuzey Kıbrıs ve Biga (Çanakkale) ilçelerinde hükümet tabibi olarak mecburi hizmet ve askerlik yaptı.(1983-6) Genel psikiyatri uzmanlık eğitimini Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde (1986-91) yaptıktan sonra Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde çocuk ve ergen psikiyatrisi uzmanlık eğitimini aldı (1992-5). Yale Üniversitesi’ndeki ileri klinik araştırmacılık eğitimini de aynı dönemde tamamlamış olan Yazgan’ın tıp ve psikiyatri alanında çok sayıda uluslararası bilimsel makalesinin yanı sıra ödül ve proje desteği vardır. Ülkemizdeki ve ABD/Avrupa’daki tıp ve psikiyatri meslek örgütlerinin bilim ve eğitim kurullarında yer almaktadır.
Popüler yazılar. 1987'den başlayarak Cumhuriyet Bilim Teknik, Yeni Binyıl, Yeni Gündem, Akşam’ın aralarında olduğu çok sayıda gazete ve dergide, ekonomik hayata psikoloji ve beyin bilimleri açısından bakış, gündelik ilişkilerdeki davranışlarımızın farketmediğimiz doğal kuralları ve beynimizin işleyişi hakkında konuşmuş, yazmış ve çizmiştir. Kalp Çarpar Beyin Böler bu alandaki en son kitabıdır.
Iş hayatı için. TKYD ve benzer amaçlı kurumlar ile işbirliği içinde verdiği seminerlerde, kurumlarda karar mekanizmalarının anlaşılmasını (“beyindeki CEO: belirsizlik durumlarında karar vermek”), iş hayatında şirket ve aile dinamiklerinin uyumlu yönetimini (“şirket olmak aile kalmak”) ve duygular, alışkanlıklar ve sezgilerin yönetime etkisini (“4 Z”) ele aldı.
xxxxxx
biosketch
Yanki Yazgan, M.D. (1959), received his child and adolescent psychiatry training at the Yale Child Study Center of Yale School of Medicine in New Haven, Connecticut where he also completed a research training track in early onset neuropsychiatric disorders. Dr Yazgan teaches and conducts research at the Marmara University School of Medicine (where he is a full professor) and at the Yale Child Study Center (where he has a clinical appointment).
Dr Yazgan’s clinical interest is in the area of early-onset neuropsychiatric disorders such as ADHD, autism, bipolar disorder, Tourette’s syndrome and obsessive-compulsive disorder. Dr Yazgan’s scientific publications have focused on the application of psychopharmacological, molecular genetics, neuroimaging and neuropsychological methods for better understanding of early-onset neuropsychiatric disorders.
In addition to his medical career as a researcher, academician and private practicing physician, Dr Yazgan speaks to and writes for a professionally and agewise diverse audiences on everyday applications of current neuroscience findings and his clinical experience as a psychiatrist, for purposes of public understanding of science.
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
Özgeçmiş.
Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde Profesör, Yale Child Study Center’da öğretim görevlisi olarak akademik çalışmalarını sürdürmekte, çocuk/genç ve erişkin psikiyatrisi alanında serbest uzman hekim olarak çalışmaktadır.
Eğitim. İzmir'de büyüyüp, Bornova Maarif Koleji ve Ankara Fen Lisesi'nden (1977) sonra tıp eğitimini Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde tamamladı (1983). Oğuzeli (Gaziantep), Kuzey Kıbrıs ve Biga (Çanakkale) ilçelerinde hükümet tabibi olarak mecburi hizmet ve askerlik yaptı.(1983-6) Genel psikiyatri uzmanlık eğitimini Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde (1986-91) yaptıktan sonra Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde çocuk ve ergen psikiyatrisi uzmanlık eğitimini aldı (1992-5). Yale Üniversitesi’ndeki ileri klinik araştırmacılık eğitimini de aynı dönemde tamamlamış olan Yazgan’ın tıp ve psikiyatri alanında çok sayıda uluslararası bilimsel makalesinin yanı sıra ödül ve proje desteği vardır. Ülkemizdeki ve ABD/Avrupa’daki tıp ve psikiyatri meslek örgütlerinin bilim ve eğitim kurullarında yer almaktadır.
Popüler yazılar. 1987'den başlayarak Cumhuriyet Bilim Teknik, Yeni Binyıl, Yeni Gündem, Akşam’ın aralarında olduğu çok sayıda gazete ve dergide, ekonomik hayata psikoloji ve beyin bilimleri açısından bakış, gündelik ilişkilerdeki davranışlarımızın farketmediğimiz doğal kuralları ve beynimizin işleyişi hakkında konuşmuş, yazmış ve çizmiştir. Kalp Çarpar Beyin Böler bu alandaki en son kitabıdır.
Iş hayatı için. TKYD ve benzer amaçlı kurumlar ile işbirliği içinde verdiği seminerlerde, kurumlarda karar mekanizmalarının anlaşılmasını (“beyindeki CEO: belirsizlik durumlarında karar vermek”), iş hayatında şirket ve aile dinamiklerinin uyumlu yönetimini (“şirket olmak aile kalmak”) ve duygular, alışkanlıklar ve sezgilerin yönetime etkisini (“4 Z”) ele aldı.
konuşmalardan önce
konuşmalar öncesinde genellikle iki, pardon üç, istek olur. sunum özeti, sunum metni ve cv.
son zamanlarda fotoğraf da isteniyor, dinleme değil de seyretme ağır basıyor demek ki...
konuşmalar kesinleşmeden önce de konuşulan 3-5 ana konu var; başlık, zaman, saat ve konuşmanın düzenleyicisi bir ticari kuruluş ise, konuşmacılık ücreti. neden hep bir pazarlık gayreti olur, anlamak zor; örneğin geçenlerde bir turizm şirketi ücretiniz bize çok geldi, dedi, indirim yapabilir misiniz? işin garibi, aynı şirketin bir otelinde yıllar önce kaldığımda, o zamana göre yüksek sayılan bir ücret vermemize karşın, bize çok geldi, indirim yapar mısınız, demek aklıma gelmemişti. ticari kafa başka bir şey...
doktor ücreti konusunda benzer bir isteği, hatta şikayetlenmeyi anlamak mümkün (ki orada eger mesele ciddi bir hastalık ya da benim özellikle anladığım düşünülen bir konu ise, bir sürü seçenek üretebilirim zaten ve doğrusu); ama bir şirketin sadece her şeyi daha da ucuza mal etme, "cost cutting" stratejisine beni malzeme etmesini kabullenemem ( o zaman otururum oturduğum yerde:))
son zamanlarda fotoğraf da isteniyor, dinleme değil de seyretme ağır basıyor demek ki...
konuşmalar kesinleşmeden önce de konuşulan 3-5 ana konu var; başlık, zaman, saat ve konuşmanın düzenleyicisi bir ticari kuruluş ise, konuşmacılık ücreti. neden hep bir pazarlık gayreti olur, anlamak zor; örneğin geçenlerde bir turizm şirketi ücretiniz bize çok geldi, dedi, indirim yapabilir misiniz? işin garibi, aynı şirketin bir otelinde yıllar önce kaldığımda, o zamana göre yüksek sayılan bir ücret vermemize karşın, bize çok geldi, indirim yapar mısınız, demek aklıma gelmemişti. ticari kafa başka bir şey...
doktor ücreti konusunda benzer bir isteği, hatta şikayetlenmeyi anlamak mümkün (ki orada eger mesele ciddi bir hastalık ya da benim özellikle anladığım düşünülen bir konu ise, bir sürü seçenek üretebilirim zaten ve doğrusu); ama bir şirketin sadece her şeyi daha da ucuza mal etme, "cost cutting" stratejisine beni malzeme etmesini kabullenemem ( o zaman otururum oturduğum yerde:))
strateji hakkında konuşmak: yok olmamak için
iş dünyası diye tanımlanan dünyanın genellikle büyük şirketlerden ibaret sayılması (bkz. gazetelerin insan kaynakları ilaveleri) garip değil mi? business ve work kelimelerinin Türkçe'de aynı kelime ile karşılık bulması, birinden birini fazladan ya da sonradan kılıyor.
her neyse, business anlamındaki iş dünyasına, kognitif bilimler ya da beyin araştırmaları alanındaki bilgileri aktardığım ya da aileler ve bireyler ile psikiyatr olarak çalışmalarımdan çıkardığım sonuçları paylaştığım konuşmalardan birisini geçtiğimiz hafta yaptım. 12-13 dakikaya sığdırdığım konuşmanın kendisi hazırladığım özetten (her zaman adetim olduğu üzere) çok farklı olduysa da, yine de ilginizi çekebilir. konuşma metnini yükler yüklemez websitemin bülten abonelerine haber vereceğim.
özetin önce İngilizcesini yazmıştım; sonra da Türkçesini oluşturdum. bütün konuşmalarımda olduğu gibi, tasarlarken, yazarken defalarca biçim değiştirdi; sonunda İngilizce ve Türkçe özetler bile birbirinden çok farklı oluverdi. konuşmanın kendisini ise katılanlara sormak lazım.
Gelecekteki şimdi
stratejik düşünmenin ilkelerine beyinbilimleri açısından bakış
Atalarımızdan homo sapiens, sonunda biz olurken, uzaktan akrabamız neandertallerin soyu ne oldu da kurudu? Stratejik düşünemediler de ondan. Çünkü beyinleri elvermedi.
Insan. Insanı insan yapan özellik geleceğin farkında olmaktır. Geleceğin farkında olan insan biriktirir, tasarlar, yatırım yapar. Geleceğini hayal eder; hayalini gerçekleştirmek için harekete geçer ve başkalarını harekete geçirir. Bunu sağlayan, insan beyin yapısına özgü farklılıklardır.
Beyin. Genişlemiş bir frontal alan ve bağlantıları, beynimizin eşzamanlı işlem yapma kapasitesini arttırırken, geleceği tasarlamaya ve geçmişi hatırlamaya olanak sağlayan bir “yazboz tahtası” sağlar. Beynimizin işleyiş tarzı, çevremizden aldıklarımızı
Gelecek. Düşünüş tarzımız, hayata bakışımız stratejimizi belirler. Genellikle, şimdiki durum, bugün içinde olduğumuz nesnel durum ve ruh hâli, geleceğe ilişkin planlarımızı büyük ölçüde etkiler. Geleceği tasarlarken, genellikle, nasıl düşünürüz?
Şimdi Her şey hep böyle kalacak sanırız. İyi ve lehimize olan koşulların hep bugünkü gibi, böyle kalacağına, kötü günlerin er geç geçeceğine, hatta hiç gelmeyeceğine inancımız tamdır. Öyle inanmıyorsak, psikolojik durumumuzda bir bozulma (örn. Aşırı karamsarlık) olduğu düşünülebilir.
Risk. Kazanmaktansa kaybetmemeyi tercih ederiz. Kaybetme korkusu değerli olanı muhafaza etmeyi ön plana çeker.
Alışkanlıklar Herkes gibi olmak istemesek de, herkes gibi davranırız. Herkes deyince, sadece şimdi çevremizde olan herkesi anlamayalım.
Düşünce alışkanlıklarımızın önemli bir bölümü, bizden çok eskidir. Kuşaklar boyunca aktarılagelmiş ve yerleşiktir. Çünkü öbür türlüsü zordur.
İçimizden geleni yapmak isteriz. Oysa, içimizden gelen stratejik değildir. İçimizden geleni yapmamak da çok zordur.
Şirket yönetimi. Kurumun yönetimindekilerin karar verme sürecinde, beyin ve karar mekanizmaları bilgisinin yararı ne olabilir? Bir kurumun frontal beyni (CEO/YK), belleği (kurumsal alışkanlıklar), yaşı-başı, huyu suyu (riske yaklaşımı) ve içinde yer aldığı iş alanı (modern/klasik/marjinal/”mainstream”) strateji belirleme aşamasında belirleyici olabilir.
Knowing the Now of the Future
a short summary of the cognitive neuroscience perspectives in strategic thinking, risk estimation and decision making in ambiguous conditions
Definitions and Highlights
Strategical thinking: Thinking of future in terms of steps to be taken and goals to be reached and results to be obtained.
Mankind’s species-specific ability to think of and about future
Risk: the cognitive and emotional valence attributed to the future in terms of danger and opportunity
Future is ambiguous
Estimation of risk: dependent upon the current emotional state.
When future comes, the then current state is past. Current now may be quite different from the future now, therefore, strategies may well be confounded by the powerful impact of the current context.
Habits are the carriers of now to future.
Habits: patterns of thought and behavior that persist across contexts.
Ambiguity triggers habits.
How to reassemble the impact of current moment on future thus we can adhere with the original plan: time, goals, and results.
Habits and decision making for now and future in executive groups such as corporate boards
Executive control of habits and prepotent responses via focusing: a brain-based habit to acquire
her neyse, business anlamındaki iş dünyasına, kognitif bilimler ya da beyin araştırmaları alanındaki bilgileri aktardığım ya da aileler ve bireyler ile psikiyatr olarak çalışmalarımdan çıkardığım sonuçları paylaştığım konuşmalardan birisini geçtiğimiz hafta yaptım. 12-13 dakikaya sığdırdığım konuşmanın kendisi hazırladığım özetten (her zaman adetim olduğu üzere) çok farklı olduysa da, yine de ilginizi çekebilir. konuşma metnini yükler yüklemez websitemin bülten abonelerine haber vereceğim.
özetin önce İngilizcesini yazmıştım; sonra da Türkçesini oluşturdum. bütün konuşmalarımda olduğu gibi, tasarlarken, yazarken defalarca biçim değiştirdi; sonunda İngilizce ve Türkçe özetler bile birbirinden çok farklı oluverdi. konuşmanın kendisini ise katılanlara sormak lazım.
Gelecekteki şimdi
stratejik düşünmenin ilkelerine beyinbilimleri açısından bakış
Atalarımızdan homo sapiens, sonunda biz olurken, uzaktan akrabamız neandertallerin soyu ne oldu da kurudu? Stratejik düşünemediler de ondan. Çünkü beyinleri elvermedi.
Insan. Insanı insan yapan özellik geleceğin farkında olmaktır. Geleceğin farkında olan insan biriktirir, tasarlar, yatırım yapar. Geleceğini hayal eder; hayalini gerçekleştirmek için harekete geçer ve başkalarını harekete geçirir. Bunu sağlayan, insan beyin yapısına özgü farklılıklardır.
Beyin. Genişlemiş bir frontal alan ve bağlantıları, beynimizin eşzamanlı işlem yapma kapasitesini arttırırken, geleceği tasarlamaya ve geçmişi hatırlamaya olanak sağlayan bir “yazboz tahtası” sağlar. Beynimizin işleyiş tarzı, çevremizden aldıklarımızı
Gelecek. Düşünüş tarzımız, hayata bakışımız stratejimizi belirler. Genellikle, şimdiki durum, bugün içinde olduğumuz nesnel durum ve ruh hâli, geleceğe ilişkin planlarımızı büyük ölçüde etkiler. Geleceği tasarlarken, genellikle, nasıl düşünürüz?
Şimdi Her şey hep böyle kalacak sanırız. İyi ve lehimize olan koşulların hep bugünkü gibi, böyle kalacağına, kötü günlerin er geç geçeceğine, hatta hiç gelmeyeceğine inancımız tamdır. Öyle inanmıyorsak, psikolojik durumumuzda bir bozulma (örn. Aşırı karamsarlık) olduğu düşünülebilir.
Risk. Kazanmaktansa kaybetmemeyi tercih ederiz. Kaybetme korkusu değerli olanı muhafaza etmeyi ön plana çeker.
Alışkanlıklar Herkes gibi olmak istemesek de, herkes gibi davranırız. Herkes deyince, sadece şimdi çevremizde olan herkesi anlamayalım.
Düşünce alışkanlıklarımızın önemli bir bölümü, bizden çok eskidir. Kuşaklar boyunca aktarılagelmiş ve yerleşiktir. Çünkü öbür türlüsü zordur.
İçimizden geleni yapmak isteriz. Oysa, içimizden gelen stratejik değildir. İçimizden geleni yapmamak da çok zordur.
Şirket yönetimi. Kurumun yönetimindekilerin karar verme sürecinde, beyin ve karar mekanizmaları bilgisinin yararı ne olabilir? Bir kurumun frontal beyni (CEO/YK), belleği (kurumsal alışkanlıklar), yaşı-başı, huyu suyu (riske yaklaşımı) ve içinde yer aldığı iş alanı (modern/klasik/marjinal/”mainstream”) strateji belirleme aşamasında belirleyici olabilir.
Knowing the Now of the Future
a short summary of the cognitive neuroscience perspectives in strategic thinking, risk estimation and decision making in ambiguous conditions
Definitions and Highlights
Strategical thinking: Thinking of future in terms of steps to be taken and goals to be reached and results to be obtained.
Mankind’s species-specific ability to think of and about future
Risk: the cognitive and emotional valence attributed to the future in terms of danger and opportunity
Future is ambiguous
Estimation of risk: dependent upon the current emotional state.
When future comes, the then current state is past. Current now may be quite different from the future now, therefore, strategies may well be confounded by the powerful impact of the current context.
Habits are the carriers of now to future.
Habits: patterns of thought and behavior that persist across contexts.
Ambiguity triggers habits.
How to reassemble the impact of current moment on future thus we can adhere with the original plan: time, goals, and results.
Habits and decision making for now and future in executive groups such as corporate boards
Executive control of habits and prepotent responses via focusing: a brain-based habit to acquire
Friday, January 11, 2008
merak eden yazsın 25 yıl öncesinin çizgisini

bu resmin yazısını merak eden bir okur olana kadar bekleyecegim. blogun ne süratte okunduğunu anlamak için... (aradan bir gün geçer cuma günü alttaki paragrafla devam ederim) bu bloga 24 saat sonra eklenen not: sevgili okurlar ahmet z ve pınar; ikinize de teşekkür ederim; okunan bir yazı yazmak internet evreninde her kul'a nasip olmuyor:)
peki bu resim neyin nesi? resimde gözüken bendeniz, 1982 yılında yayımlanan çizgili kitap adlı karikatür kitabındaki bölümümün girişindeki tanıtım ne'si, karikatürü denebilir. çizen, levent efe, son 20 yıldır avustralya'da medical illustration ile hayata devam eden çok eskilerden kalma sevgili arkadaşım; kitabı okuldaki cerrahi stajı sırasında nöbetlerde veya sıkıldığım derslerde çiziktirdiğim karikatürlerden derlemiştim. aynı seneler, 12 eylül sonrası ağır baskı dönemiydi. politika ile uğraşmak tehlikeliden öte, tehlikenin ta kendisi olduğundan, ben ve bana benzeyen liberal-solcu yanı daha önplana geçenler, sanat, felsefe, psikoloji gibi "soft" alanlara kaymıştık. kitaba katkıda bulunanlar arasında bugün norveçte grafik sanatçısı olarak hayata devam eden firuz kutal, sinemacı reha erdem, eski reklamcı her daim ressam emre senan, milliyet çizeri haslet soyöz vardı. kitaptan elimde parçalanmış tek kopya var; benim çizgilerim de karikatürcü olarak 25 yılda bir dirhem ilerleme kaydetmediğimi gösteriyor:))
her neyse, bu çizgideki adam 25 yıl önceki bendeniz.
Bir TV macerası vesilesiyle
programdaki görüşüm
Geçenlerde bir TV programına “yorumcu” olarak çağrıldım; konu mutad: şiddet. Klişe laflar etmek ve dinlemek korkusuyla gittikten sonra, yan konulardan birisinin aydınların topluma örnek olma sorumluluğu olduğu anlaşıldı. Dindar gözükmenin, dini vecibeleri yerine getirmenin aydın çevrelerde ayıp sayıldığından, yadırgandığından gazetelere verdiği demeçle yakınan bir profesörün “böyle konuşmaması gereği” üzerine TV programında tartışma başladı. Açıkçası, bu fikirlerin doğru olabilecek ancak ülkeye hiç genellenemeyecek gözlemlerden ibaret olduğunu düşünmekteydim. Diğer yandan, profesörün ya da herhangi bir entellektüelin topluma örneklik gibi bir görevi olduğuna hiç inanmadığım için, bunu vurgulamayı tercih ettim. Devlet ya da hükümet yönetiminde olanların, seçimle ya da atama ile belli görevleri üstlenenlerin örnek olma görevini unutup, özgün fikir geliştirme, ortaya yeni bakış açılarını bazen provokatif biçimde atma sorumluluğu olan entellektüellerin üstüne gitmeyi anlamsız buluyorum. Entellektüelin eninde sonunda yalnız başına bir insan olması bir yana, her zaman eleştirilme ve farklı fikirlerle dengelenmesi mümkün... oysa, iktidarda olanların ortaya koydukları örnekleri düzeltmek, eleştirmek, karşı bir ses duyurmak pek söz konusu bile değil.
asıl hikaye
her neysei bu görüşleri söylemeye çalıştığım programdan sonra, "orada ne işin var" diyerek biraz da katıldığım programı küçümseyen mesajları okuyunca, bir daha düşündüm: çoğunluğun seyrettiği programlara katılma konusunda hep tereddüt yaşıyorum; programın tartışma düzeyi genellikle pek parlak olmuyor, söylemek istediğimi, oradaki "sosyal sorumluluk" görevimi yerine tam getiremediğim duygusuyla hep bir eksiklik hissiyle çıkıp eve dönüyorum. çağıran programcılar da, pek fazla konuşmadığım (doğrusu, söze atlayıp başkasının ağzına lafı tıkamadığım ya da espri pek yapamadığım, yaparsam da "cynical" bir şekilde yaparak anlaşılmaz ya da rahatsız edici biçimde espri yaptığım için zaten bir daha tövbe ediyorlar. okurlar hatırlayabilirler, bir keresinde de okan bayülgen programında iki üç yıl kadar önce benzer bir durum olmuştu.
bayülgen iki kıdemli meslekdaşımın kendi aralarında konuşmasının, didişmesinin cazibesine kapılınca, arada bana "abi sen de atılsan lafa" diye telkinlerini de pek dinlemedğim için susup oturmak zorunda kalmıştım. bunu "cool" olmak filan olarak görüp çok öven ya da çok yerenler olduysa da, mesele basitti: konuşma olanağı yoktu.
bu programlarda, söylenecekler sanki dünyanın en önemli şeyiymiş ve o dakika da son fırsatmış gibi davranılıyor ya, işte o an, benim bir şey söyleme iştahım kayboluyor; çünkü öyle hissetmiyorum. konuşmanın yönetimi de bir rol oynuyor elbette.
o sebeple, birebir ya da bire iki konuşmalarda, kendimi daha rahatça ifade etme şansı buluyorum. geçen yıl içinde bu konuda talihliydim, cnbce, ntv, cnnturk gibi kanallarda gündüz, ekonomi ya da iş programları bu açıdan bana göre en iyisi oluyor.
kitlesel programlar. peki kitlesel programlar ne olacak? oralarda çokça gözüken ve dudak bükülen meslekdaşlarımız ya da psikiyatri/psikoloji mesleği jargonunu kullanan başka meslekten insanlara kızmak yerine, kendini mesleğin ciddi ve makul temsilcisi görenlerin toplumu doğrudan aydınlatmaya uğraşmaları daha doğru olmaz mı? eleştirmek, hatta aşağılamak yerine...
tv programlarında sunucuların uzman konuğu istemediği yönde zorlaması bazen mümkün. çok eski yıllarda "kadın kuşağı"nda birkaç programda, "değil mi sayın yazgan?" üslubu ile kendi dediğini onaylatma eğlimi taşıyan bir kaç sunucu dışında ben pek rastlamadım, üstelik değil, deme hakkınız da var, canlı yayındasınız.
bir de meslek konusu var; daha doğrusu "titr"... titreme durumunu ya da tirit yemeğini çağrıştıran bu soruya ne diyeceğiniz çok önemli, hele programdan sonra arayan seyircilere ulaşılabilecek telefonlarını vermek isteyen doktorlar için. titr'ime pek titizlenmediğim için taşımadığım ünvanlar, yapmadığım meslekler adımın altında yer alır.
açıkçası, kimsenin de hatırında kalmaz, doğru mu yanlış mı, şöyle mi böyle mi sorusunu pek sormaz insanlar. gelir geçer...
Geçenlerde bir TV programına “yorumcu” olarak çağrıldım; konu mutad: şiddet. Klişe laflar etmek ve dinlemek korkusuyla gittikten sonra, yan konulardan birisinin aydınların topluma örnek olma sorumluluğu olduğu anlaşıldı. Dindar gözükmenin, dini vecibeleri yerine getirmenin aydın çevrelerde ayıp sayıldığından, yadırgandığından gazetelere verdiği demeçle yakınan bir profesörün “böyle konuşmaması gereği” üzerine TV programında tartışma başladı. Açıkçası, bu fikirlerin doğru olabilecek ancak ülkeye hiç genellenemeyecek gözlemlerden ibaret olduğunu düşünmekteydim. Diğer yandan, profesörün ya da herhangi bir entellektüelin topluma örneklik gibi bir görevi olduğuna hiç inanmadığım için, bunu vurgulamayı tercih ettim. Devlet ya da hükümet yönetiminde olanların, seçimle ya da atama ile belli görevleri üstlenenlerin örnek olma görevini unutup, özgün fikir geliştirme, ortaya yeni bakış açılarını bazen provokatif biçimde atma sorumluluğu olan entellektüellerin üstüne gitmeyi anlamsız buluyorum. Entellektüelin eninde sonunda yalnız başına bir insan olması bir yana, her zaman eleştirilme ve farklı fikirlerle dengelenmesi mümkün... oysa, iktidarda olanların ortaya koydukları örnekleri düzeltmek, eleştirmek, karşı bir ses duyurmak pek söz konusu bile değil.
asıl hikaye
her neysei bu görüşleri söylemeye çalıştığım programdan sonra, "orada ne işin var" diyerek biraz da katıldığım programı küçümseyen mesajları okuyunca, bir daha düşündüm: çoğunluğun seyrettiği programlara katılma konusunda hep tereddüt yaşıyorum; programın tartışma düzeyi genellikle pek parlak olmuyor, söylemek istediğimi, oradaki "sosyal sorumluluk" görevimi yerine tam getiremediğim duygusuyla hep bir eksiklik hissiyle çıkıp eve dönüyorum. çağıran programcılar da, pek fazla konuşmadığım (doğrusu, söze atlayıp başkasının ağzına lafı tıkamadığım ya da espri pek yapamadığım, yaparsam da "cynical" bir şekilde yaparak anlaşılmaz ya da rahatsız edici biçimde espri yaptığım için zaten bir daha tövbe ediyorlar. okurlar hatırlayabilirler, bir keresinde de okan bayülgen programında iki üç yıl kadar önce benzer bir durum olmuştu.
bayülgen iki kıdemli meslekdaşımın kendi aralarında konuşmasının, didişmesinin cazibesine kapılınca, arada bana "abi sen de atılsan lafa" diye telkinlerini de pek dinlemedğim için susup oturmak zorunda kalmıştım. bunu "cool" olmak filan olarak görüp çok öven ya da çok yerenler olduysa da, mesele basitti: konuşma olanağı yoktu.
bu programlarda, söylenecekler sanki dünyanın en önemli şeyiymiş ve o dakika da son fırsatmış gibi davranılıyor ya, işte o an, benim bir şey söyleme iştahım kayboluyor; çünkü öyle hissetmiyorum. konuşmanın yönetimi de bir rol oynuyor elbette.
o sebeple, birebir ya da bire iki konuşmalarda, kendimi daha rahatça ifade etme şansı buluyorum. geçen yıl içinde bu konuda talihliydim, cnbce, ntv, cnnturk gibi kanallarda gündüz, ekonomi ya da iş programları bu açıdan bana göre en iyisi oluyor.
kitlesel programlar. peki kitlesel programlar ne olacak? oralarda çokça gözüken ve dudak bükülen meslekdaşlarımız ya da psikiyatri/psikoloji mesleği jargonunu kullanan başka meslekten insanlara kızmak yerine, kendini mesleğin ciddi ve makul temsilcisi görenlerin toplumu doğrudan aydınlatmaya uğraşmaları daha doğru olmaz mı? eleştirmek, hatta aşağılamak yerine...
tv programlarında sunucuların uzman konuğu istemediği yönde zorlaması bazen mümkün. çok eski yıllarda "kadın kuşağı"nda birkaç programda, "değil mi sayın yazgan?" üslubu ile kendi dediğini onaylatma eğlimi taşıyan bir kaç sunucu dışında ben pek rastlamadım, üstelik değil, deme hakkınız da var, canlı yayındasınız.
bir de meslek konusu var; daha doğrusu "titr"... titreme durumunu ya da tirit yemeğini çağrıştıran bu soruya ne diyeceğiniz çok önemli, hele programdan sonra arayan seyircilere ulaşılabilecek telefonlarını vermek isteyen doktorlar için. titr'ime pek titizlenmediğim için taşımadığım ünvanlar, yapmadığım meslekler adımın altında yer alır.
açıkçası, kimsenin de hatırında kalmaz, doğru mu yanlış mı, şöyle mi böyle mi sorusunu pek sormaz insanlar. gelir geçer...
Friday, October 12, 2007
kitabı kimlere adamıştık?

250 soruda kitabının şule ve benim için özel bir değeri var; kitabı, doktorluk mesleğini seçmemizde bize ilham kaynağı olmuş aile büyüklerimize adadık. hiç biri hayatta değil ne yazık ki, hepsini rahmetle anıyorum. Kİtapta mezuniyet tarihlerini de verdiğimiz aile büyüklerini kısaca tanıtayım.
Dr Ali Kemali bey (Köse), Şule'nin babası, Kalecik doğumlu, Tıp fakültesinin 1952 mezunu, Ankara'da uzun yıllar serbest çocuk hekimliği yapmış, vakitsiz bir ölümle bizleri kendisinden yoksun bırakmış bir kişi.
Dr Nafiz bey, benim dedem (babamın babası, sağdaki resimde gazete okuyan) Safranbolu 1884 doğumlu, Tıp fakültesinin 1907 mezunu (evet, bugünden yüzyıl önce), Selanik'ten başlayarak bir çok yerde, en uzun süre de Aydın'da serbest hekimlik yapmış bir tatlı adam. benimle zaman geçirecek kadar uzun yaşamış olmasını şans sayıyorum.
Dr Seyfettin bey, amcam, Karacabey doğumlu, Tıp fakültesinin 1939 mezunu, genel cerrahi uzmanı olarak en çok İzmir'de çalıştı. o Her şeyden anlayan doktorlardan, benim aşılarımıo bile yapan bir genel cerrah...
Kendisinden çok şey öğrenme fırsatım oldu; daha fazlasına hayat elvermedi. Amcamın bir özelliği müthiş bir görsel sanatçı olmasıydı, 1930larda kamerası olan nadir insanlardan...
Dr Yılmaz bey, (Bilgin), dayı olarak hitap ettiğim, annemin halaoğlu, Diş Hekimliği Fakültesinin 1955 mezunu, Türk Diş Hekimleri Birliğinin Kurucu Başkanı olarak tanınan, ankara'nın en tonton diş hekimiydi; ankara fen lisesi yıllarımda dizinin dibinde geçirdiğim zamanlarda kendisinden çok şey gördüğümü düşünürüm.
Dr Ali Kemali bey (Köse), Şule'nin babası, Kalecik doğumlu, Tıp fakültesinin 1952 mezunu, Ankara'da uzun yıllar serbest çocuk hekimliği yapmış, vakitsiz bir ölümle bizleri kendisinden yoksun bırakmış bir kişi.
Dr Nafiz bey, benim dedem (babamın babası, sağdaki resimde gazete okuyan) Safranbolu 1884 doğumlu, Tıp fakültesinin 1907 mezunu (evet, bugünden yüzyıl önce), Selanik'ten başlayarak bir çok yerde, en uzun süre de Aydın'da serbest hekimlik yapmış bir tatlı adam. benimle zaman geçirecek kadar uzun yaşamış olmasını şans sayıyorum.
Dr Seyfettin bey, amcam, Karacabey doğumlu, Tıp fakültesinin 1939 mezunu, genel cerrahi uzmanı olarak en çok İzmir'de çalıştı. o Her şeyden anlayan doktorlardan, benim aşılarımıo bile yapan bir genel cerrah...
Kendisinden çok şey öğrenme fırsatım oldu; daha fazlasına hayat elvermedi. Amcamın bir özelliği müthiş bir görsel sanatçı olmasıydı, 1930larda kamerası olan nadir insanlardan...
Dr Yılmaz bey, (Bilgin), dayı olarak hitap ettiğim, annemin halaoğlu, Diş Hekimliği Fakültesinin 1955 mezunu, Türk Diş Hekimleri Birliğinin Kurucu Başkanı olarak tanınan, ankara'nın en tonton diş hekimiydi; ankara fen lisesi yıllarımda dizinin dibinde geçirdiğim zamanlarda kendisinden çok şey gördüğümü düşünürüm.
yeni bir kitap: 250 soruda

Dr Şule Yazgan (eşim ve çocuklarımın annesi) ile Açık Radyo'da 2000lerin başında birlikte yaptığımız Güzel Günler programı sırasında bir kitap fikri "doğdu", eşler iki çocuktan sonra çocuk değil beraber kitap yapsınlar, gibi bir fikir türetmeyin lütfen.
Fikir şöyle değildi:
beraber bir soru-cevap kitabı yazalım, herkes ezberlesin, biz de sınav yapalım filan... Tamam, ciddiyete dönüyorum:
Cevabını bildiğimiz soruların yanısıra annebabaların da cevap üretmesine yardımcı olacak cinsten bilgileri de içeren bir kitap yazalım, dedik. geçen yıl olimpos/çıralı'da başladık, bu yaz başı bitirdik. uzun sürmesinin nedeni, kitaba ayırabildiğimiz zamanın kısıtlılığı; yoksa, öyle bir yılda yazılacak cinsten bir şey beklemeyin. ama kesin olan şu, ikimizin de deneyimleriyle beslendi; o sebeple okuyanlardan aldığımız güzel geribildirimlerde "çok gerçekçi, aynen öyle, nerden bildiniz" gibi ifadeler bolca yer alıyor.
aşağıya kitabın önsözünü alıntılıyorum;
Bu kitapta, doğumdan 7 yaşına kadarki dönemde aşılan gelişim basamaklarına, sağlık sorunlarına, beslenme ve büyümenin en önemli yanlarına, yaşanabilecek olayların çocuk ve aile üzerindeki etkilerine ilişkin 250 soru ve cevap bulacaksınız.
Mektuplar ya da elektronik posta ile gelen sorulara cevap vermenin zor bir yanı vardır. Bir yandan, bir yardım çağrısını karşılıksız bırakmamak, okur ya da dinleyici ile bir fikir alışverişine girmek isteriz. Öte yandan, en istemediğimiz şey, sorunun sahibini yanıltmak, eksik ya da yüzeysel bilgiyle yanlış bir yönlendirme yapmak, bir zarar doğurmaktır.
Türkiye’nin dört bir köşesinde, plajda, hastanede, köyde, kasabanın konferans salonunda, yönetim kurulu odasında, uçakta, minibüste, şehir hatları vapurunda, kısacası aklınıza gelebilecek her yerde ve herkesten değişik sorularla karşılaştık.
Bütün soruların ortak bir yanı var: İnsanlarımız çocuklarını, kendini, sevdiklerini ve hayatını daha iyi anlamak ve tanımak, daha iyileştirmek istiyor. Bunun için, “bir bilen” olduğunu düşündüğü her kişinin görüşünü soruyor, kendi yaptıklarının, hissettiklerinin doğruluğunu, uygunluğunu anlamaya çalışıyor, araştırıyor.
Okurlardan, dinleyicilerden gelen soruları seviyoruz. Bazen, tam doğru ve gerekli cevabı veremediğimizi hissetsek bile, bizi o konuda daha çok düşünmeye yönelttiği için seviniyoruz. Yazdıklarımız birer değişmez buyruk, ya da uyulmadığında her şeyin altüst olacağı kanunlar değil. Özellikle ruh sağlığına ilişkin olan bazı soru/cevaplar, kültüre ve hayat felsefesine göre farklı değerlendirilebilir.
Her çocuğun hayat çizgisi. Çocuğunuz anne karnına düştüğü andan başlayarak, değişik aşamalardan geçerek ilerler. Her çocuk için farklı bir hayat çizgisi vardır. Her farklı hayat çizgisinde ortak olan ise, aşılması gereken dönüm noktalarıdır. Her dönüm noktası aşıldıkça çocuğu bir sonraki gelişim durağına taşır. Her gelişim basamağı, evrensel ve kaçınılmazdır; problem çıktığında zorlayıcı olabilir: Anne kucağından yere inebilmeyi (ve ortalığı dağıtabilmeyi) sağlayan yürüme, beden işlevlerini kontrol edebildiğimiz için gelişen tuvalet alışkanlığı (“anne çişim var!”) , anne sütünden katı besine geçiş (“yemiycem bu iğrenç köfteyi!”, okula gidiş (“kimse beni sevmiyor okulda”), ayrılık (“beni bırakma!”)...
Bir çocuğun hayatını etkileyen, hayatın cilvesi sayılabilecek kendi dışındaki olaylar da sayısızdır. Bazıları kaçınılan, ertelenen, ve uzak durulan, bazıları da, hayatın şu ya da bu şekilde getirdiği, herkesin yaşadığı cinsten olaylar: taşınma, boşanma, hastalık, anne-baba ölümü, toplumsal kargaşa, yoksulluk, savaş...
Her gelişim basamağı, her hayat olayı, çocuğunuzun (ve kendinizin) özelliklerini keşfedip, onu daha yakından tanımanız için bir fırsat, aşıldığında çocuğunuzu daha ileriye taşıyan bir basamaktır
Biz her şeyi bilen gurular değiliz. “Çocuğunuz ne kadar şanslı!” sözünü her duyduğumuzda bir durup düşünüyoruz. Birimiz (Yankı) çocuk psikiyatristi, diğerimiz (Şule) çocuk doktoru olduğundan, çocuklar hakkında kimsenin bilmediği şeyler bildiğimiz, kimsenin çözemeyeceği sorunları daha çıkmadan görebileceğimizi düşünüp varsayan bir çok kişi ile karşılaşıyoruz. “Çocuğunuz ne kadar şanslı,” sözüne inanabilmek isterdik. Çocuklarımızın ne düşündüğü apayrı bir konu. Ne var ki, bizde olduğu varsayılan olağanüstü becerilere sahip değiliz. Bildiklerimizi yok sayacak ya da sahte bir tevazu gösterecek değiliz; ama bildiklerimizi kendimize ve yakınlarımıza uygulama başarısı konusunda bir iddiamız hiç yok. Üstelik, kesinlikle bildiğimiz bir şey var ise, o da, bir çocuğun hayatındaki her dönüm noktasının, bize bildiklerimizi unutturan, elimizi ayağımızı birbirine karıştırtan bir yanı olduğu...
Kafamız karıştığında. Dostlarımız, çocuklarımızın dedeleri, büyükanneleri, komşumuz, öğretmenler, çocuk doktorları, çocuk psikiyatristleri, gelişim uzmanları, pedagoglar, psikologlar, anne-çocuk sağlığı doktorları ve hemşireleri... Ne kadar çok akıl alacak, yol gösterecek insan var. Sağduyumuz, içgüdülerimiz, deneyimlerimiz, mantığımız... Bu kitabı da kafanız karıştığında, ya da kafanızı biraz karıştırmak, değişik konularda yeni fikirler üretmek istediğinizde kullanabilmeniz, yanınızda görebilmeniz dileğiyle.
Hayatında çocukların yeri olan herkese...
Şule Yazgan
Yankı Yazgan
İstanbul, 2007 Haziran
küçük otelde mahalle baskısı
küçük otellere gitmenin tatlı ve tatsız yanları vardır. şimdiye kadar hep tatlı yanlarını hissetmiştim, belki aynı yerlere gittiğim için.
Değişiklik olsun ve belki bu mevsimde daha sıcak olur diye gittiğim, benim yer seçimim de yanlış olan, sekiz-on odalı güzel mi güzel binalı bir otelde kalırken, diğer odalardakiler kaynaşmış bütünleşmiş bir grup olarak otele vasıl olduklarında, mahalle baskısı denen durumu hissedebildim.
Yok, gayet iyiyim, baskı yapanlara baskı yaptıklarını bile hissettirmedim, hatta durumdan memnun olduğumu düşünmüş bile olabilirler.
Ama gözlemlerimi hemen kaydettim:
küçük otelin çarkları, otomatik olarak, birlikte, toptan hareket eden çoğunluğa göre dönmeye başladığı için (ben de zaman zaman o çoğunlukta olduğum durumları, çevredekilerin "biz"i nasıl algıladığını, bu azınlık günlerimde daha iyi hatırlıyorum, anlıyorum), küçük otel bir totaliter sisteme dönüşebilir. gece gürültüsü artar, yemek ve dinlenme alanının düzenlemesi çoğunluğun (tabii, bu öbeklenmeyi tercih eden bir çoğunluk ise, her zaman böyle olmuyor) pozisyonuna göre şekillenir.
üstelik bu değişiklikler, oteli yönetenlerin ya da çalışanların arzusu dışında, hayatın doğal akışı sonucu gerçekleşir. herkes iyi niyetlidir; aslında, oteldeki çoğunluğu oluşturan grubun da, azınlığın haklarını yerinden oynatmak gibi bir amacı yoktur. en azından bizim kaldığımız yerdeki çoğunluk mensupları, demokrat diye bilinen gazeteleri okuyan, tek tek baktığınızda derli toplu saygılı insanlardı. bir anket yapsaydık, hepsi de küçük otel totalitarzimine karşı çıkabilirlerdi.
otellerin şu sıkışık piyasada, ne kadar yer satabilirlerse, "o kadar kâr edeceğiz" diye düşünmelerini anlayabilirim. o bayram için iyi bir alışveriş olabilir. ama bir sonraki tatil dönemi içinden en azından beni listeden silebilir. fanatik bir küçük otel/pansiyon meraklısı olarak bu duruma üzülüyorum.
Oda sayısını arttırmanın da buna çözüm olacağını düşünmüyorum, o zaman da küçük otel olmaktan çıkılabiliyor. Tabii, sayı sekizde kalmayabilir, ama 30 odalı bir oteli küçük otel kabul etmek zor. 2 metre boyunda ve 13 yaşında bir genci çocuk gibi görebilmenin zorluğu gibi.
küçük otellere dörttebirden büyük çoğunluğu oluşturacak öbek misafiri kabul etmemek totalitarizmi önleyebilir.
buna bir tür üst sınır barajı, diyebiliriz, alışılmışın tersi yönde bir baraj: yüzde 25 ve altında olanların "kazandığı." ya da, oteli olduğu gibi kapatırsınız, öbek dışında kimseyi kabul etmezsiniz, baskı yapacak adam kalmaz. tam diktatörlük. o zaman da grup içinde bölünür, seyreyle gümbürtüyü.
Tabii bu arada, Türk zekasının değişik kıvrımlarını ve çalımlarını artık "yasa koyucu" düşünsün, rezervasyon sırasında birbirini tanımıyormuş gibi yapıp, sonradan "ah, ne tesadüf" durumlarına karşı ne yapılabilir ki... En önlenmesi zor gözüken ise, oteldeki kalış sürecindeki tanışmaların getireceği öbekleşmeler; koalisyonlar...
Bu hiç bir zaman 20 yıldır tatili birlikte yapan arkadaş gruplarının çevredekiler üzerinde oluşturduğu mahalle baskısıyla yarışamaz, ama, belki otelde kalış süresine bir sınır getirilerek bu tür kemikleşmeler önlenebilir. umarım, bu post-bayram yazısını gereğinden fazla ciddiye almazsınız:))
Değişiklik olsun ve belki bu mevsimde daha sıcak olur diye gittiğim, benim yer seçimim de yanlış olan, sekiz-on odalı güzel mi güzel binalı bir otelde kalırken, diğer odalardakiler kaynaşmış bütünleşmiş bir grup olarak otele vasıl olduklarında, mahalle baskısı denen durumu hissedebildim.
Yok, gayet iyiyim, baskı yapanlara baskı yaptıklarını bile hissettirmedim, hatta durumdan memnun olduğumu düşünmüş bile olabilirler.
Ama gözlemlerimi hemen kaydettim:
küçük otelin çarkları, otomatik olarak, birlikte, toptan hareket eden çoğunluğa göre dönmeye başladığı için (ben de zaman zaman o çoğunlukta olduğum durumları, çevredekilerin "biz"i nasıl algıladığını, bu azınlık günlerimde daha iyi hatırlıyorum, anlıyorum), küçük otel bir totaliter sisteme dönüşebilir. gece gürültüsü artar, yemek ve dinlenme alanının düzenlemesi çoğunluğun (tabii, bu öbeklenmeyi tercih eden bir çoğunluk ise, her zaman böyle olmuyor) pozisyonuna göre şekillenir.
üstelik bu değişiklikler, oteli yönetenlerin ya da çalışanların arzusu dışında, hayatın doğal akışı sonucu gerçekleşir. herkes iyi niyetlidir; aslında, oteldeki çoğunluğu oluşturan grubun da, azınlığın haklarını yerinden oynatmak gibi bir amacı yoktur. en azından bizim kaldığımız yerdeki çoğunluk mensupları, demokrat diye bilinen gazeteleri okuyan, tek tek baktığınızda derli toplu saygılı insanlardı. bir anket yapsaydık, hepsi de küçük otel totalitarzimine karşı çıkabilirlerdi.
otellerin şu sıkışık piyasada, ne kadar yer satabilirlerse, "o kadar kâr edeceğiz" diye düşünmelerini anlayabilirim. o bayram için iyi bir alışveriş olabilir. ama bir sonraki tatil dönemi içinden en azından beni listeden silebilir. fanatik bir küçük otel/pansiyon meraklısı olarak bu duruma üzülüyorum.
Oda sayısını arttırmanın da buna çözüm olacağını düşünmüyorum, o zaman da küçük otel olmaktan çıkılabiliyor. Tabii, sayı sekizde kalmayabilir, ama 30 odalı bir oteli küçük otel kabul etmek zor. 2 metre boyunda ve 13 yaşında bir genci çocuk gibi görebilmenin zorluğu gibi.
küçük otellere dörttebirden büyük çoğunluğu oluşturacak öbek misafiri kabul etmemek totalitarizmi önleyebilir.
buna bir tür üst sınır barajı, diyebiliriz, alışılmışın tersi yönde bir baraj: yüzde 25 ve altında olanların "kazandığı." ya da, oteli olduğu gibi kapatırsınız, öbek dışında kimseyi kabul etmezsiniz, baskı yapacak adam kalmaz. tam diktatörlük. o zaman da grup içinde bölünür, seyreyle gümbürtüyü.
Tabii bu arada, Türk zekasının değişik kıvrımlarını ve çalımlarını artık "yasa koyucu" düşünsün, rezervasyon sırasında birbirini tanımıyormuş gibi yapıp, sonradan "ah, ne tesadüf" durumlarına karşı ne yapılabilir ki... En önlenmesi zor gözüken ise, oteldeki kalış sürecindeki tanışmaların getireceği öbekleşmeler; koalisyonlar...
Bu hiç bir zaman 20 yıldır tatili birlikte yapan arkadaş gruplarının çevredekiler üzerinde oluşturduğu mahalle baskısıyla yarışamaz, ama, belki otelde kalış süresine bir sınır getirilerek bu tür kemikleşmeler önlenebilir. umarım, bu post-bayram yazısını gereğinden fazla ciddiye almazsınız:))
Saturday, July 21, 2007
masumiyetçi muhafazakâr
“Kaybolmuş çocukluk yılları” ya da “tertemiz gençlik seneleri” gibisinden ne anlama geldiği pek anlaşılmasa da, gözlerimizi nemlendirmeye yeten klişeler nasıl olup da bu kadar etkililer? Hele çocukluk yıllarımıza, ya da “nerede o eski bayramlar”a, ya da “hey gidi günler hey”e dönüş fantezilerine ne dersiniz? Geride kalmış, ve bir daha da geri gelmeyecek dönemlere duyduğumuz özlemin kişisel hayatımızın “nostalji”leri dışındaki izdüşümlerini bir çok siyasi akımda görebiliriz.Toplumsal sınıflar henüz oluşmadan önce özel mülkiyetin bilinmediği ve herkesin ihtiyacı ölçüsünde hayattan payını aldığı ilkel komünal toplum, sosyalistlerin özlem duyduğu ve yeniden canlandırmayı hedefledikleri bir dönemdir.
Besinlerin endüstriyel tarım öncesi dönem yöntemleri ile katkısız üretilmiş sebze ve meyveden, pek pişirilmeksizin hazırlandığı, sentetik hiçbir malzemenin kullanılmadığı superekolojik, kirlenmemiş bir toplum özlemi, ekolojistlerin hayali ve hedefidir.
Dindarlar peygamberlerin yaşadığı dönemin toplumsal koşullarını yeniden yaratmayı, peygamberlerin yaşam tarzlarını “kopyalama”yı hayal eder, bu hayali gerçekleştirmek için çabalarlar. Bu listeyi uzatabiliriz.
Doğaya, eskiye, hayatın başlangıcına dönmek, başlangıcın, eskinin kirlenmemiş, bozulmamış, el değmemiş yapısını özlemek, birbirinden çok farklı (sosyalizm ve dincilik gibi) siyasetleri birleştiren bir nokta olarak gözüküyor. Irkçılık bile, ırkın bozulmasını, başlangıçtaki saflığını yitirmesini durdurma çabasının siyasi bir tezahürü olarak düşünülebilir.
Bu son cümleyi unutsak mı, ırkçılarla aynı tip özlemleri paylaşıyor olmak, aynı yemekleri sevmek ya da aynı otobüslere binmek gibi epeyce bir yakınlık hissi vermekte zira.
Masumiyet. Saf ve temiz, kirlenmemiş ve el değmemiş gibi metaforik kelimelerin çağrıştırdığı bir başka sözcük masumiyettir. Masumiyetin muhafazasını ve yeniden canlandırılmasını amaçlayan akımlara masumiyetçi muhafazakâr diyebilir miyiz? Masumiyetçi muhafazakârlığın birbirine karşıt bir çok siyasetin ortak altyapısı olması, özünde muhafazakâr ruhsal yapımızın her yerde kendisine bir yuva bulabilmesini sağlıyor. İnsan zaten muhafazakârdır gibi boyumdan büyük bir iddia ortaya atmıyorum; ama, hepimiz masumiyetçi muhafazakârız diyebilirim. Masumiyetimizi muhafaza etme gayretimiz, kendi yaşamadığımız dönemlerin, bizden öncesinin sahici ve kirlenmemiş olduğu varsayımıyla beslenir. Muhafaza etmeye çalıştığımız, çoktan kaybolmuş, nerede olduğu bilinmeyen bir masumiyet de olsa...
Hepimiz muhafazakârız. Hepimiz değişimden rahatsızlık duyar, mevcut pozisyonumuzu korumaya çalışırız. Bu durumu koruma çabası, değişime duyduğumuz ilgi ve merak ile zıtlaşarak hayat içinde yeniliklere açıklık ölçümüzü belirler. Beynimizin hemen bütün yapıları, değişimi saptama (hırsız alarmlarındaki hareket algılayıcılar gibi) üzerine kuruludur. Durağanlık ve değişimsizlik dinlendirici ve rahat ettirici gelebilir; beynin fazladan çalışması gerekmez. Durumu muhafaza etmeye çalışırız.
Bir de sıkılmak var. Diğer yandan, sıkılmak gibi insana özgü bir başka mekanizma bu durağanlığın getirdiği uyku halinden uyanmamız için gereken hareket sistemlerini tetikler. Kımıldarız, birkaç adım ilerleriz. Sonra, değişim saptama sistemlerimiz harekete geçirir, bizi yerli yerimize oturtur. İlerlemeler ve duraklamalar arasındaki bu denge ile hayat geçer gider.
Toplumların hayatı, bireylerin ya da devletlerin hayatlarından daha uzun sürer. Masumiyetçi muhazafakârlar, sıkıldıkça ilerler, korktukça duraklar ya da bir adım geri atarlar.“İki adım ileri, bir adım geri” Lenin’in aynı adlı kitabında tanımladığı bir devrimci yöntem olarak, sosyalistlere sınırlı olmayan bir yaygınlık kazandıysa boşuna değil. Toplam 3 adım atıp, net bir adım ileri gitmek masumiyetçi muhafazakârların ilerleme yöntemidir zira...
kral mı, o da kim?
" kral çıplak" metaforu pek tutulur. genellikle (giyinik olduğunu hayal eden kralın ve onun hayaline bir biçimde katılan halkın tersine) gördüğünü söyleyerek "kral çıplak" diyen çocuk, yüceltilir. Herkes de kendisinin o doğruyu söylediği halde, kimsenin kulak asmadığı çocuk olduğu düşüncesindedir. Burada iki itirazım var:bir. çocuk, doğrucu ya da dürüst olmayı "seçtiği" için değil, o yaşlarda hayal gücünün gelişmemişliği ve kıvırtma/yalan söyleme becerisinin (evet, beceri) gelişmemiş olması sebebiyle, kral çıplak demektedir. Bir cesaret örneğinden ziyade, öyle demekten başka bir yol bilmemek ile karşı karşıyayız.
iki. "kral çıplak" dememeyi öğrenmek, hayatın temel sırlarından birisi olan kendini aldatmayı öğrenebilmiş olmak demektir. hayatın çıplak gerçeklerini görmeyi erteleyebilmek, hayatı hiç bitmeyecekmişcesine yaşayabilmeyi, asılmayı sağlar.
başka itirazı olan?
bozacak ezber çok vallahi.
Saturday, July 07, 2007
amerika'nın sırrı

resimin altyazısı:
Sır Broadway’de değilmiş. New Haven'da çalışmaktan aramaya fırsat bulamadığımız amerikan sırlarını bebeğimiz belki bulur diye geldigimiz bir Manhattan ziyaretinden görüntü (1995). Amerika'nın sırrından ne kastettiğimizi anlamak için yazıyı okumanızı rica edebilir miyim?
yazı:
Bu yazı geçen hafta new york'tayken yazılmıştı; şimdi biraz yabancılıyorum, onu bloguma istanbul'da yüklerken:
amerika'nın sırrı
Hayatın sırrını çözme ve (ev-otomobil ya da para kasası) anahtar teslimi mutlu-zengin yapma iddiasında olan kitapların ve DVD’lerin Amerika’dan çıkması (Türkçe’deki kötü kopyaları da benzer kökenlerde) tesadüf değil. Bu ülkenin sırrını çözmeye kalkacak değilim. Zaten ben, “Amerika’dan gelmiş doktor” kılığından çıkalı yıllar oldu; suretim çoktandır daha yerli. Ama bu ülkede sır gibi bir şey var (yazıyı ayıptır söylemesi Amerika’dan yazdığım için “bu ülke”, bu haftalık amerika b.d. oluyor). Biraz düşünelim, bir zamanlar küçük Amerika olma hayali ile yaşamış, olamamış Türkiyemiz’den buraya bakarak yazıyorum.
Gözdoyuran ülke. Önce standartlardan başlayalım; örneğin, porsiyonların büyüklüğü, ya da mağazalardaki çeşitlerin (ve de indirimlerin) bolluğu... 1990’ların başında New Haven’daki hastanede çalışmaya başladığımda, gazetelerdeki indirim ilanlarını o haftaya özgü tenzilat kampanyası sanıp, “aman kaçırmayalım,” diye mağazalara koşturduğumuzu hatırlıyorum. O zamanlar Doğan tipi Murat 131 lerin Cadilac sayıldığı bir ülkeden geliyorduk, belki ondandır. Ya da, her fırsatın kaçırılmak üzere yaratıldığına inananlardandık. Her neyse, biz terkedeli 15 yıla yaklaştıysa da, otomobil ve insan sayısındaki artış, bir de cep telefonlarının son 7-8 yıldaki yaygınlaşması dışında, Amerika, tabii ki, çok farklı değil.
İyimserlik bir milli gelenek. Bir de, Amerikalılara yakıştırılan, belki de “self-help” endüstrisinin de etkisiyle, süper iyimser bir ortam. Ben doktor olarak çalıştığımda, bu iyimserliği kaybetmiş ya da hiç kazanamamış olanlara daha çok tesadüf ettiysem de, belki Kristof Kolomb’dan bu yana iyimser olmaktan başka hiçbir seçeneği kalmamışların atıldığı bir maceranın son durağı olmasının da rolü vardır, diyebilirim. Üstelik, self-help gurularının vaazlarında duyduğumuz, “istersen olur/yaparsın” tavsiyesini (bilmeden) uygulamak zorunda kalarak hayatta kalabilmiş olanların torunları, tabiatıyla, iflah olmaz iyimserler olarak yaşıyorlar. Bolluk ortamının iyimserleştirici etkilerini, “bizde de o para olsa” ile başlayan itirazları hesaba katıyorum, ama....
Kendini eleştirebilen. O kadar yıl aklıma bile getirmediğim (“amerikayı amerika yapan”) sırlardan birisini, bu ziyaretimde gittiğim bir sergide keşfettim desem... New York’un tarihini inceleme amaçlı dernek New York Historical Society’nin müzesindeki serginin özeti: New York birden bire New York olmadı. Onsekizinci yüzyıl sonunda bile köleliğin kaldırılmasına inananların yönetimde olduğu ülkede, kimse bu fikirleri uygulamaya geçirmek için harekete geçmedi. Kölelerin sağladığı bedava (ücretsiz anlamına, yoksa adamlar epey bir bakım masrafı yapmışlar) emek, New York’u ve diğer doğu eyaletlerini özellikle pamuk ve pamuğa dayalı sanayide kadar ön plana geçirmişti ki bu öncülükten vazgeçmek, herkese zor geldi.
Kölelik. Sonuçta köleliğin kaldırılması da iyi niyet ya da insanseverlik gibi ideallerden ziyade, ülke içinde sınıflar arasındaki mücadelenin bir aracı olarak kullanıldıysa da, bu işten köleler de yararlanmış oldu. Şimdi, ABD köle emeğiyle zengin oldu, biz Türkler ise “ne sömürgecilik yapabildik, ne de kölelerimizi haremde cariye ve ağa olmak dışında kullanamadık, kötü olmayı beceremiyoruz,” edebiyatına girmeyeceğim. Amerika’nın ekonomik sırlarından birisi, pek tabii ki, kölelik olabilir. Benim dikkatinizi çekmek istediğim sır o sır değil, zaten ekonomiden de o kadar anlamam.
Geçmişteki kötülükler. Bir toplumun geçmişte yaptığı “kötülük”leri hatırlayabilmesi, bunları samimiyetinden şüphe duysak bile tartışmaya açması, kendine karşı “straightforward” olması, o toplumun iç yapısını sağlam tutması için önemli bir unsur gibi gözüküyor. Buna bir sır diyebilir miyiz bilemem.
ABD’nin, bütün garipsediğimiz yanlarına rağmen, toplum olarak çözüm üretebilen, olmadık sorunların altından girip (bzk. Irak) olmadık biçimde üstünden çıkabilen (henüz yakın bir örnek yok) esnekliğinin ve kendi kötülüklerine karşı açık fikirli olma çabasının bu toplumun neredeyse kendini bilmezcesine iyimserliğinin kaynağındaki en önemli sırlarından birisi olduğunu düşünüyorum. Dünyada olan biten bir çok “kötülük”ün içinde yer alması, o ülkede yaşayanların iyimserliğinin kökenı olan bu kendine bakıştaki rahatlığını yok etmez.
Kötülük. Peki, bütün bunlardan bize ne? Bizim sırrımız ne olacak? Derim ki, tıpkı amerika gibi istanbul’un da taşı toprağı altın değil midir? Beklentiniz neyse, onu bulmaz mısınız? Hayatın sırrı bu kadar basitse, İstanbul’a gelip de o altınları bulamayanlara ne diyeceğiz? “Gidip sırları kitaptan öğrenin” demeyeceğiz herhalde.
Amerika’daki durum da aynı minvalde; kötülük itirafları bir yandan samimi bir aydın duruşu olurken, bir yandan da Babil ya da Çarpışma gibi kendini eleştiriyormuş gibi yapan ve kötülüklerden etkilenenlerin gönüllerini alan samimiyetsiz filmlerle, altından taş ve toprak (en azından bir kesim için) hakikat oluyor. Geride ve dışarıda kalanlar ise, altından taş ve toprağı bulamamanın sorumluluğunu kendilerinde buluyorlar. İsteseler bulabilirlerdi. İstesek zengin olamayabiliriz. Ama, istersek, kendi olumsuzluklarımızla daha fazla yüzleşip, sahiden iyimser olmayı, sahiden isteklerimizin peşinden koşmayı öğrenebiliriz. Bu anlamda küçük amerika olmakta sakınca yok. Ama bunu isteyen de yok...
Friday, July 06, 2007
senli benli siyaset

İbrahim Tatlıses’ten, bir önceki blog-notumda İbo diye söz etmeme şaşırmayın, bunu kabalık olsun, ya da olmayan bir samimiyete gönderme olsun, (siz “name dropping” diyordursunuz) diye söylemiyorum. Kendisini sunuş biçimi bu değil mi? Sadece o değil, Mehmet Ağar’ın afişlerindeki yazılar MEHMET Ağar şeklinde, "call me Mehmet" dercesine; ama, afişler ne derse desin, Ağar'ın birinci tekil şahıs ve ismen hitap edilmesi zor birisi olduğunu kabul edelim; belki “abi” demek, hitaplar içindeki en samimisi görülebilir. Sen ne derdin diyenler oluyor. Bana hiç bakmayın, ben, İbo bey, veya Mehmet abi bey ifadeleri ile laübalilik ile mesafelilik arasında bir orta yol bulurdum herhalde. Senli benli olmayı yakınlık ve içtenlik işareti görmek, içtenliğe hasret insanımızın temel ihtiyaçlar listesinde, birinci sırada. Hani Amerika'ya filan gittiğinde, tanımadığımız birisi asansörde günaydın dedi, diye çok sevindirik olanlarımız var ya... Adam yerine konduğunda, şaşırma, önce inanamama, sonra da bir çeşit saygınlık hissetme geliyor.
ikinci bölgenin eniştesi, birinci bölgenin dayısı
Baskın Oran tanıtımlarında da BASKIN kelimesi fazla önplana çıkıyor, ama ona da en samimi hitap şekli “Baskın hoca” olarak tutundu; ama, kendisine ilişkin bloglarda gördüğüm eleştirilerden başlıcası da, “üniversite hocası gibi konuşuyor” olması. Baskın Oran’ın ne hocası olarak konuşacağını belirtmemiş bu blogcu ! Toplumumuza yaranmak, daha doğrusu kendini beğendirmek, hele muhalif olma sebebi kronik huysuzluktan ibaret olan kesimlerin “hoşuna gitmek” zordur; insanı canından bezdirir.
Siyasette yakınlık çağrıştırıcı hitap ya da anma şekli tam ne zaman başladı bilemiyorum. Samimi üslup siyasete değişik biçimlerde yansıtılmaktaysa da, hoca ya da usta gibi expertise, yetkinlik ve "bizden iyi bilir"lik ima eden terimlerle, ailevi yakınlık çağrıştıran abi, amca, baba gibi deyimler yarışabiliyor.
Baskın Oran, "hoca" ünvanı ile anılanlardan birisi (diğer "hoca"yı da biliyorsunuz zaten). Bence Baskın Oran’a Baskın hoca’dan ziyade Baskın Enişte hitabı daha çok yakışır. Böylece hocalığından ya da beyaz Türk olmasından şikayetçi müstakbel seçmenler de, bulacak başka kusurların peşine düşerler (Bkz: İletişim yayınlarından çıkmış olan, “Dalavere Mehmet’in Bodrum Tarihi” ve “Enişte Gözüyle Bodrum” kitapları). Her ne kadar o eğlenceli anlatılarda kendisini Bodrum’un eniştesi olarak tanımlasa da, ikinci bölgenin eniştesi olma yolunda ilerlemekte gibi gözüküyor. Bu enişte, amca, abi muhabbeti arasında bağımsız sol adaylardan Ufuk Uras’ın ihmal edildiği öne sürülse de, bu durumun ona uygun bir samimi hitap şekli bulunamamış olmasına bağlı olduğunu düşünüyorum. belki yaşlarımızın yakınlığı sebebiyle, kendisine bacanak ya da kayınço demek uygun olabilir, ama bencileyinler nostaljiklerden ziyade, özellikle genç yaşta seçmenlerinin de olacağı umuduyla,
dayı uygun bir akrabalık çağrışımı sayılabilir. Dayıyı, genç, dinamik, evde sıkıldığımız haftasonları alıp bizi lunaparka götüren cinsten bir akraba olarak düşündüm, dayılanan anlamına değil... Baskın enişte ve Ufuk dayı'nın hedefi olan ezber bozmak kolay olmasa da, fikir olarak hoş.
Siyasette yakınlık çağrıştırıcı hitap ya da anma şekli tam ne zaman başladı bilemiyorum. Samimi üslup siyasete değişik biçimlerde yansıtılmaktaysa da, hoca ya da usta gibi expertise, yetkinlik ve "bizden iyi bilir"lik ima eden terimlerle, ailevi yakınlık çağrıştıran abi, amca, baba gibi deyimler yarışabiliyor.
Baskın Oran, "hoca" ünvanı ile anılanlardan birisi (diğer "hoca"yı da biliyorsunuz zaten). Bence Baskın Oran’a Baskın hoca’dan ziyade Baskın Enişte hitabı daha çok yakışır. Böylece hocalığından ya da beyaz Türk olmasından şikayetçi müstakbel seçmenler de, bulacak başka kusurların peşine düşerler (Bkz: İletişim yayınlarından çıkmış olan, “Dalavere Mehmet’in Bodrum Tarihi” ve “Enişte Gözüyle Bodrum” kitapları). Her ne kadar o eğlenceli anlatılarda kendisini Bodrum’un eniştesi olarak tanımlasa da, ikinci bölgenin eniştesi olma yolunda ilerlemekte gibi gözüküyor. Bu enişte, amca, abi muhabbeti arasında bağımsız sol adaylardan Ufuk Uras’ın ihmal edildiği öne sürülse de, bu durumun ona uygun bir samimi hitap şekli bulunamamış olmasına bağlı olduğunu düşünüyorum. belki yaşlarımızın yakınlığı sebebiyle, kendisine bacanak ya da kayınço demek uygun olabilir, ama bencileyinler nostaljiklerden ziyade, özellikle genç yaşta seçmenlerinin de olacağı umuduyla,
dayı uygun bir akrabalık çağrışımı sayılabilir. Dayıyı, genç, dinamik, evde sıkıldığımız haftasonları alıp bizi lunaparka götüren cinsten bir akraba olarak düşündüm, dayılanan anlamına değil... Baskın enişte ve Ufuk dayı'nın hedefi olan ezber bozmak kolay olmasa da, fikir olarak hoş.
güzel şey söyleyen kazanır
İbrahim Tatlıses’i Okan Bayülgen’in seçim programında seyrettim; partisini neye göre seçtiğini anlatırken, “insanların hoşuna giden, güzel şeyler” söylüyor olmalarını gerekçelerden birisi olarak belirtti. Kötü şeyler duymak istemeyen insanların duymak istediği güzel şeyler’e örnek olarak gösterdiği: üniversiteye sınavsız girmek. Kendisi çok zorluk çektiği için başkalarının zorluk çekmesini istemediğini söyleyen Tatlıses nerede zorluk varsa, onu ortadan kaldıracak gibi... Her şeyin bir kolayı vardır, diye düşünenlerden, epey bir destek alır herhalde. Kızım, okullarının yıllığına önsöz yazan bir işadamının “zoru tercih ederseniz, çabuk ilerlersiniz” ile biten paragrafını burnuma sokuyor bu arada. Ne demek istediğini tam anlayamıyorum, o da, “sınavı kaldıracağız” diyenlere oy vermemi istiyor olabilir. Kalkacak olanın ne sınavı olduğunu anlamamış olsa bile...
İbo’nun (kendisine böyle de diyebiliriz herhalde, şovundan cesaret alarak), kastı herkesin eşit eğitim hakkına ve fırsatına kavuşması ise, onun yolu sınav kaldırmaktan geçmiyor.
İbo’nun (kendisine böyle de diyebiliriz herhalde, şovundan cesaret alarak), kastı herkesin eşit eğitim hakkına ve fırsatına kavuşması ise, onun yolu sınav kaldırmaktan geçmiyor.
Subscribe to:
Posts (Atom)

