Saturday, June 28, 2008
soruya cevap için adres lazim
bu tip sorular için info@yankiyazgan.com adresine yazmak en uygunu.
Thursday, June 26, 2008
okur notlarını okumak zor ama zevkli
okur notlarını tılamaktan vazgeçmeyin ltfn:)
başarı meselesi
bu konuda günlük gazete için yazdığım yazının linkini de ekleyeyim: http://www.yankiyazgan.com/admin/anmviewer.asp?a=446&z=22
Tuesday, June 17, 2008
okullar okullar
İzmir’de Ekin Koleji ve Amerikan Kız Lisesi’nin ev sahipliğinde, Fethiye’de İstanbul’dan Fethiye’ye göçen Zeynep Kocasinan’ın Neşe hnm liderliğindeki (soyadını hatırlayamadığım için mahcubum) rehberlik araştırma merkezi ile işbirliği yapmasıyla son birbuçuk ayda 3 ayrı okul ruh sağlığı konuşması yaptım.
Bir de, BÜMED’deki “çocuğumuzu hangi okula verelim” teması ile (sorusu ile değil, çünkü bu soruya bir cevap olmadığı gibi, var ise de verecek adam ben değilim) olan konuşma vardı.
konuşmaların webe yüklenebilir olanlarını websitemin konHepsinde de, tam isabet sorulara kulak verip, çocuklarımıza ilişkin kaygılarımız ve bu kaygıyı körükleyen sistem sorunlarını irdeledik. İzmir Amerikan’daki konuşmanın özelliği de okulun 1970lerin ortasına kadar benim bisiklet sürme ve oyun alanımın bir parçası olması, okula ilişkin sayısız hatıranın konuşma anında aklımı kurcalayıp durmasıydı. Evimizden yürüyerek 3, koşarak1 dakika mesafedeki izmir amerikan kampüsü, izmir’in zamana dayanan köşe taşlarından birisinin sağ ve salim olduğunu gösterdi bana. İçim rahatladı. Kalıcı, değişmeyen kurumlara da ihtiyaç var. Yenilerden Ekin koleji ise, tutarlı bir çizgi oluşturma yolunda gözüküyor. Kurucular ve yöneticileri niyetlerini sürdürmek için gereken fikri zemin sağlamlığına sahipler.
ama her zaman bir kural var; okulların ideal olanı, aklımıza ve gönlümüzde olanı yapması mümkün değil. Barbiana kitabını hatırlayanlar, 1970lerin deneysel sosyalist italyan okullarının bile çöküveren ütopyalar olduğunu akla getirirlerse, okullara daha insaflı olacaklar. eğitimin özü ile ilgili olmayan ayrıntılarda boğulmak yerine böylece okulların düzeltebileceği bir çok hata ve giderebileceği bir çok eksik ile uğraşmak mümkün olur.
Konuşmacılık notları
Bu bazen de, bir ödül olmaktan çıkabilir. beklentilere uymaya çalışmak, sevenlerin yüzünü kara çıkartmamak gibi “performans baskısı” unsurları, cesur olmaya, doğru bildiğini yapmaktan ziyade onaylanacak, sevilecek biçimde davranmaya (daha önemlisi o biçimde yazıp çizmeye) yol açabilir. Bu bir tür tutarlılık gibi gözükse de, aynı zamanda ciddi bir muhafazakârlaşmayı da getirebilir. Bildiğimi okuyarak ve yazarak kurulan bu sıcak temasın ne yöne gideceğini kontrol etmek de benim işim aslında; tutucu ve kendini sevdirici eğilime kapılıp gitmemek de... Duygudaş ve fikirdaş hissettiğim insanların da farklı bir beklentisi olmayacaktır diye umarım. Bugünkü diğer blog-notum da aynı konuda...
Neyse, şimdi güvenlik noktasına yürümeli, ondan önce “genel bilgi toplama” masasındaki polis noktasında kayıt olmalıyım. Neredeyim, ne yaptım, hangi uçağa bindim ? Meraklı bir devlet. Tabii ki, bizi korumak ve kollamak için.
Tuesday, June 10, 2008
durum özeti
bazı pazar günleri akşam'ın ilavesinde serdar turgut ile sohbetlerin bantkayıtlarını okuyabilirsiniz. "entelektüel geyik" olrk tanımlanabilecek içerikteki bu sohbetleri düzenli yapamasak da, ne kadar ciddiye alacağınızı ayarlayabilirseniz, hoşunuza gidebilir.
Saturday, May 10, 2008
izmir'de 26 saat
birisi, izmir Ekin Koleji’nin aileler için düzenlediği toplantıydı. okul hayatına ilişkin tatlı sevimli bir grupla söyleşi gibi, ama yine ben çok konuşandım.
önce aileler ve öğretmenler. evsahipleri kitaplarıma ciddi biçimde göz gezdirmişler, bir çok ayrıntıyı yakalamışlardı. özellikle, izmir'de "bey" olarak anılmayı nasıl yadırgadığımı "yankı" olmaktan "yankı bey" olmaya, çocukluktan genç ve orta yaşlı olmaya geçişe değindiğim yazıya atıflar oldu. hoşuma gitti.
dinleyiciler arasında herhalde bir 40 yıl önce aynı mandolin hocasından ders aldığımız iki kişi daha vardı. çoktan rahmetli olmuş izmir'in namlı müzik öğretmenlerinden fikri bey'den nasıl korktuğumu, mandolin kursundan nasıl kaçtığımı konuşmam sırasında hatırladım.
sonra mühendisler, istatistikçiler, iekonomistler, işletmeciler. kinci konuşma ise, İzmir Makine Mühendisleri Odası’nın “yalın/6 sigma” adıyla iş ve sanayi dünyasına yönelik düzenlediği toplantıydı. ne işin var makine mühendisleri odasında, demeyin. toplantıyı düzenleyen emre (göktepe) amcamın torunu ve kuşakdaş akrabalarımdan, bir bayram yemeğinde izmir'de bahsedince, heveslenmiştim. her konuya maydanoz yanımı dürteleyen bir konu olduğu için, üretim, verimlilik, yeni uygulamalar, insanların yeni uygulamaları benimsemesi veya direnmesi...
sonuçta değişime direnç hakkında derlediğim bilgileri içeren bir konuşma oldu. bant çözümünü ve konuşma kaydını becerebilirsem, siteye podcast olarak koyarım. merak edenlere...
sorular. Konuşmalarımın benim için en tatlı anlarından birisi, sorular ve yorumlar bölümüdür. “kötüler neden daha iyi örgütlü?” "gençlere neden yol açılmıyor?" gibi bir çok soru ile zihnim aydınlandı. cevap neler yazdım, zaman içinde yazarım buraya veya şuraya...
ipucu başlıklar:
kötüler kötü olduklarının farkında mı?
gençlik bir ruh halidir. öyleyse...?
yiyip içme.
izmir'de yiyip içmeye çok zaman kalmadı. gecenin bir vakti bir şeyler içtiğimiz tepekule adlı kongre merkezinin tepesindeki lokantayı da izmirden bal '77 eski arkadaşım osman tufan'ın işlettiğini giderayak öğrenmek hoş oldu. rakı çeşitlerini az bulduğumu söyleyip çocuğu biraz şaşırtarak iltifata başladım.
nedense, bir eski arkadaşınızın yaptığı güzel bir işle karşılaştığında refleks olarak bir beğenmezlik refleksi ile çamur atma sadece bana özgü bir çocukluk alışkanlığı mı diye düşündüm. çok güzel yenilip içilen zevk sahibi bir yerdi, onu söylesem yeterdi:))
Thursday, May 08, 2008
blog okurlarına
katkıların daha kolay okunur hale gelmesi için bir yöntem önereceğini söyleyen okurumun yardımını beklemekteyim:)
tarafsız (olmaya çalışan) üslubun anlaşılır ve net olmamı engellediği saptamasına yürekten katılıyorum. daha net olmak için belki benim kafamın da daha net olması gerek...
ama çizgi ağırlıklı, çok basit gözüken bir kitap yapma idealine doğru ilerlemeye karar verdim.
cevaplarımı merak ettiğini yazan okurlarımın biraz zaman vermesini rica ederim.
bloga neredeyse iki hf dır yazamamamı düşünürseniz, durumun sıkışıklığını anlayacağınızdan eminim.
Wednesday, May 07, 2008
finans kafenin soruları
kitabımın "tanıtımı" için ya da en olumlu anlamıyla "entelektüel geyik" diyebileceğimiz baymadan konferans ya da nasihat vermeden fikir alışverişi içeren programlara katılım, benim için, hem topluma bilgilerimi aktarabilme fırsatı açısından eğitsel bir değer taşıyor; hem de kişisel olarak da zevkli olabiliyor.
az önce cnbc-e'de Gülay Afşar'a (Finans Kafe) konuk oldum; "tam istediğim gibi"...
bir programdan, bir "interview"dan cevap arayan yeni sorularla ayrılabilmek, mutlu ediyor. garip gelebilir. ama cevaptan ziyade soru meraklısı birisiyim.
Ankara Fen Lisesi'ndeki geometri hocamızın dediği gibi, "şeytan azapta gerek"...
dikkatli okuyan, anlayan, muhakeme edebilen insanların medyada varlıklarını sürdürebilmelerine seviniyorum.
doktor medyada ne yapmaz
televizyon kanallarında, en saygın olanlarında bile, sağlık programlarının "ücretli katılım"la olduğu söylentileri ayyuka çıkınca, kızcağızın benim bu muhafazakarlığımı anlamasını beklemek beyhude belki de... bu sebeple doğrudan bir sağlık programına, "tedavi edici" kimlikle çıkmaktan kaçınıyorum. televizyona doktor kimliğiyle katılımı sağlık açısından bir eğitim amacı var ise, kabul edilebilir buluyorum.
Friday, April 18, 2008
magazin
öncesinde duyduğum nedensiz tedirginliğin, programda ve sonrasında hoş bir rahatlığa dönüştüğü bir etkileşim oldu.
bir sürü konuya, çok akıllıca sorularla yanaştılar. sıkı hazırlık yapmış, işini ciddiye alan insanlar... pınar kür'ün yarın yarın adlı romanı lise yıllarımın kült romanı olmuş, beni, ergenlikte duyulan kuvvetli aşk özleminin cazibesi ile devrimci genç tipolojisine daha da bağlamıştı. romanın kadın kahramanının adını (Seyda) unutmamış olmam, bundan mı?
elvan kelimesinin rengarenk anlamına geldiğini elinde her renkten balonla sevgilisinin karşısına çıkan genç adamdan öğrenmiştim. onu da unutmadım.
öğrenmenin yüksek motivasyonla ilgisine kanıt arayan bunu kullanabilir.
müjde ar'ın aşk-ı memnudaki rolü, bihter'e köle/uşak beşir'i (ki o nihal'i seviyordu) yakıştırmamın sebebini de anlayamadım gitti. belki, bihter'e daha az zarar verir, bihter'den de istediği sevgiyi alırdı. bütün bu düşüncelerin hangi duygulara karşılık geldiğini bugün bile yeterince anlayamıyorum. psikoterapiye dönmek gerek belki de...:)
programdaki kadınlardan ikisini yarattıkları ya da canlandırdıkları kahramanlarla anlattığımı farkettim şimdi. yayın sırasında ise, hiç kurgusal bir yanları yoktu. sahici sahici sorular sordular, çalışkan yorumlar yaptılar.
pınar kür'ün bir önceki kitabımı bile alıp titizce okumuş olmasından, kendime "gurur yaptım". arada hiç esirgemeden söylediği övücü sözlerden kendimi bir tür yazar gibi hissettim.
müjde ar ise, tek kelime ile kıvrak sorular sordu; şaşırdım desem yalan olur.
çiğdem anad'ı, gazetedeki yazıda da belirttiğim gibi, haber programlarındaki cesur duruşuyla ilişkilendiriyor zihnim hep. cesaretin korkmamaktan çok farklı birşey olduğunu düşündüren, dik durabilen bir yanı var. bunu kendisine de söylemek lazım.
aysun kayacı'yı öncesinden bildikliğim az ("oy" tartışması hk düşündüklerii gazetede yazdım). mahzun, kırılgan bir hali vardı.
akşam bitti. içimde kuvvetli bir saygı duygusu ile ayrıldım. bir sürü bir sürü mesaj geldi. yıllardır medyatik deyince insanlar kızıyor, savunmaya geçiyorum, "hayır öyle değilim" diye. bu sefer nedense hiç kızmadım:))
ithaf kime?

Wednesday, April 09, 2008
kalbinle düşün aklınla hisset
Sunday, March 30, 2008
yorumlara teşekkür
yorum deyince, kitaplarım hakkında tek tek bloglar oluşturmayı hep istiyorum, ama sürdürmesi pe kolay olmuyor. bir yandan muayenehaneci doktor, bir yandan iyi kötü bir üniversite hastanesi "hocası", bir yandan konuşmacı olmak gibi bir profesyonel hayata, blog, gazete yazısı, kitap yazma çizme eklenince...
yetişmek biraz zor oluyor. ama aldığım her geribildirim, nadiren hakaret, bazen ciddi eleştiri, hemen her durumda bir destek beni uyanık tutuyor (hem bilinç açısından, hem de kelimenin gerçek anlamıyla)...
teşekkürler tekrar.
Friday, March 28, 2008
kitaplar hakkında hep anlattığım bir sey

Thursday, March 06, 2008
cüceloğlu kitabına çizgiler
kitap bugün kitapçılara geldi, hemen alıp baktım.
metni zaten çizgilemek içib okumuş olduğumdan, çizgilerim ile metin arasındaki ilişkiye odaklandım hemen... benseverlik bu demek ki.
kitaptaki çizgilerden birisini alıntılıyorum.
kitabın kendisi ise "alıntılanmaz okunur" cinsten :)
buradayim
Sunday, January 20, 2008
binbir cv
xxxxxx
biosketch
Yanki Yazgan, M.D. (1959), received his child and adolescent psychiatry training at the Yale Child Study Center of Yale School of Medicine in New Haven, Connecticut where he also completed a research training track in early onset neuropsychiatric disorders. Dr Yazgan teaches and conducts research at the Marmara University School of Medicine (where he is a full professor) and at the Yale Child Study Center (where he has a clinical appointment).
Dr Yazgan’s clinical interest is in the area of early-onset neuropsychiatric disorders such as ADHD, autism, bipolar disorder, Tourette’s syndrome and obsessive-compulsive disorder. Dr Yazgan’s scientific publications have focused on the application of psychopharmacological, molecular genetics, neuroimaging and neuropsychological methods for better understanding of early-onset neuropsychiatric disorders.
In addition to his medical career as a researcher, academician and private practicing physician, Dr Yazgan speaks to and writes for a professionally and agewise diverse audiences on everyday applications of current neuroscience findings and his clinical experience as a psychiatrist, for purposes of public understanding of science.
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
Özgeçmiş.
Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde Profesör, Yale Child Study Center’da öğretim görevlisi olarak akademik çalışmalarını sürdürmekte, çocuk/genç ve erişkin psikiyatrisi alanında serbest uzman hekim olarak çalışmaktadır.
Eğitim. İzmir'de büyüyüp, Bornova Maarif Koleji ve Ankara Fen Lisesi'nden (1977) sonra tıp eğitimini Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde tamamladı (1983). Oğuzeli (Gaziantep), Kuzey Kıbrıs ve Biga (Çanakkale) ilçelerinde hükümet tabibi olarak mecburi hizmet ve askerlik yaptı.(1983-6) Genel psikiyatri uzmanlık eğitimini Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde (1986-91) yaptıktan sonra Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde çocuk ve ergen psikiyatrisi uzmanlık eğitimini aldı (1992-5). Yale Üniversitesi’ndeki ileri klinik araştırmacılık eğitimini de aynı dönemde tamamlamış olan Yazgan’ın tıp ve psikiyatri alanında çok sayıda uluslararası bilimsel makalesinin yanı sıra ödül ve proje desteği vardır. Ülkemizdeki ve ABD/Avrupa’daki tıp ve psikiyatri meslek örgütlerinin bilim ve eğitim kurullarında yer almaktadır.
Popüler yazılar. 1987'den başlayarak Cumhuriyet Bilim Teknik, Yeni Binyıl, Yeni Gündem, Akşam’ın aralarında olduğu çok sayıda gazete ve dergide, ekonomik hayata psikoloji ve beyin bilimleri açısından bakış, gündelik ilişkilerdeki davranışlarımızın farketmediğimiz doğal kuralları ve beynimizin işleyişi hakkında konuşmuş, yazmış ve çizmiştir. Kalp Çarpar Beyin Böler bu alandaki en son kitabıdır.
Iş hayatı için. TKYD ve benzer amaçlı kurumlar ile işbirliği içinde verdiği seminerlerde, kurumlarda karar mekanizmalarının anlaşılmasını (“beyindeki CEO: belirsizlik durumlarında karar vermek”), iş hayatında şirket ve aile dinamiklerinin uyumlu yönetimini (“şirket olmak aile kalmak”) ve duygular, alışkanlıklar ve sezgilerin yönetime etkisini (“4 Z”) ele aldı.
konuşmalardan önce
son zamanlarda fotoğraf da isteniyor, dinleme değil de seyretme ağır basıyor demek ki...
konuşmalar kesinleşmeden önce de konuşulan 3-5 ana konu var; başlık, zaman, saat ve konuşmanın düzenleyicisi bir ticari kuruluş ise, konuşmacılık ücreti. neden hep bir pazarlık gayreti olur, anlamak zor; örneğin geçenlerde bir turizm şirketi ücretiniz bize çok geldi, dedi, indirim yapabilir misiniz? işin garibi, aynı şirketin bir otelinde yıllar önce kaldığımda, o zamana göre yüksek sayılan bir ücret vermemize karşın, bize çok geldi, indirim yapar mısınız, demek aklıma gelmemişti. ticari kafa başka bir şey...
doktor ücreti konusunda benzer bir isteği, hatta şikayetlenmeyi anlamak mümkün (ki orada eger mesele ciddi bir hastalık ya da benim özellikle anladığım düşünülen bir konu ise, bir sürü seçenek üretebilirim zaten ve doğrusu); ama bir şirketin sadece her şeyi daha da ucuza mal etme, "cost cutting" stratejisine beni malzeme etmesini kabullenemem ( o zaman otururum oturduğum yerde:))
strateji hakkında konuşmak: yok olmamak için
her neyse, business anlamındaki iş dünyasına, kognitif bilimler ya da beyin araştırmaları alanındaki bilgileri aktardığım ya da aileler ve bireyler ile psikiyatr olarak çalışmalarımdan çıkardığım sonuçları paylaştığım konuşmalardan birisini geçtiğimiz hafta yaptım. 12-13 dakikaya sığdırdığım konuşmanın kendisi hazırladığım özetten (her zaman adetim olduğu üzere) çok farklı olduysa da, yine de ilginizi çekebilir. konuşma metnini yükler yüklemez websitemin bülten abonelerine haber vereceğim.
özetin önce İngilizcesini yazmıştım; sonra da Türkçesini oluşturdum. bütün konuşmalarımda olduğu gibi, tasarlarken, yazarken defalarca biçim değiştirdi; sonunda İngilizce ve Türkçe özetler bile birbirinden çok farklı oluverdi. konuşmanın kendisini ise katılanlara sormak lazım.
Gelecekteki şimdi
stratejik düşünmenin ilkelerine beyinbilimleri açısından bakış
Atalarımızdan homo sapiens, sonunda biz olurken, uzaktan akrabamız neandertallerin soyu ne oldu da kurudu? Stratejik düşünemediler de ondan. Çünkü beyinleri elvermedi.
Insan. Insanı insan yapan özellik geleceğin farkında olmaktır. Geleceğin farkında olan insan biriktirir, tasarlar, yatırım yapar. Geleceğini hayal eder; hayalini gerçekleştirmek için harekete geçer ve başkalarını harekete geçirir. Bunu sağlayan, insan beyin yapısına özgü farklılıklardır.
Beyin. Genişlemiş bir frontal alan ve bağlantıları, beynimizin eşzamanlı işlem yapma kapasitesini arttırırken, geleceği tasarlamaya ve geçmişi hatırlamaya olanak sağlayan bir “yazboz tahtası” sağlar. Beynimizin işleyiş tarzı, çevremizden aldıklarımızı
Gelecek. Düşünüş tarzımız, hayata bakışımız stratejimizi belirler. Genellikle, şimdiki durum, bugün içinde olduğumuz nesnel durum ve ruh hâli, geleceğe ilişkin planlarımızı büyük ölçüde etkiler. Geleceği tasarlarken, genellikle, nasıl düşünürüz?
Şimdi Her şey hep böyle kalacak sanırız. İyi ve lehimize olan koşulların hep bugünkü gibi, böyle kalacağına, kötü günlerin er geç geçeceğine, hatta hiç gelmeyeceğine inancımız tamdır. Öyle inanmıyorsak, psikolojik durumumuzda bir bozulma (örn. Aşırı karamsarlık) olduğu düşünülebilir.
Risk. Kazanmaktansa kaybetmemeyi tercih ederiz. Kaybetme korkusu değerli olanı muhafaza etmeyi ön plana çeker.
Alışkanlıklar Herkes gibi olmak istemesek de, herkes gibi davranırız. Herkes deyince, sadece şimdi çevremizde olan herkesi anlamayalım.
Düşünce alışkanlıklarımızın önemli bir bölümü, bizden çok eskidir. Kuşaklar boyunca aktarılagelmiş ve yerleşiktir. Çünkü öbür türlüsü zordur.
İçimizden geleni yapmak isteriz. Oysa, içimizden gelen stratejik değildir. İçimizden geleni yapmamak da çok zordur.
Şirket yönetimi. Kurumun yönetimindekilerin karar verme sürecinde, beyin ve karar mekanizmaları bilgisinin yararı ne olabilir? Bir kurumun frontal beyni (CEO/YK), belleği (kurumsal alışkanlıklar), yaşı-başı, huyu suyu (riske yaklaşımı) ve içinde yer aldığı iş alanı (modern/klasik/marjinal/”mainstream”) strateji belirleme aşamasında belirleyici olabilir.
Knowing the Now of the Future
a short summary of the cognitive neuroscience perspectives in strategic thinking, risk estimation and decision making in ambiguous conditions
Definitions and Highlights
Strategical thinking: Thinking of future in terms of steps to be taken and goals to be reached and results to be obtained.
Mankind’s species-specific ability to think of and about future
Risk: the cognitive and emotional valence attributed to the future in terms of danger and opportunity
Future is ambiguous
Estimation of risk: dependent upon the current emotional state.
When future comes, the then current state is past. Current now may be quite different from the future now, therefore, strategies may well be confounded by the powerful impact of the current context.
Habits are the carriers of now to future.
Habits: patterns of thought and behavior that persist across contexts.
Ambiguity triggers habits.
How to reassemble the impact of current moment on future thus we can adhere with the original plan: time, goals, and results.
Habits and decision making for now and future in executive groups such as corporate boards
Executive control of habits and prepotent responses via focusing: a brain-based habit to acquire
Friday, January 11, 2008
merak eden yazsın 25 yıl öncesinin çizgisini

Bir TV macerası vesilesiyle
Geçenlerde bir TV programına “yorumcu” olarak çağrıldım; konu mutad: şiddet. Klişe laflar etmek ve dinlemek korkusuyla gittikten sonra, yan konulardan birisinin aydınların topluma örnek olma sorumluluğu olduğu anlaşıldı. Dindar gözükmenin, dini vecibeleri yerine getirmenin aydın çevrelerde ayıp sayıldığından, yadırgandığından gazetelere verdiği demeçle yakınan bir profesörün “böyle konuşmaması gereği” üzerine TV programında tartışma başladı. Açıkçası, bu fikirlerin doğru olabilecek ancak ülkeye hiç genellenemeyecek gözlemlerden ibaret olduğunu düşünmekteydim. Diğer yandan, profesörün ya da herhangi bir entellektüelin topluma örneklik gibi bir görevi olduğuna hiç inanmadığım için, bunu vurgulamayı tercih ettim. Devlet ya da hükümet yönetiminde olanların, seçimle ya da atama ile belli görevleri üstlenenlerin örnek olma görevini unutup, özgün fikir geliştirme, ortaya yeni bakış açılarını bazen provokatif biçimde atma sorumluluğu olan entellektüellerin üstüne gitmeyi anlamsız buluyorum. Entellektüelin eninde sonunda yalnız başına bir insan olması bir yana, her zaman eleştirilme ve farklı fikirlerle dengelenmesi mümkün... oysa, iktidarda olanların ortaya koydukları örnekleri düzeltmek, eleştirmek, karşı bir ses duyurmak pek söz konusu bile değil.
asıl hikaye
her neysei bu görüşleri söylemeye çalıştığım programdan sonra, "orada ne işin var" diyerek biraz da katıldığım programı küçümseyen mesajları okuyunca, bir daha düşündüm: çoğunluğun seyrettiği programlara katılma konusunda hep tereddüt yaşıyorum; programın tartışma düzeyi genellikle pek parlak olmuyor, söylemek istediğimi, oradaki "sosyal sorumluluk" görevimi yerine tam getiremediğim duygusuyla hep bir eksiklik hissiyle çıkıp eve dönüyorum. çağıran programcılar da, pek fazla konuşmadığım (doğrusu, söze atlayıp başkasının ağzına lafı tıkamadığım ya da espri pek yapamadığım, yaparsam da "cynical" bir şekilde yaparak anlaşılmaz ya da rahatsız edici biçimde espri yaptığım için zaten bir daha tövbe ediyorlar. okurlar hatırlayabilirler, bir keresinde de okan bayülgen programında iki üç yıl kadar önce benzer bir durum olmuştu.
bayülgen iki kıdemli meslekdaşımın kendi aralarında konuşmasının, didişmesinin cazibesine kapılınca, arada bana "abi sen de atılsan lafa" diye telkinlerini de pek dinlemedğim için susup oturmak zorunda kalmıştım. bunu "cool" olmak filan olarak görüp çok öven ya da çok yerenler olduysa da, mesele basitti: konuşma olanağı yoktu.
bu programlarda, söylenecekler sanki dünyanın en önemli şeyiymiş ve o dakika da son fırsatmış gibi davranılıyor ya, işte o an, benim bir şey söyleme iştahım kayboluyor; çünkü öyle hissetmiyorum. konuşmanın yönetimi de bir rol oynuyor elbette.
o sebeple, birebir ya da bire iki konuşmalarda, kendimi daha rahatça ifade etme şansı buluyorum. geçen yıl içinde bu konuda talihliydim, cnbce, ntv, cnnturk gibi kanallarda gündüz, ekonomi ya da iş programları bu açıdan bana göre en iyisi oluyor.
kitlesel programlar. peki kitlesel programlar ne olacak? oralarda çokça gözüken ve dudak bükülen meslekdaşlarımız ya da psikiyatri/psikoloji mesleği jargonunu kullanan başka meslekten insanlara kızmak yerine, kendini mesleğin ciddi ve makul temsilcisi görenlerin toplumu doğrudan aydınlatmaya uğraşmaları daha doğru olmaz mı? eleştirmek, hatta aşağılamak yerine...
tv programlarında sunucuların uzman konuğu istemediği yönde zorlaması bazen mümkün. çok eski yıllarda "kadın kuşağı"nda birkaç programda, "değil mi sayın yazgan?" üslubu ile kendi dediğini onaylatma eğlimi taşıyan bir kaç sunucu dışında ben pek rastlamadım, üstelik değil, deme hakkınız da var, canlı yayındasınız.
bir de meslek konusu var; daha doğrusu "titr"... titreme durumunu ya da tirit yemeğini çağrıştıran bu soruya ne diyeceğiniz çok önemli, hele programdan sonra arayan seyircilere ulaşılabilecek telefonlarını vermek isteyen doktorlar için. titr'ime pek titizlenmediğim için taşımadığım ünvanlar, yapmadığım meslekler adımın altında yer alır.
açıkçası, kimsenin de hatırında kalmaz, doğru mu yanlış mı, şöyle mi böyle mi sorusunu pek sormaz insanlar. gelir geçer...
Friday, October 12, 2007
kitabı kimlere adamıştık?

Dr Ali Kemali bey (Köse), Şule'nin babası, Kalecik doğumlu, Tıp fakültesinin 1952 mezunu, Ankara'da uzun yıllar serbest çocuk hekimliği yapmış, vakitsiz bir ölümle bizleri kendisinden yoksun bırakmış bir kişi.
Dr Nafiz bey, benim dedem (babamın babası, sağdaki resimde gazete okuyan) Safranbolu 1884 doğumlu, Tıp fakültesinin 1907 mezunu (evet, bugünden yüzyıl önce), Selanik'ten başlayarak bir çok yerde, en uzun süre de Aydın'da serbest hekimlik yapmış bir tatlı adam. benimle zaman geçirecek kadar uzun yaşamış olmasını şans sayıyorum.
Dr Seyfettin bey, amcam, Karacabey doğumlu, Tıp fakültesinin 1939 mezunu, genel cerrahi uzmanı olarak en çok İzmir'de çalıştı. o Her şeyden anlayan doktorlardan, benim aşılarımıo bile yapan bir genel cerrah...
Kendisinden çok şey öğrenme fırsatım oldu; daha fazlasına hayat elvermedi. Amcamın bir özelliği müthiş bir görsel sanatçı olmasıydı, 1930larda kamerası olan nadir insanlardan...
Dr Yılmaz bey, (Bilgin), dayı olarak hitap ettiğim, annemin halaoğlu, Diş Hekimliği Fakültesinin 1955 mezunu, Türk Diş Hekimleri Birliğinin Kurucu Başkanı olarak tanınan, ankara'nın en tonton diş hekimiydi; ankara fen lisesi yıllarımda dizinin dibinde geçirdiğim zamanlarda kendisinden çok şey gördüğümü düşünürüm.
yeni bir kitap: 250 soruda

Bu kitapta, doğumdan 7 yaşına kadarki dönemde aşılan gelişim basamaklarına, sağlık sorunlarına, beslenme ve büyümenin en önemli yanlarına, yaşanabilecek olayların çocuk ve aile üzerindeki etkilerine ilişkin 250 soru ve cevap bulacaksınız.
Mektuplar ya da elektronik posta ile gelen sorulara cevap vermenin zor bir yanı vardır. Bir yandan, bir yardım çağrısını karşılıksız bırakmamak, okur ya da dinleyici ile bir fikir alışverişine girmek isteriz. Öte yandan, en istemediğimiz şey, sorunun sahibini yanıltmak, eksik ya da yüzeysel bilgiyle yanlış bir yönlendirme yapmak, bir zarar doğurmaktır.
Türkiye’nin dört bir köşesinde, plajda, hastanede, köyde, kasabanın konferans salonunda, yönetim kurulu odasında, uçakta, minibüste, şehir hatları vapurunda, kısacası aklınıza gelebilecek her yerde ve herkesten değişik sorularla karşılaştık.
Bütün soruların ortak bir yanı var: İnsanlarımız çocuklarını, kendini, sevdiklerini ve hayatını daha iyi anlamak ve tanımak, daha iyileştirmek istiyor. Bunun için, “bir bilen” olduğunu düşündüğü her kişinin görüşünü soruyor, kendi yaptıklarının, hissettiklerinin doğruluğunu, uygunluğunu anlamaya çalışıyor, araştırıyor.
Okurlardan, dinleyicilerden gelen soruları seviyoruz. Bazen, tam doğru ve gerekli cevabı veremediğimizi hissetsek bile, bizi o konuda daha çok düşünmeye yönelttiği için seviniyoruz. Yazdıklarımız birer değişmez buyruk, ya da uyulmadığında her şeyin altüst olacağı kanunlar değil. Özellikle ruh sağlığına ilişkin olan bazı soru/cevaplar, kültüre ve hayat felsefesine göre farklı değerlendirilebilir.
Her çocuğun hayat çizgisi. Çocuğunuz anne karnına düştüğü andan başlayarak, değişik aşamalardan geçerek ilerler. Her çocuk için farklı bir hayat çizgisi vardır. Her farklı hayat çizgisinde ortak olan ise, aşılması gereken dönüm noktalarıdır. Her dönüm noktası aşıldıkça çocuğu bir sonraki gelişim durağına taşır. Her gelişim basamağı, evrensel ve kaçınılmazdır; problem çıktığında zorlayıcı olabilir: Anne kucağından yere inebilmeyi (ve ortalığı dağıtabilmeyi) sağlayan yürüme, beden işlevlerini kontrol edebildiğimiz için gelişen tuvalet alışkanlığı (“anne çişim var!”) , anne sütünden katı besine geçiş (“yemiycem bu iğrenç köfteyi!”, okula gidiş (“kimse beni sevmiyor okulda”), ayrılık (“beni bırakma!”)...
Bir çocuğun hayatını etkileyen, hayatın cilvesi sayılabilecek kendi dışındaki olaylar da sayısızdır. Bazıları kaçınılan, ertelenen, ve uzak durulan, bazıları da, hayatın şu ya da bu şekilde getirdiği, herkesin yaşadığı cinsten olaylar: taşınma, boşanma, hastalık, anne-baba ölümü, toplumsal kargaşa, yoksulluk, savaş...
Her gelişim basamağı, her hayat olayı, çocuğunuzun (ve kendinizin) özelliklerini keşfedip, onu daha yakından tanımanız için bir fırsat, aşıldığında çocuğunuzu daha ileriye taşıyan bir basamaktır
Biz her şeyi bilen gurular değiliz. “Çocuğunuz ne kadar şanslı!” sözünü her duyduğumuzda bir durup düşünüyoruz. Birimiz (Yankı) çocuk psikiyatristi, diğerimiz (Şule) çocuk doktoru olduğundan, çocuklar hakkında kimsenin bilmediği şeyler bildiğimiz, kimsenin çözemeyeceği sorunları daha çıkmadan görebileceğimizi düşünüp varsayan bir çok kişi ile karşılaşıyoruz. “Çocuğunuz ne kadar şanslı,” sözüne inanabilmek isterdik. Çocuklarımızın ne düşündüğü apayrı bir konu. Ne var ki, bizde olduğu varsayılan olağanüstü becerilere sahip değiliz. Bildiklerimizi yok sayacak ya da sahte bir tevazu gösterecek değiliz; ama bildiklerimizi kendimize ve yakınlarımıza uygulama başarısı konusunda bir iddiamız hiç yok. Üstelik, kesinlikle bildiğimiz bir şey var ise, o da, bir çocuğun hayatındaki her dönüm noktasının, bize bildiklerimizi unutturan, elimizi ayağımızı birbirine karıştırtan bir yanı olduğu...
Kafamız karıştığında. Dostlarımız, çocuklarımızın dedeleri, büyükanneleri, komşumuz, öğretmenler, çocuk doktorları, çocuk psikiyatristleri, gelişim uzmanları, pedagoglar, psikologlar, anne-çocuk sağlığı doktorları ve hemşireleri... Ne kadar çok akıl alacak, yol gösterecek insan var. Sağduyumuz, içgüdülerimiz, deneyimlerimiz, mantığımız... Bu kitabı da kafanız karıştığında, ya da kafanızı biraz karıştırmak, değişik konularda yeni fikirler üretmek istediğinizde kullanabilmeniz, yanınızda görebilmeniz dileğiyle.
Hayatında çocukların yeri olan herkese...
Şule Yazgan
Yankı Yazgan
İstanbul, 2007 Haziran
küçük otelde mahalle baskısı
Değişiklik olsun ve belki bu mevsimde daha sıcak olur diye gittiğim, benim yer seçimim de yanlış olan, sekiz-on odalı güzel mi güzel binalı bir otelde kalırken, diğer odalardakiler kaynaşmış bütünleşmiş bir grup olarak otele vasıl olduklarında, mahalle baskısı denen durumu hissedebildim.
Yok, gayet iyiyim, baskı yapanlara baskı yaptıklarını bile hissettirmedim, hatta durumdan memnun olduğumu düşünmüş bile olabilirler.
Ama gözlemlerimi hemen kaydettim:
küçük otelin çarkları, otomatik olarak, birlikte, toptan hareket eden çoğunluğa göre dönmeye başladığı için (ben de zaman zaman o çoğunlukta olduğum durumları, çevredekilerin "biz"i nasıl algıladığını, bu azınlık günlerimde daha iyi hatırlıyorum, anlıyorum), küçük otel bir totaliter sisteme dönüşebilir. gece gürültüsü artar, yemek ve dinlenme alanının düzenlemesi çoğunluğun (tabii, bu öbeklenmeyi tercih eden bir çoğunluk ise, her zaman böyle olmuyor) pozisyonuna göre şekillenir.
üstelik bu değişiklikler, oteli yönetenlerin ya da çalışanların arzusu dışında, hayatın doğal akışı sonucu gerçekleşir. herkes iyi niyetlidir; aslında, oteldeki çoğunluğu oluşturan grubun da, azınlığın haklarını yerinden oynatmak gibi bir amacı yoktur. en azından bizim kaldığımız yerdeki çoğunluk mensupları, demokrat diye bilinen gazeteleri okuyan, tek tek baktığınızda derli toplu saygılı insanlardı. bir anket yapsaydık, hepsi de küçük otel totalitarzimine karşı çıkabilirlerdi.
otellerin şu sıkışık piyasada, ne kadar yer satabilirlerse, "o kadar kâr edeceğiz" diye düşünmelerini anlayabilirim. o bayram için iyi bir alışveriş olabilir. ama bir sonraki tatil dönemi içinden en azından beni listeden silebilir. fanatik bir küçük otel/pansiyon meraklısı olarak bu duruma üzülüyorum.
Oda sayısını arttırmanın da buna çözüm olacağını düşünmüyorum, o zaman da küçük otel olmaktan çıkılabiliyor. Tabii, sayı sekizde kalmayabilir, ama 30 odalı bir oteli küçük otel kabul etmek zor. 2 metre boyunda ve 13 yaşında bir genci çocuk gibi görebilmenin zorluğu gibi.
küçük otellere dörttebirden büyük çoğunluğu oluşturacak öbek misafiri kabul etmemek totalitarizmi önleyebilir.
buna bir tür üst sınır barajı, diyebiliriz, alışılmışın tersi yönde bir baraj: yüzde 25 ve altında olanların "kazandığı." ya da, oteli olduğu gibi kapatırsınız, öbek dışında kimseyi kabul etmezsiniz, baskı yapacak adam kalmaz. tam diktatörlük. o zaman da grup içinde bölünür, seyreyle gümbürtüyü.
Tabii bu arada, Türk zekasının değişik kıvrımlarını ve çalımlarını artık "yasa koyucu" düşünsün, rezervasyon sırasında birbirini tanımıyormuş gibi yapıp, sonradan "ah, ne tesadüf" durumlarına karşı ne yapılabilir ki... En önlenmesi zor gözüken ise, oteldeki kalış sürecindeki tanışmaların getireceği öbekleşmeler; koalisyonlar...
Bu hiç bir zaman 20 yıldır tatili birlikte yapan arkadaş gruplarının çevredekiler üzerinde oluşturduğu mahalle baskısıyla yarışamaz, ama, belki otelde kalış süresine bir sınır getirilerek bu tür kemikleşmeler önlenebilir. umarım, bu post-bayram yazısını gereğinden fazla ciddiye almazsınız:))
Saturday, July 21, 2007
masumiyetçi muhafazakâr
“Kaybolmuş çocukluk yılları” ya da “tertemiz gençlik seneleri” gibisinden ne anlama geldiği pek anlaşılmasa da, gözlerimizi nemlendirmeye yeten klişeler nasıl olup da bu kadar etkililer? Hele çocukluk yıllarımıza, ya da “nerede o eski bayramlar”a, ya da “hey gidi günler hey”e dönüş fantezilerine ne dersiniz? Geride kalmış, ve bir daha da geri gelmeyecek dönemlere duyduğumuz özlemin kişisel hayatımızın “nostalji”leri dışındaki izdüşümlerini bir çok siyasi akımda görebiliriz.Toplumsal sınıflar henüz oluşmadan önce özel mülkiyetin bilinmediği ve herkesin ihtiyacı ölçüsünde hayattan payını aldığı ilkel komünal toplum, sosyalistlerin özlem duyduğu ve yeniden canlandırmayı hedefledikleri bir dönemdir.
Besinlerin endüstriyel tarım öncesi dönem yöntemleri ile katkısız üretilmiş sebze ve meyveden, pek pişirilmeksizin hazırlandığı, sentetik hiçbir malzemenin kullanılmadığı superekolojik, kirlenmemiş bir toplum özlemi, ekolojistlerin hayali ve hedefidir.
Dindarlar peygamberlerin yaşadığı dönemin toplumsal koşullarını yeniden yaratmayı, peygamberlerin yaşam tarzlarını “kopyalama”yı hayal eder, bu hayali gerçekleştirmek için çabalarlar. Bu listeyi uzatabiliriz.
Doğaya, eskiye, hayatın başlangıcına dönmek, başlangıcın, eskinin kirlenmemiş, bozulmamış, el değmemiş yapısını özlemek, birbirinden çok farklı (sosyalizm ve dincilik gibi) siyasetleri birleştiren bir nokta olarak gözüküyor. Irkçılık bile, ırkın bozulmasını, başlangıçtaki saflığını yitirmesini durdurma çabasının siyasi bir tezahürü olarak düşünülebilir.
Bu son cümleyi unutsak mı, ırkçılarla aynı tip özlemleri paylaşıyor olmak, aynı yemekleri sevmek ya da aynı otobüslere binmek gibi epeyce bir yakınlık hissi vermekte zira.
Masumiyet. Saf ve temiz, kirlenmemiş ve el değmemiş gibi metaforik kelimelerin çağrıştırdığı bir başka sözcük masumiyettir. Masumiyetin muhafazasını ve yeniden canlandırılmasını amaçlayan akımlara masumiyetçi muhafazakâr diyebilir miyiz? Masumiyetçi muhafazakârlığın birbirine karşıt bir çok siyasetin ortak altyapısı olması, özünde muhafazakâr ruhsal yapımızın her yerde kendisine bir yuva bulabilmesini sağlıyor. İnsan zaten muhafazakârdır gibi boyumdan büyük bir iddia ortaya atmıyorum; ama, hepimiz masumiyetçi muhafazakârız diyebilirim. Masumiyetimizi muhafaza etme gayretimiz, kendi yaşamadığımız dönemlerin, bizden öncesinin sahici ve kirlenmemiş olduğu varsayımıyla beslenir. Muhafaza etmeye çalıştığımız, çoktan kaybolmuş, nerede olduğu bilinmeyen bir masumiyet de olsa...
Hepimiz muhafazakârız. Hepimiz değişimden rahatsızlık duyar, mevcut pozisyonumuzu korumaya çalışırız. Bu durumu koruma çabası, değişime duyduğumuz ilgi ve merak ile zıtlaşarak hayat içinde yeniliklere açıklık ölçümüzü belirler. Beynimizin hemen bütün yapıları, değişimi saptama (hırsız alarmlarındaki hareket algılayıcılar gibi) üzerine kuruludur. Durağanlık ve değişimsizlik dinlendirici ve rahat ettirici gelebilir; beynin fazladan çalışması gerekmez. Durumu muhafaza etmeye çalışırız.
Bir de sıkılmak var. Diğer yandan, sıkılmak gibi insana özgü bir başka mekanizma bu durağanlığın getirdiği uyku halinden uyanmamız için gereken hareket sistemlerini tetikler. Kımıldarız, birkaç adım ilerleriz. Sonra, değişim saptama sistemlerimiz harekete geçirir, bizi yerli yerimize oturtur. İlerlemeler ve duraklamalar arasındaki bu denge ile hayat geçer gider.
Toplumların hayatı, bireylerin ya da devletlerin hayatlarından daha uzun sürer. Masumiyetçi muhazafakârlar, sıkıldıkça ilerler, korktukça duraklar ya da bir adım geri atarlar.“İki adım ileri, bir adım geri” Lenin’in aynı adlı kitabında tanımladığı bir devrimci yöntem olarak, sosyalistlere sınırlı olmayan bir yaygınlık kazandıysa boşuna değil. Toplam 3 adım atıp, net bir adım ileri gitmek masumiyetçi muhafazakârların ilerleme yöntemidir zira...
kral mı, o da kim?
" kral çıplak" metaforu pek tutulur. genellikle (giyinik olduğunu hayal eden kralın ve onun hayaline bir biçimde katılan halkın tersine) gördüğünü söyleyerek "kral çıplak" diyen çocuk, yüceltilir. Herkes de kendisinin o doğruyu söylediği halde, kimsenin kulak asmadığı çocuk olduğu düşüncesindedir. Burada iki itirazım var:bir. çocuk, doğrucu ya da dürüst olmayı "seçtiği" için değil, o yaşlarda hayal gücünün gelişmemişliği ve kıvırtma/yalan söyleme becerisinin (evet, beceri) gelişmemiş olması sebebiyle, kral çıplak demektedir. Bir cesaret örneğinden ziyade, öyle demekten başka bir yol bilmemek ile karşı karşıyayız.
iki. "kral çıplak" dememeyi öğrenmek, hayatın temel sırlarından birisi olan kendini aldatmayı öğrenebilmiş olmak demektir. hayatın çıplak gerçeklerini görmeyi erteleyebilmek, hayatı hiç bitmeyecekmişcesine yaşayabilmeyi, asılmayı sağlar.
başka itirazı olan?
bozacak ezber çok vallahi.
Saturday, July 07, 2007
amerika'nın sırrı

yazı:
amerika'nın sırrı
Hayatın sırrını çözme ve (ev-otomobil ya da para kasası) anahtar teslimi mutlu-zengin yapma iddiasında olan kitapların ve DVD’lerin Amerika’dan çıkması (Türkçe’deki kötü kopyaları da benzer kökenlerde) tesadüf değil. Bu ülkenin sırrını çözmeye kalkacak değilim. Zaten ben, “Amerika’dan gelmiş doktor” kılığından çıkalı yıllar oldu; suretim çoktandır daha yerli. Ama bu ülkede sır gibi bir şey var (yazıyı ayıptır söylemesi Amerika’dan yazdığım için “bu ülke”, bu haftalık amerika b.d. oluyor). Biraz düşünelim, bir zamanlar küçük Amerika olma hayali ile yaşamış, olamamış Türkiyemiz’den buraya bakarak yazıyorum.
Gözdoyuran ülke. Önce standartlardan başlayalım; örneğin, porsiyonların büyüklüğü, ya da mağazalardaki çeşitlerin (ve de indirimlerin) bolluğu... 1990’ların başında New Haven’daki hastanede çalışmaya başladığımda, gazetelerdeki indirim ilanlarını o haftaya özgü tenzilat kampanyası sanıp, “aman kaçırmayalım,” diye mağazalara koşturduğumuzu hatırlıyorum. O zamanlar Doğan tipi Murat 131 lerin Cadilac sayıldığı bir ülkeden geliyorduk, belki ondandır. Ya da, her fırsatın kaçırılmak üzere yaratıldığına inananlardandık. Her neyse, biz terkedeli 15 yıla yaklaştıysa da, otomobil ve insan sayısındaki artış, bir de cep telefonlarının son 7-8 yıldaki yaygınlaşması dışında, Amerika, tabii ki, çok farklı değil.
İyimserlik bir milli gelenek. Bir de, Amerikalılara yakıştırılan, belki de “self-help” endüstrisinin de etkisiyle, süper iyimser bir ortam. Ben doktor olarak çalıştığımda, bu iyimserliği kaybetmiş ya da hiç kazanamamış olanlara daha çok tesadüf ettiysem de, belki Kristof Kolomb’dan bu yana iyimser olmaktan başka hiçbir seçeneği kalmamışların atıldığı bir maceranın son durağı olmasının da rolü vardır, diyebilirim. Üstelik, self-help gurularının vaazlarında duyduğumuz, “istersen olur/yaparsın” tavsiyesini (bilmeden) uygulamak zorunda kalarak hayatta kalabilmiş olanların torunları, tabiatıyla, iflah olmaz iyimserler olarak yaşıyorlar. Bolluk ortamının iyimserleştirici etkilerini, “bizde de o para olsa” ile başlayan itirazları hesaba katıyorum, ama....
Kendini eleştirebilen. O kadar yıl aklıma bile getirmediğim (“amerikayı amerika yapan”) sırlardan birisini, bu ziyaretimde gittiğim bir sergide keşfettim desem... New York’un tarihini inceleme amaçlı dernek New York Historical Society’nin müzesindeki serginin özeti: New York birden bire New York olmadı. Onsekizinci yüzyıl sonunda bile köleliğin kaldırılmasına inananların yönetimde olduğu ülkede, kimse bu fikirleri uygulamaya geçirmek için harekete geçmedi. Kölelerin sağladığı bedava (ücretsiz anlamına, yoksa adamlar epey bir bakım masrafı yapmışlar) emek, New York’u ve diğer doğu eyaletlerini özellikle pamuk ve pamuğa dayalı sanayide kadar ön plana geçirmişti ki bu öncülükten vazgeçmek, herkese zor geldi.
Kölelik. Sonuçta köleliğin kaldırılması da iyi niyet ya da insanseverlik gibi ideallerden ziyade, ülke içinde sınıflar arasındaki mücadelenin bir aracı olarak kullanıldıysa da, bu işten köleler de yararlanmış oldu. Şimdi, ABD köle emeğiyle zengin oldu, biz Türkler ise “ne sömürgecilik yapabildik, ne de kölelerimizi haremde cariye ve ağa olmak dışında kullanamadık, kötü olmayı beceremiyoruz,” edebiyatına girmeyeceğim. Amerika’nın ekonomik sırlarından birisi, pek tabii ki, kölelik olabilir. Benim dikkatinizi çekmek istediğim sır o sır değil, zaten ekonomiden de o kadar anlamam.
Geçmişteki kötülükler. Bir toplumun geçmişte yaptığı “kötülük”leri hatırlayabilmesi, bunları samimiyetinden şüphe duysak bile tartışmaya açması, kendine karşı “straightforward” olması, o toplumun iç yapısını sağlam tutması için önemli bir unsur gibi gözüküyor. Buna bir sır diyebilir miyiz bilemem.
ABD’nin, bütün garipsediğimiz yanlarına rağmen, toplum olarak çözüm üretebilen, olmadık sorunların altından girip (bzk. Irak) olmadık biçimde üstünden çıkabilen (henüz yakın bir örnek yok) esnekliğinin ve kendi kötülüklerine karşı açık fikirli olma çabasının bu toplumun neredeyse kendini bilmezcesine iyimserliğinin kaynağındaki en önemli sırlarından birisi olduğunu düşünüyorum. Dünyada olan biten bir çok “kötülük”ün içinde yer alması, o ülkede yaşayanların iyimserliğinin kökenı olan bu kendine bakıştaki rahatlığını yok etmez.
Kötülük. Peki, bütün bunlardan bize ne? Bizim sırrımız ne olacak? Derim ki, tıpkı amerika gibi istanbul’un da taşı toprağı altın değil midir? Beklentiniz neyse, onu bulmaz mısınız? Hayatın sırrı bu kadar basitse, İstanbul’a gelip de o altınları bulamayanlara ne diyeceğiz? “Gidip sırları kitaptan öğrenin” demeyeceğiz herhalde.
Amerika’daki durum da aynı minvalde; kötülük itirafları bir yandan samimi bir aydın duruşu olurken, bir yandan da Babil ya da Çarpışma gibi kendini eleştiriyormuş gibi yapan ve kötülüklerden etkilenenlerin gönüllerini alan samimiyetsiz filmlerle, altından taş ve toprak (en azından bir kesim için) hakikat oluyor. Geride ve dışarıda kalanlar ise, altından taş ve toprağı bulamamanın sorumluluğunu kendilerinde buluyorlar. İsteseler bulabilirlerdi. İstesek zengin olamayabiliriz. Ama, istersek, kendi olumsuzluklarımızla daha fazla yüzleşip, sahiden iyimser olmayı, sahiden isteklerimizin peşinden koşmayı öğrenebiliriz. Bu anlamda küçük amerika olmakta sakınca yok. Ama bunu isteyen de yok...
Friday, July 06, 2007
senli benli siyaset

ikinci bölgenin eniştesi, birinci bölgenin dayısı
Siyasette yakınlık çağrıştırıcı hitap ya da anma şekli tam ne zaman başladı bilemiyorum. Samimi üslup siyasete değişik biçimlerde yansıtılmaktaysa da, hoca ya da usta gibi expertise, yetkinlik ve "bizden iyi bilir"lik ima eden terimlerle, ailevi yakınlık çağrıştıran abi, amca, baba gibi deyimler yarışabiliyor.
Baskın Oran, "hoca" ünvanı ile anılanlardan birisi (diğer "hoca"yı da biliyorsunuz zaten). Bence Baskın Oran’a Baskın hoca’dan ziyade Baskın Enişte hitabı daha çok yakışır. Böylece hocalığından ya da beyaz Türk olmasından şikayetçi müstakbel seçmenler de, bulacak başka kusurların peşine düşerler (Bkz: İletişim yayınlarından çıkmış olan, “Dalavere Mehmet’in Bodrum Tarihi” ve “Enişte Gözüyle Bodrum” kitapları). Her ne kadar o eğlenceli anlatılarda kendisini Bodrum’un eniştesi olarak tanımlasa da, ikinci bölgenin eniştesi olma yolunda ilerlemekte gibi gözüküyor. Bu enişte, amca, abi muhabbeti arasında bağımsız sol adaylardan Ufuk Uras’ın ihmal edildiği öne sürülse de, bu durumun ona uygun bir samimi hitap şekli bulunamamış olmasına bağlı olduğunu düşünüyorum. belki yaşlarımızın yakınlığı sebebiyle, kendisine bacanak ya da kayınço demek uygun olabilir, ama bencileyinler nostaljiklerden ziyade, özellikle genç yaşta seçmenlerinin de olacağı umuduyla,
dayı uygun bir akrabalık çağrışımı sayılabilir. Dayıyı, genç, dinamik, evde sıkıldığımız haftasonları alıp bizi lunaparka götüren cinsten bir akraba olarak düşündüm, dayılanan anlamına değil... Baskın enişte ve Ufuk dayı'nın hedefi olan ezber bozmak kolay olmasa da, fikir olarak hoş.
güzel şey söyleyen kazanır
İbo’nun (kendisine böyle de diyebiliriz herhalde, şovundan cesaret alarak), kastı herkesin eşit eğitim hakkına ve fırsatına kavuşması ise, onun yolu sınav kaldırmaktan geçmiyor.
Thursday, June 07, 2007
aşıya gelen antepli kız 1983
Wednesday, June 06, 2007
arkadaşlık
Tuesday, May 22, 2007
pamuk'tan karikatürü'ne ekleme

Wednesday, May 09, 2007
izmir'de önce okulda sonra aile şirketlerine konferans ve hatırlattıkları

Tuesday, May 08, 2007
37 yıl sonra kolej yolunda

Thursday, May 03, 2007
ödülün ayrıntısı, haberin hüzünlendiren yanı

1995'ten bir ödül


Tuesday, May 01, 2007
kitap kapağında resmi olmak
katılımcılar (kitap hk) değişik görüşlerini aktardılar. katılımcı ahmet bey (kimliğini açıkça yazıp yazmamı istemediğini birden hatırlayamadım) kitabımı zaten bir kaç gün önce satın almış. ilgiyle okuduğunu söyledikten sonra, şakayla karışık (benim ciddiye aldığım) bir eleştirisini incelikle ekledi: "kitabı yatmadan önce okuyordum; ara verdiğimde başucuma bıraktım. birden, yüzünüzün yatak odamızın ortasında olması irkiltti. bu adamın suratının odamızda ne işi var diye düşündüm."
kitap kapağında resmimin olması hakkında bu blogdaki bir başka notta görüşlerimi yazmıştım. yayıncımın tavsiyesine kulak vermem gerektiğini düşünerek (yani, işin uzmanlarının görüşünü dinleyerek) resmimin kapakta olmasına rıza gösterdim; memnun olmasam da, sorumluluk bende...
ahmet bey'in söylediği ve aklıma düşürdüğü bir başka husus, beni iyice huzursuz etti: "sizi 1995'te Roche'un tıp alanında verdiği ödülü psikiyatri alanından almış tek kişi olarak tanıdık. popüler bir kişisiniz, ama bu kapak acaba biraz popülist olmadı mı?" roche ödülü nedir, o da bir başka blogda.
galiba öyle oldu; bağışlanmayı umuyorum. niyetim saf:)
30 yıl önce bugün

bugün ise bir tek şeyin 30uncu yılı. 1 mayıs 1977. benim hayatımdaki yeri, bir tek benim için önemli; ama, benzeri ruh halinde çok insanla tanıştım 30 yılda...
ankara fen lisesinde son sınıf öğrencisiydim. yatılı, iddialı bir okul. ama ders dışındaki alanlara, özellikle siyasete, ülkemizin geleceğine çok ilgi duyuyordum. o yaştaki bir çok genç gibi.. (yandaki resim o yılların havasını yanıstıyor bence, sağdan ikinci ben, resmin soluna doğru, haldun mıdoğlu, nihat demirer, semih doğan, rıdvan akkurt, uğur algan, resmin sağında ali tükel; hepsi ülkenin hatta dünyanın dört bir yanına savrulmuş).
1 Mayıs kutlamalarına istanbul'a gitmeye karar verdim. yakın arkadaşlarımın çoğu düzenleyici siyasi gruplara karşı olduğu için zaten niyetsizdi. ben, her zamanki gibi, bir gruba bağlanma sorunu olan yanımla, daha ortayolcu sayılanlara yakın durarak toplantıya katılabileceğimi düşünüyordum.
1 mayıs 77, sanırım cumartesiye ya da pazara geliyordu. bir heves hazırlandım, tren biletimi aldım; perşembe günü pazartesi için geometri sınavı kondu. geometri mi, 1 mayıs mı ikileminden, geometri galip çıktı; 17 yaşında ve dersine yine de düşkün birisiydim, insaf edin.
Pazar akşamı, tamam 1 mayıs pazara geliyordu, akşam etüdünde, galiba radyosu olan birisi, istanbul'da 30 kişi ölmüş, dedi. Sanki ben de orada olsaydım ölecekmişim gibi, bir ölümden kurtulmuşluk coşkusuna girdim önce. Sonra da, herkesin hayatını riske attığı bir zamanda korkakça geometri sınavını tercih ettiğim için bugün bile hissettiğim (tek korkaklığım bu olmadığı için aynı hisleri değişik vesilelerle yaşadım) utanç ağır bastı. bazen bir tehlikeyi atlatmak, herkesin zarar gördüğü bir durumdan zarar görmeden "sıyrılmak" acı verici olabilir.
Bugün, 30 yıl sonra, aynı meydanda, benzer olayların olması, 30 yıl önce panzerler altında kalıp parçalananların ve kurşunlardan canını kurtarmaya çalışırken ezilenlerin hayatlarını hâlâ kimsenin umursamaması, beni sadece utandırıyor. İçim eziliyor. Ne diyeceğimi bilemiyorum.
Çoğu 30 yıl önce aynı alanda hayatta kalmışlar arasında yer alan bir çok insanın, bugün 30 yıllık bir acı ve utancın giderilmesi için uğraşının azımsanmasına şaşıyorum.
sorun bu biçimde aşılabilir mi, o başka bir tartışma konusu. Ama, acı anıların, hayatımızı altüst etmişliğini aşmaya çalışanlara, neden hiç anlayış yok?
çanakkale'deki bizim entellektüel
enternasyonalist entelektüellere yönelik diyerek durumu idare ettik; o zamana kadar kendimize adını pek yakıştırdığımız bu lokantayı, geçen yıl çanakkale'ye gittiğimde arayıp sordum. sorduklarımdan kimse hatırlamıyordu.
Sunday, March 25, 2007
murat belge'nin izmir ziyareti 1982
ama muratın insanı yüreklendiren tarzı sonucu, misafirlikle yetinmeyip, yazı çizi hayatına fazlasıyla cesur (kendini bilmez de diyebilirsiniz) adımlar attım...
biyografiye birkaç kişisel notu eklememin bir sakıncası var mıdır, yoktur herhalde:
1982 yılında, İzmir'de, 12 Eylül sonrası yılgınlık ortamında kendi küçük çevresini canlandırma gayretleri içerisinde olan entel bir tıp talebesiydim. Murat Belge'nin yazdığı çizdiği ile Birikim dergisinden aşinaydım. Tarihten Güncelliğe kitabının yayımının hemen sonrasında (galiba), MB'yi İzmir'de bir konferans için davet etmeye karar verdim; o zaman birlikte takıldığım biriki arkadaşımla, amerikan kültür merkezinin salonunu tuttuk. Bir de afiş hazırladım; bütün kantinlere...
MB hiç nazlanmadan kabul etti, biraz şaşırarak da olsa... Telefonunu nasıl bulduğumu hatırlayamıyorum. Çiğli'deki havaalanında karşıladık, karşıyakada kilise sokağındaki "genç evi"nde, salondaki kanepede gecelettik. Ziyaretin şıklığı olarak, o sıra yeni açılmış olan deniz restorandaki yemekti (parayı tabii ki babamdan almıştım).
MB'nin "ben yazılı değil sözel adamım" kendini-tasvirini doğrulayankonferans dolu dolu geçti, hepimiz hayranlık duyguları içinde peşi sıra dolaştık durduk.
O günden ve sonrasından tek bir resim yok. Garip...
Net hatırladığım şeylerden birisi, MB'nin Deniz Restoran da balık ciğeri yapıp yapmadıklarını sorması, sonra da ciğer gelince lokantaya tam not vermesi... ben de, bu "iyi balık lokantası" ölçütünü, sıkıştıkça, kullanıyorum yıllardır. bir de, çanakkaledeki bizim entellektüel lokantasının adına ilişkin hikaye var, ama onu, ve ben bigada mecburi hizmetteyken çoluk çocuk yaptığı ziyareti başka bir bloga bırakayım.
Wednesday, March 07, 2007
çocukların doktoru olmak

Thursday, March 01, 2007
medyada kendime muzip demek!
medyatik şımarıklık örneklerinden birisini, business channel'ın seans arası programında kendimden "muzip" diye söz ederek verdim.
belki laf kalabalığında arada kaynamıştır, belki kimse zaten seyretmemiştir diyerek avunsam da, söyledim. benzeri durum formsante dergisinde geçen ay yayınlanan bir röportajda kendimi "huysuz ama iyi kalpli" gibi bir biçimde tanımladığımda olmuştu. kendim bile "excuse me?" demekten kendimi alamadım. işin garibi, gazeteci arkadaşımın ısrarı sonucu araya sıkışan bu röportaj sabahın 8inde oldugundan, ve ben hastaneye yetişme telaşıyla ne dediğimi pek bilemediğimden, hatamdan öğrenemeden bir hata daha yaptım.
hoş, böyle saçmalamasam da, dudak büken büker herhalde. aman kimse kızmasın diye düşünerek hareket etsem, ilkokul 2 terk bir adam da olabilirdim, o kafayla.
Monday, February 26, 2007
'kalp çarpar'

kalp çarpar'ın 2013'teki baskısının kapağı. 6 yıl sonra kapaktan yana muradıma erdim.(1.2014)Tuesday, January 16, 2007
nasıl keşfedildim?

Hürriyet İK'nın sorusu:
Sizi iş hayatında kim nasıl keşfetti? Detaylı bir şekilde anlatabilir misiniz?
Keşfedilmek, kendi durumum için, biraz iddialı bir kelime sayılır. Mutlaka bir cevap vermek gerekirse... Doktorlar, hastaları tarafından “keşfedilir”ler. Beni de, zorunlu hizmetimin bir bölümünü yaptığım Biga ilçesinin köylerinde yaşayan aileler “keşfetti”. 1985 yılında... Nasıl mı?
biraz daha kıbrıs

kıbrıstan eski bir yılbaşı kartı

Kıbrıs'ta çocuk doktorlarına ve ilgi duyanlara yaptığım bir sunumdan sonra çeyiz sandığına benzeyen kutularımdan çekip çıkarttığım karikatürü fotokopi ile çoğaltıp kart yapmak için bir bütün cumartesi harcamıştım (fotokopi makinesi bulabilmek için)
Wednesday, January 03, 2007
1989 yılının sonu için bir karikatür
Sunday, November 12, 2006
kariyerinizi kim etkiledi sorusuna cevap

Hürriyet İK'nın soruları iş hayatımızı kimin etkilediği çevresindeydi. Hayatımı etkileyenler, kariyerimi belirleyenler arasından seçim yapmak zor olmadı. Diğer katkıcıların etkisinin boyutu daha az ya da daha çok değil, ama seçtiğim kişinin yeri başka. Sorular ve cevapları:
Hayatta en çok etkilendiğiniz, iş hayatınızda örnek aldığınız kişi kim?
Benim iş hayatım, 1983'ten bu yana, ülkemizin doğusunda ve batısında, ve A.B.D’de, daha ziyade hastalarım ve bilimsel araştırmalardan oluştu. Bu uzunca zaman diliminde hayatıma yön veren sayısız insan arasında, hem kariyerimi, hem kişisel gelişimimi etkileyen başlıca kişi, Yale Tıp Fakültesi profesörlerinden James (Jim) Leckman'dır.
Hürriyet İK: Nasıl oldu, nerede tanıştınız, birlikte mi çalıştınız, ne yaptınız? Bu kişiyle ilgili anlatabileceğiniz bir anekdot var mı?
Jim Leckman ile tanışmamız, hastane bahçesinde aynı seyyar yemek satıcısı önünde kuyruğa girmemiz, ve ikimizin de kuyrukta beklerken elimizde aynı bilimsel makaleyi okuduğumuzu keşfetmemizle olmuştu. Aslında onun çok tanınmış ve önde gelen bir beyin araştırmacısı ve psikiyatr olduğunu zaten biliyordum. Ama birbirimizi yakından tanıma isteği doğuran o konuşmanın sonrasında, öğle yemeklerinde her fırsatta bir araya gelmeye başladık , ilgimizi çeken konulardan bahsettik. Ne mi ilgimizi çekiyordu? Her şey. O New Mexico'daki çocukluğundan, Vietnam savaşı protestoculuğu günlerinden, ben İzmir'den, İstanbul'dan, o psikanalizden, ben beyinin sağ tarafı ile sol tarafı arasındaki farkların kökeninden, aklınıza ne gelirse...Jim Leckman ile bu yakından tanışmanın bir kaç hafta sonrasında, psikiyatri bölümündeki çalışmalarımı bir an evvel tamamlayıp, çocuk/ergen psikiyatrisi bölümüne transfer olmam için bir teklif mektubuyla geldi. Amerikalı olmayanlara pek açık olmayan, gelişim bilimleri ve psikiyatri alanında efsanevi bir yer saydığımız Yale Child Study Center'a, böylece adım attım. Jim Leckman ve bir çok başka lider kişiden, ailelerle, çocuklarla çalışmayı öğrendim, beyin ve gelişim araştırmacılığı becerilerini kazandım.
Hürriyet İK: Bu kişiyi farklı kılan neydi?
Jim klasik bir hocadan çok, karşısındakini merak eden, öğrenerek öğreten bir insandır. 15 yıl sonra onca mesafeye rağmen, yılda bir kaç kez bir araya geldiğim, hayatımdan geçip gitmemiş bir insan olarak kalmasını, "adam yetiştirme"yi kendisinin de geliştiği, öğrendiği bir süreç olarak görmesine bağlıyorum.


