Saturday, June 28, 2008

soruya cevap için adres lazim

otizm için önerilen bir ilaç hakkında soru soran sn derya hnm; bu notu okursanız, info@yankiyazgan.com adresine size cevap gönderebileceğim bir eposta adres lütfen bildirir misiniz?
bu tip sorular için info@yankiyazgan.com adresine yazmak en uygunu.

Thursday, June 26, 2008

okur notlarını okumak zor ama zevkli

sevgili blog okurları, yorumlarınızı daha görünür kılmayı ben ve konuyla ilgilenen çalışma arkadaşlarım çözemediler. elektroni,k ortam konusunda bir beceriksizlik halimiz olduğu dikkatinizi çekiyordu. websitemin arşivi bir acayip, psikiyatri yazıları bölümünde alakasız çizgiler var. bunu eleştirenler, benim gibi "iddialı" bir adama yakışmadığını söyleyen okurlar az değil. paraya mı kıyamıyorum acaba diye düşündüm bir ara, mesele o da değil. istediğim düzenin ne olduğunu bilemedim aslında...
okur notlarını tılamaktan vazgeçmeyin ltfn:)

başarı meselesi

Son on gün içinde bilim ve tıp dünyası dışındaki bir dinleyici kitlesine çok değişik ortamlarda seslenme şansım oldu. En son YapıKredi’nin Başarı zirvesinde davetli konuşmacılardan birisiydim. Galiba, sıkıcı bir konuşmacıyım diye düşündüm. Sıkıcı demesek de, yeterince eğlendirici olmayan demek uygun düşebilir. Bilimsel bilgiye sadık kalma gayretim, saçma bulduğum pop psikolojisi mottolarını (örnek: sevelim sevilelim; isteyen başarabilir, pozitif düşün beyninin % 100’ünü kullan) kullanmaktan uzak durmam, hatta kendimi tutamayıp bu tür düşünce ekollerine saldırmam.. hepsi, “cynical” diye özetlenebilecek bir üslup doğuruyor. İşin kötüsü, bu geçici bir durum da değil, ben böyleyim. Karikatürlerime bakan bunu teşhis edebilir. Fakat işin bir de iyisi var, işin kötüsü olduğu gibi... Bir çok insan da zaten bu cynicism’i sevdiği için okuyor ve dinliyor. Herkesin seveceği bir üslubu tutturabilme sevdasının oradan buradan zihnime musallat olduğu anlarda, halimden yaptıklarımdan memnuniyetsiz olmaktan vazgeçmeliyim. Sahici okur ve dinleyicilere haksızlık oluyor.

bu konuda günlük gazete için yazdığım yazının linkini de ekleyeyim: http://www.yankiyazgan.com/admin/anmviewer.asp?a=446&z=22

Tuesday, June 17, 2008

okullar okullar

Okul konferanslarında, gittiğim okulun öğretmen ve yöneticileri, çocukların anne ve babaları, tek tük meraklı ya da yolunu şaşırıp gelmiş çocuk.... her zaman şaşmaz ve mükemmel bir harman oluşturur. Teorik konuşmalarımız hızla pratik zeminini bulur; içtenlikle söylenen görüşler, arada kendi istediği biçimde istediği fikri ifade etmediğim için bana kızgın birkaç yorum ile renklenerek devam eder.

İzmir’de Ekin Koleji ve Amerikan Kız Lisesi’nin ev sahipliğinde, Fethiye’de İstanbul’dan Fethiye’ye göçen Zeynep Kocasinan’ın Neşe hnm liderliğindeki (soyadını hatırlayamadığım için mahcubum) rehberlik araştırma merkezi ile işbirliği yapmasıyla son birbuçuk ayda 3 ayrı okul ruh sağlığı konuşması yaptım.

Bir de, BÜMED’deki “çocuğumuzu hangi okula verelim” teması ile (sorusu ile değil, çünkü bu soruya bir cevap olmadığı gibi, var ise de verecek adam ben değilim) olan konuşma vardı.

konuşmaların webe yüklenebilir olanlarını websitemin konHepsinde de, tam isabet sorulara kulak verip, çocuklarımıza ilişkin kaygılarımız ve bu kaygıyı körükleyen sistem sorunlarını irdeledik. İzmir Amerikan’daki konuşmanın özelliği de okulun 1970lerin ortasına kadar benim bisiklet sürme ve oyun alanımın bir parçası olması, okula ilişkin sayısız hatıranın konuşma anında aklımı kurcalayıp durmasıydı. Evimizden yürüyerek 3, koşarak1 dakika mesafedeki izmir amerikan kampüsü, izmir’in zamana dayanan köşe taşlarından birisinin sağ ve salim olduğunu gösterdi bana. İçim rahatladı. Kalıcı, değişmeyen kurumlara da ihtiyaç var. Yenilerden Ekin koleji ise, tutarlı bir çizgi oluşturma yolunda gözüküyor. Kurucular ve yöneticileri niyetlerini sürdürmek için gereken fikri zemin sağlamlığına sahipler.
ama her zaman bir kural var; okulların ideal olanı, aklımıza ve gönlümüzde olanı yapması mümkün değil. Barbiana kitabını hatırlayanlar, 1970lerin deneysel sosyalist italyan okullarının bile çöküveren ütopyalar olduğunu akla getirirlerse, okullara daha insaflı olacaklar. eğitimin özü ile ilgili olmayan ayrıntılarda boğulmak yerine böylece okulların düzeltebileceği bir çok hata ve giderebileceği bir çok eksik ile uğraşmak mümkün olur.

Konuşmacılık notları

Kayseri havaalanında bir konferanstan dönüş yolunda oturdum kendi kendime, günü kendim için özetliyorum. Kahve satılan bölümdeyim. İzmir uçağı yolcularından bir Ayşegül hanım, iki elinde dünyagüzeli ikiz kızları ile “rahatsız edebilir miyim?” diye yaklaştı. Çocuklarını büyütürken, kitaplarımı okuduğundan söz ederek, gönlümü okşadı. Başka bir “rahatsızlık” vermeden uzaklaştığında, sabah beri düşündüğüm ama söze dökülebilir düşünce haline gelememiş bir “şey” kafamda netleşiverdi. Yazdıklarımı beğenerek (ya da bazen beğenmeyerek) okuyanlar, konuşmalarımda dinleyici olanlar ile ne çok ortak yanım var? Zaman içinde mi benzeşiyoruz, yoksa benzeştiğimiz için mi yazdıklarım, söylediklerim onları buluyor? Gündelik hayata, başka insanlara yaklaşımlarına bakınca, başkasını rahatsız etmekten çekinen, sırasını bekleyen, haksızlık etmek istemeyen... bu bence olumlu, bir çoğunca zamana aykırı özellikleri kendime yakıştırarak kibirlendiğime hükmetmeyin lütfen; sadece değer verdiğim, kendimde olmasını istediğim özellikler olarak sıralayıp tanımlıyorum. Bu yazı için önemli olan kısım, benzeştiğim insanlar olduğunu hissetmenin verdiği mutluluk. Yalnız olmadığım duygusunu sevdiğime kanaat getiriyorum. Aynı hissi, birkaç saat önceki konuşmadan sonra elinde yanında getirdiği kitabımı bana imzalatmak isteyen bir başka dinleyici ile konuştuğumda da hissetmiştim. Yazıp çizmenin ödülü, hayatta yüzü aynı yöne dönük insanlarla omuz omuza olmak mı yoksa?
Bu bazen de, bir ödül olmaktan çıkabilir. beklentilere uymaya çalışmak, sevenlerin yüzünü kara çıkartmamak gibi “performans baskısı” unsurları, cesur olmaya, doğru bildiğini yapmaktan ziyade onaylanacak, sevilecek biçimde davranmaya (daha önemlisi o biçimde yazıp çizmeye) yol açabilir. Bu bir tür tutarlılık gibi gözükse de, aynı zamanda ciddi bir muhafazakârlaşmayı da getirebilir. Bildiğimi okuyarak ve yazarak kurulan bu sıcak temasın ne yöne gideceğini kontrol etmek de benim işim aslında; tutucu ve kendini sevdirici eğilime kapılıp gitmemek de... Duygudaş ve fikirdaş hissettiğim insanların da farklı bir beklentisi olmayacaktır diye umarım. Bugünkü diğer blog-notum da aynı konuda...
Neyse, şimdi güvenlik noktasına yürümeli, ondan önce “genel bilgi toplama” masasındaki polis noktasında kayıt olmalıyım. Neredeyim, ne yaptım, hangi uçağa bindim ? Meraklı bir devlet. Tabii ki, bizi korumak ve kollamak için.

Tuesday, June 10, 2008

durum özeti

konferans trafiği, bilimsel toplantılar vs. vs. aslında blogokurları boş durmayıp, yazmaya devam ettiğimi website'mden, BirGün'den, Akşam'dan izliyor olmalısınız. tv program kayıtlarını, konferans notlarını ya da ppt sunumlarını website'mden izleyebilirsiniz.
bazı pazar günleri akşam'ın ilavesinde serdar turgut ile sohbetlerin bantkayıtlarını okuyabilirsiniz. "entelektüel geyik" olrk tanımlanabilecek içerikteki bu sohbetleri düzenli yapamasak da, ne kadar ciddiye alacağınızı ayarlayabilirseniz, hoşunuza gidebilir.

Saturday, May 10, 2008

izmir'de 26 saat

izmir'de konferans vermek. 2 ayrı toplantı için İzmir’deydim. izmir'de olmak, hep çocuksu yanlarımı uyardığı için hem biraz gevşerim, hem de kendimi bu tür konuşmalarda müsamerelere katılan çocuk gibi hoş bir heyecan içerisinde hissederim. her ne kadar çocuk olarak müsamerelere pek uygun görülmediysem de, böyle bir heyecanın varlığını biliyorum bir biçimde... müsamerelere neden mi uygun görülmedim? ezberim zayıf, rol yapamam. yeteneğim yok, çalgı çalamam, dans edemem. öğremen ne yapsın?
birisi, izmir Ekin Koleji’nin aileler için düzenlediği toplantıydı. okul hayatına ilişkin tatlı sevimli bir grupla söyleşi gibi, ama yine ben çok konuşandım.
önce aileler ve öğretmenler. evsahipleri kitaplarıma ciddi biçimde göz gezdirmişler, bir çok ayrıntıyı yakalamışlardı. özellikle, izmir'de "bey" olarak anılmayı nasıl yadırgadığımı "yankı" olmaktan "yankı bey" olmaya, çocukluktan genç ve orta yaşlı olmaya geçişe değindiğim yazıya atıflar oldu. hoşuma gitti.
dinleyiciler arasında herhalde bir 40 yıl önce aynı mandolin hocasından ders aldığımız iki kişi daha vardı. çoktan rahmetli olmuş izmir'in namlı müzik öğretmenlerinden fikri bey'den nasıl korktuğumu, mandolin kursundan nasıl kaçtığımı konuşmam sırasında hatırladım.
sonra mühendisler, istatistikçiler, iekonomistler, işletmeciler. kinci konuşma ise, İzmir Makine Mühendisleri Odası’nın “yalın/6 sigma” adıyla iş ve sanayi dünyasına yönelik düzenlediği toplantıydı. ne işin var makine mühendisleri odasında, demeyin. toplantıyı düzenleyen emre (göktepe) amcamın torunu ve kuşakdaş akrabalarımdan, bir bayram yemeğinde izmir'de bahsedince, heveslenmiştim. her konuya maydanoz yanımı dürteleyen bir konu olduğu için, üretim, verimlilik, yeni uygulamalar, insanların yeni uygulamaları benimsemesi veya direnmesi...
sonuçta değişime direnç hakkında derlediğim bilgileri içeren bir konuşma oldu. bant çözümünü ve konuşma kaydını becerebilirsem, siteye podcast olarak koyarım. merak edenlere...

sorular. Konuşmalarımın benim için en tatlı anlarından birisi, sorular ve yorumlar bölümüdür. “kötüler neden daha iyi örgütlü?” "gençlere neden yol açılmıyor?" gibi bir çok soru ile zihnim aydınlandı. cevap neler yazdım, zaman içinde yazarım buraya veya şuraya...
ipucu başlıklar:
kötüler kötü olduklarının farkında mı?
gençlik bir ruh halidir. öyleyse...?
yiyip içme.
izmir'de yiyip içmeye çok zaman kalmadı. gecenin bir vakti bir şeyler içtiğimiz tepekule adlı kongre merkezinin tepesindeki lokantayı da izmirden bal '77 eski arkadaşım osman tufan'ın işlettiğini giderayak öğrenmek hoş oldu. rakı çeşitlerini az bulduğumu söyleyip çocuğu biraz şaşırtarak iltifata başladım.
nedense, bir eski arkadaşınızın yaptığı güzel bir işle karşılaştığında refleks olarak bir beğenmezlik refleksi ile çamur atma sadece bana özgü bir çocukluk alışkanlığı mı diye düşündüm. çok güzel yenilip içilen zevk sahibi bir yerdi, onu söylesem yeterdi:))

Thursday, May 08, 2008

blog okurlarına

bloguma katkı yapan okurlarıma teşekkür ediyorum.
katkıların daha kolay okunur hale gelmesi için bir yöntem önereceğini söyleyen okurumun yardımını beklemekteyim:)
tarafsız (olmaya çalışan) üslubun anlaşılır ve net olmamı engellediği saptamasına yürekten katılıyorum. daha net olmak için belki benim kafamın da daha net olması gerek...
ama çizgi ağırlıklı, çok basit gözüken bir kitap yapma idealine doğru ilerlemeye karar verdim.
cevaplarımı merak ettiğini yazan okurlarımın biraz zaman vermesini rica ederim.
bloga neredeyse iki hf dır yazamamamı düşünürseniz, durumun sıkışıklığını anlayacağınızdan eminim.

Wednesday, May 07, 2008

finans kafenin soruları

bir önceki "post"da, sağlık programı veya tedavi edici doktor kimliğinin tv ile pek uyuşmadığını söylemiştim. en azından kendim için.. peki, sen ne arıyorsun oarada diyorsanız...
kitabımın "tanıtımı" için ya da en olumlu anlamıyla "entelektüel geyik" diyebileceğimiz baymadan konferans ya da nasihat vermeden fikir alışverişi içeren programlara katılım, benim için, hem topluma bilgilerimi aktarabilme fırsatı açısından eğitsel bir değer taşıyor; hem de kişisel olarak da zevkli olabiliyor.
az önce cnbc-e'de Gülay Afşar'a (Finans Kafe) konuk oldum; "tam istediğim gibi"...
bir programdan, bir "interview"dan cevap arayan yeni sorularla ayrılabilmek, mutlu ediyor. garip gelebilir. ama cevaptan ziyade soru meraklısı birisiyim.
Ankara Fen Lisesi'ndeki geometri hocamızın dediği gibi, "şeytan azapta gerek"...
dikkatli okuyan, anlayan, muhakeme edebilen insanların medyada varlıklarını sürdürebilmelerine seviniyorum.

doktor medyada ne yapmaz

konuk olduğum televizyon programlarından birisinden çıkmaktayım. yayın kurumu görevlilerinden birisi, "sizin telefonunuzu isteyen dinleyicilerimiz var"; ben biraz refleks ile, "neden ki?"; görevli, " muayene randevusu için herhalde"; ben:"o zaman epostamı verebilirsiniz,", görevli, "ama nasıl randevu alacaklar?"; ben: "bu bir tanıtım programı değil, iş telefonumu vermek hem uygun değil, hem de istemiyorum". kızcağız, biraz şaşkın, ne kadar gıcık birisi olduğumu düşünüyor. "televizyondan bakıp, doktora gidilmez ki" diye devam ettim.
televizyon kanallarında, en saygın olanlarında bile, sağlık programlarının "ücretli katılım"la olduğu söylentileri ayyuka çıkınca, kızcağızın benim bu muhafazakarlığımı anlamasını beklemek beyhude belki de... bu sebeple doğrudan bir sağlık programına, "tedavi edici" kimlikle çıkmaktan kaçınıyorum. televizyona doktor kimliğiyle katılımı sağlık açısından bir eğitim amacı var ise, kabul edilebilir buluyorum.

Friday, April 18, 2008

magazin

NTVde perşembe gecesi yayımlanan haydi gel bizimle ol programına ilişkin bir "magazin" yazısını akşam'da (21 nisan) yayımlamış olacağım. yzıya sığdıramadığım ya da uyduramadığım parça parça detaylara değineyim.
öncesinde duyduğum nedensiz tedirginliğin, programda ve sonrasında hoş bir rahatlığa dönüştüğü bir etkileşim oldu.
bir sürü konuya, çok akıllıca sorularla yanaştılar. sıkı hazırlık yapmış, işini ciddiye alan insanlar... pınar kür'ün yarın yarın adlı romanı lise yıllarımın kült romanı olmuş, beni, ergenlikte duyulan kuvvetli aşk özleminin cazibesi ile devrimci genç tipolojisine daha da bağlamıştı. romanın kadın kahramanının adını (Seyda) unutmamış olmam, bundan mı?
elvan kelimesinin rengarenk anlamına geldiğini elinde her renkten balonla sevgilisinin karşısına çıkan genç adamdan öğrenmiştim. onu da unutmadım.
öğrenmenin yüksek motivasyonla ilgisine kanıt arayan bunu kullanabilir.
müjde ar'ın aşk-ı memnudaki rolü, bihter'e köle/uşak beşir'i (ki o nihal'i seviyordu) yakıştırmamın sebebini de anlayamadım gitti. belki, bihter'e daha az zarar verir, bihter'den de istediği sevgiyi alırdı. bütün bu düşüncelerin hangi duygulara karşılık geldiğini bugün bile yeterince anlayamıyorum. psikoterapiye dönmek gerek belki de...:)
programdaki kadınlardan ikisini yarattıkları ya da canlandırdıkları kahramanlarla anlattığımı farkettim şimdi. yayın sırasında ise, hiç kurgusal bir yanları yoktu. sahici sahici sorular sordular, çalışkan yorumlar yaptılar.
pınar kür'ün bir önceki kitabımı bile alıp titizce okumuş olmasından, kendime "gurur yaptım". arada hiç esirgemeden söylediği övücü sözlerden kendimi bir tür yazar gibi hissettim.
müjde ar ise, tek kelime ile kıvrak sorular sordu; şaşırdım desem yalan olur.
çiğdem anad'ı, gazetedeki yazıda da belirttiğim gibi, haber programlarındaki cesur duruşuyla ilişkilendiriyor zihnim hep. cesaretin korkmamaktan çok farklı birşey olduğunu düşündüren, dik durabilen bir yanı var. bunu kendisine de söylemek lazım.
aysun kayacı'yı öncesinden bildikliğim az ("oy" tartışması hk düşündüklerii gazetede yazdım). mahzun, kırılgan bir hali vardı.
akşam bitti. içimde kuvvetli bir saygı duygusu ile ayrıldım. bir sürü bir sürü mesaj geldi. yıllardır medyatik deyince insanlar kızıyor, savunmaya geçiyorum, "hayır öyle değilim" diye. bu sefer nedense hiç kızmadım:))

ithaf kime?


kalbinle düşün, aklınla hisset'in ithaf sayfasındaki karikatür (başka bir yazı yok zaten)....
ben kimim diyenlere...
bunu ilk ne zaman söyledim diye düşündüm. galiba, 1970 yazında erdek'te avşa motorunu beklerken mi? annebabama bakıp, bunlar da kim, ben bunların çocuğu muyum, bundan emin olabilir miyim ki? diye sorduğumda...
sonra, 11 yaşına kadar bunu düşünmemiş olduğuma pek inanamadım. anne baba ile ilişkinin niteliğine yönelik bir sorgulamadan ziyade bir sahici merak. varoluşsal arayış diye görünüyor bugün bana.
bir
psikolojik tahlil yapma meraklısı birisinin binbir malzeme çıkartacağı bu basit merak, ben kimim, ve de sen kimsin soruları hayatımın temel izleklerinden (bu kelimeyi benimsemeye çalışıyorum) birisi oldu.

Wednesday, April 09, 2008

kalbinle düşün aklınla hisset


yeni bir kitap... yazılardan, çizilerden oluşuyor. çizgilerle, eklemelerle webde ve gazetede yayımlanmış olanlardan çok farklılaştığını söyleyebilirim; iyi mi, kötü mü, o ayrı.
kitap benim de elime yeni geçti, bakıp eklemeler yaparım.

Sunday, March 30, 2008

yorumlara teşekkür

blogumdaki "posting"lere yorum yazan sevgili okurlara teşekkür ederim. yorumların daha görünür olmasını isterdim, ama bir türlü ayarlayamıyorum.
yorum deyince, kitaplarım hakkında tek tek bloglar oluşturmayı hep istiyorum, ama sürdürmesi pe kolay olmuyor. bir yandan muayenehaneci doktor, bir yandan iyi kötü bir üniversite hastanesi "hocası", bir yandan konuşmacı olmak gibi bir profesyonel hayata, blog, gazete yazısı, kitap yazma çizme eklenince...
yetişmek biraz zor oluyor. ama aldığım her geribildirim, nadiren hakaret, bazen ciddi eleştiri, hemen her durumda bir destek beni uyanık tutuyor (hem bilinç açısından, hem de kelimenin gerçek anlamıyla)...
teşekkürler tekrar.

Friday, March 28, 2008

kitaplar hakkında hep anlattığım bir sey


"Uzun cümleler:

Olayı anlattığımda eşim, “cümlelerin çok uzun, bazen takip etmek, anlamak çok zor oluyor, insan yoruluyor,” dedi. Olayı anlatayım. Geçenlerde kitapçıda oyalanıyorum; oyalanacak başka bir yer bulamadım mı, diye düşünebilirsiniz. Hayatımda en zevk aldığım faaliyet kitap karıştırmak ise, nerede oyalanayım? Dibinde durduğum kitap yığınının ardından “dr yankı ve şule yazgan yazmış” diye bir ses yükseldi. Tarifinden anladığım kadarıyla yaz aylarında yayımlanmış olan “250 soruda: çocuğunuz sizden ne bekliyor?” kitabımızı yanındaki daha genç sesli birisine gösteren bir hanım. Bu hanıma gözükmemek için, sanki görür görmez tanıyacakmış da bir tür ayıp olacakmış gibi, büzüştüm. Genç sesli olan (ve kitabı alması tavsiye edilen) hanım, “Ayy, o ne öyle... Çok kalın. Öğretici, ciddi bir şeye benziyor. İstemem öyle şey” diye cevap verince içime bir rahatlık geldi. Hani övüldüğünüzde kendinizi gergin hissederseniz; ters bir şey söylenmesi tatsız bir rahatlık verir. Artık ne yapacağınızı biliyorsunuzdur. Öyle oldu. Kitabı kendisiyle beraber yazdığımızı eşime hatırlatmayı unuttum. Cümlelerimi kısaltmam iyi olacak yine de..."

bu gazete yazılarımdan birisinden alınma...

beni neden konusmaci olarak çağırırlar, kitaplarımı neden okurlar, diye düsünürken öylece yazdıydım, daha doğrusu olay oluvermisti. ne cosku yaratırım, ne de motive ederim; cynical bir bakıs açısı ile, bol bol bilgi... Kitapçıdaki genç kadının dediği gibi. fazla ciddi, sıkıcı...

bunu tercih edenlerle aynı kafada olmak hosuma gidiyor aslında...

Thursday, March 06, 2008

cüceloğlu kitabına çizgiler


doğan cüceloğlu, son kitabı korku toplumu için benden çizgiler isteyince acaip sevindim. kendi yazılarım dışında bir kitap için çok uzun zamandır hiç kimse (bir önceki 1987de sadık özben takmadlı yazıları için murat belge idi) benden bir çizgi talep etmediği için bu sevindirik olmamı mazur görün:))
kitap bugün kitapçılara geldi, hemen alıp baktım.
metni zaten çizgilemek içib okumuş olduğumdan, çizgilerim ile metin arasındaki ilişkiye odaklandım hemen... benseverlik bu demek ki.

kitaptaki çizgilerden birisini alıntılıyorum.
kitabın kendisi ise "alıntılanmaz okunur" cinsten :)

buradayim


zaman yine uçtu. ama boşa geçirmedim.

yeni bir kitap toparladım; yazdım demek, gerçekten yazarlara ayıp olur. ama yazıları toplamkatan ibaret bir kitap demek de bana ayıp olur. mevcut yazılardan tekrar bir montaj yapıp, uygun çizgilerle birleştirmek desem...

kiatbin bir çizgisini ekliyorum.

Sunday, January 20, 2008

binbir cv

konuşmalarda istenen cvlere örnek, hem siz okurlara da bilgi olsun diye, ekliyorum. burada da ingilizce ve Türkçe kopyalar çok farklı gözükebilir, yalan malan söylemiyorum. sadece farklı üslupla hitap etmek gerekir diye düşündüğümden. bu business konuşmaları için, akademik detaylar başka cvlerde... bin cv'li adam gibi bir durum.
xxxxxx


biosketch
Yanki Yazgan, M.D. (1959), received his child and adolescent psychiatry training at the Yale Child Study Center of Yale School of Medicine in New Haven, Connecticut where he also completed a research training track in early onset neuropsychiatric disorders. Dr Yazgan teaches and conducts research at the Marmara University School of Medicine (where he is a full professor) and at the Yale Child Study Center (where he has a clinical appointment).
Dr Yazgan’s clinical interest is in the area of early-onset neuropsychiatric disorders such as ADHD, autism, bipolar disorder, Tourette’s syndrome and obsessive-compulsive disorder. Dr Yazgan’s scientific publications have focused on the application of psychopharmacological, molecular genetics, neuroimaging and neuropsychological methods for better understanding of early-onset neuropsychiatric disorders.
In addition to his medical career as a researcher, academician and private practicing physician, Dr Yazgan speaks to and writes for a professionally and agewise diverse audiences on everyday applications of current neuroscience findings and his clinical experience as a psychiatrist, for purposes of public understanding of science.

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx




Özgeçmiş.
Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde Profesör, Yale Child Study Center’da öğretim görevlisi olarak akademik çalışmalarını sürdürmekte, çocuk/genç ve erişkin psikiyatrisi alanında serbest uzman hekim olarak çalışmaktadır.
Eğitim. İzmir'de büyüyüp, Bornova Maarif Koleji ve Ankara Fen Lisesi'nden (1977) sonra tıp eğitimini Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde tamamladı (1983). Oğuzeli (Gaziantep), Kuzey Kıbrıs ve Biga (Çanakkale) ilçelerinde hükümet tabibi olarak mecburi hizmet ve askerlik yaptı.(1983-6) Genel psikiyatri uzmanlık eğitimini Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde (1986-91) yaptıktan sonra Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde çocuk ve ergen psikiyatrisi uzmanlık eğitimini aldı (1992-5). Yale Üniversitesi’ndeki ileri klinik araştırmacılık eğitimini de aynı dönemde tamamlamış olan Yazgan’ın tıp ve psikiyatri alanında çok sayıda uluslararası bilimsel makalesinin yanı sıra ödül ve proje desteği vardır. Ülkemizdeki ve ABD/Avrupa’daki tıp ve psikiyatri meslek örgütlerinin bilim ve eğitim kurullarında yer almaktadır.
Popüler yazılar. 1987'den başlayarak Cumhuriyet Bilim Teknik, Yeni Binyıl, Yeni Gündem, Akşam’ın aralarında olduğu çok sayıda gazete ve dergide, ekonomik hayata psikoloji ve beyin bilimleri açısından bakış, gündelik ilişkilerdeki davranışlarımızın farketmediğimiz doğal kuralları ve beynimizin işleyişi hakkında konuşmuş, yazmış ve çizmiştir. Kalp Çarpar Beyin Böler bu alandaki en son kitabıdır.
Iş hayatı için. TKYD ve benzer amaçlı kurumlar ile işbirliği içinde verdiği seminerlerde, kurumlarda karar mekanizmalarının anlaşılmasını (“beyindeki CEO: belirsizlik durumlarında karar vermek”), iş hayatında şirket ve aile dinamiklerinin uyumlu yönetimini (“şirket olmak aile kalmak”) ve duygular, alışkanlıklar ve sezgilerin yönetime etkisini (“4 Z”) ele aldı.

konuşmalardan önce

konuşmalar öncesinde genellikle iki, pardon üç, istek olur. sunum özeti, sunum metni ve cv.
son zamanlarda fotoğraf da isteniyor, dinleme değil de seyretme ağır basıyor demek ki...
konuşmalar kesinleşmeden önce de konuşulan 3-5 ana konu var; başlık, zaman, saat ve konuşmanın düzenleyicisi bir ticari kuruluş ise, konuşmacılık ücreti. neden hep bir pazarlık gayreti olur, anlamak zor; örneğin geçenlerde bir turizm şirketi ücretiniz bize çok geldi, dedi, indirim yapabilir misiniz? işin garibi, aynı şirketin bir otelinde yıllar önce kaldığımda, o zamana göre yüksek sayılan bir ücret vermemize karşın, bize çok geldi, indirim yapar mısınız, demek aklıma gelmemişti. ticari kafa başka bir şey...
doktor ücreti konusunda benzer bir isteği, hatta şikayetlenmeyi anlamak mümkün (ki orada eger mesele ciddi bir hastalık ya da benim özellikle anladığım düşünülen bir konu ise, bir sürü seçenek üretebilirim zaten ve doğrusu); ama bir şirketin sadece her şeyi daha da ucuza mal etme, "cost cutting" stratejisine beni malzeme etmesini kabullenemem ( o zaman otururum oturduğum yerde:))

strateji hakkında konuşmak: yok olmamak için

iş dünyası diye tanımlanan dünyanın genellikle büyük şirketlerden ibaret sayılması (bkz. gazetelerin insan kaynakları ilaveleri) garip değil mi? business ve work kelimelerinin Türkçe'de aynı kelime ile karşılık bulması, birinden birini fazladan ya da sonradan kılıyor.

her neyse, business anlamındaki iş dünyasına, kognitif bilimler ya da beyin araştırmaları alanındaki bilgileri aktardığım ya da aileler ve bireyler ile psikiyatr olarak çalışmalarımdan çıkardığım sonuçları paylaştığım konuşmalardan birisini geçtiğimiz hafta yaptım. 12-13 dakikaya sığdırdığım konuşmanın kendisi hazırladığım özetten (her zaman adetim olduğu üzere) çok farklı olduysa da, yine de ilginizi çekebilir. konuşma metnini yükler yüklemez websitemin bülten abonelerine haber vereceğim.
özetin önce İngilizcesini yazmıştım; sonra da Türkçesini oluşturdum. bütün konuşmalarımda olduğu gibi, tasarlarken, yazarken defalarca biçim değiştirdi; sonunda İngilizce ve Türkçe özetler bile birbirinden çok farklı oluverdi. konuşmanın kendisini ise katılanlara sormak lazım.



Gelecekteki şimdi
stratejik düşünmenin ilkelerine beyinbilimleri açısından bakış



Atalarımızdan homo sapiens, sonunda biz olurken, uzaktan akrabamız neandertallerin soyu ne oldu da kurudu? Stratejik düşünemediler de ondan. Çünkü beyinleri elvermedi.
Insan. Insanı insan yapan özellik geleceğin farkında olmaktır. Geleceğin farkında olan insan biriktirir, tasarlar, yatırım yapar. Geleceğini hayal eder; hayalini gerçekleştirmek için harekete geçer ve başkalarını harekete geçirir. Bunu sağlayan, insan beyin yapısına özgü farklılıklardır.
Beyin. Genişlemiş bir frontal alan ve bağlantıları, beynimizin eşzamanlı işlem yapma kapasitesini arttırırken, geleceği tasarlamaya ve geçmişi hatırlamaya olanak sağlayan bir “yazboz tahtası” sağlar. Beynimizin işleyiş tarzı, çevremizden aldıklarımızı
Gelecek. Düşünüş tarzımız, hayata bakışımız stratejimizi belirler. Genellikle, şimdiki durum, bugün içinde olduğumuz nesnel durum ve ruh hâli, geleceğe ilişkin planlarımızı büyük ölçüde etkiler. Geleceği tasarlarken, genellikle, nasıl düşünürüz?
Şimdi Her şey hep böyle kalacak sanırız. İyi ve lehimize olan koşulların hep bugünkü gibi, böyle kalacağına, kötü günlerin er geç geçeceğine, hatta hiç gelmeyeceğine inancımız tamdır. Öyle inanmıyorsak, psikolojik durumumuzda bir bozulma (örn. Aşırı karamsarlık) olduğu düşünülebilir.
Risk. Kazanmaktansa kaybetmemeyi tercih ederiz. Kaybetme korkusu değerli olanı muhafaza etmeyi ön plana çeker.
Alışkanlıklar Herkes gibi olmak istemesek de, herkes gibi davranırız. Herkes deyince, sadece şimdi çevremizde olan herkesi anlamayalım.
Düşünce alışkanlıklarımızın önemli bir bölümü, bizden çok eskidir. Kuşaklar boyunca aktarılagelmiş ve yerleşiktir. Çünkü öbür türlüsü zordur.
İçimizden geleni yapmak isteriz. Oysa, içimizden gelen stratejik değildir. İçimizden geleni yapmamak da çok zordur.
Şirket yönetimi. Kurumun yönetimindekilerin karar verme sürecinde, beyin ve karar mekanizmaları bilgisinin yararı ne olabilir? Bir kurumun frontal beyni (CEO/YK), belleği (kurumsal alışkanlıklar), yaşı-başı, huyu suyu (riske yaklaşımı) ve içinde yer aldığı iş alanı (modern/klasik/marjinal/”mainstream”) strateji belirleme aşamasında belirleyici olabilir.




Knowing the Now of the Future
a short summary of the cognitive neuroscience perspectives in strategic thinking, risk estimation and decision making in ambiguous conditions


Definitions and Highlights
Strategical thinking: Thinking of future in terms of steps to be taken and goals to be reached and results to be obtained.
Mankind’s species-specific ability to think of and about future
Risk: the cognitive and emotional valence attributed to the future in terms of danger and opportunity
Future is ambiguous
Estimation of risk: dependent upon the current emotional state.
When future comes, the then current state is past. Current now may be quite different from the future now, therefore, strategies may well be confounded by the powerful impact of the current context.
Habits are the carriers of now to future.
Habits: patterns of thought and behavior that persist across contexts.
Ambiguity triggers habits.
How to reassemble the impact of current moment on future thus we can adhere with the original plan: time, goals, and results.
Habits and decision making for now and future in executive groups such as corporate boards
Executive control of habits and prepotent responses via focusing: a brain-based habit to acquire

Friday, January 11, 2008

merak eden yazsın 25 yıl öncesinin çizgisini


bu resmin yazısını merak eden bir okur olana kadar bekleyecegim. blogun ne süratte okunduğunu anlamak için... (aradan bir gün geçer cuma günü alttaki paragrafla devam ederim) bu bloga 24 saat sonra eklenen not: sevgili okurlar ahmet z ve pınar; ikinize de teşekkür ederim; okunan bir yazı yazmak internet evreninde her kul'a nasip olmuyor:)
peki bu resim neyin nesi? resimde gözüken bendeniz, 1982 yılında yayımlanan çizgili kitap adlı karikatür kitabındaki bölümümün girişindeki tanıtım ne'si, karikatürü denebilir. çizen, levent efe, son 20 yıldır avustralya'da medical illustration ile hayata devam eden çok eskilerden kalma sevgili arkadaşım; kitabı okuldaki cerrahi stajı sırasında nöbetlerde veya sıkıldığım derslerde çiziktirdiğim karikatürlerden derlemiştim. aynı seneler, 12 eylül sonrası ağır baskı dönemiydi. politika ile uğraşmak tehlikeliden öte, tehlikenin ta kendisi olduğundan, ben ve bana benzeyen liberal-solcu yanı daha önplana geçenler, sanat, felsefe, psikoloji gibi "soft" alanlara kaymıştık. kitaba katkıda bulunanlar arasında bugün norveçte grafik sanatçısı olarak hayata devam eden firuz kutal, sinemacı reha erdem, eski reklamcı her daim ressam emre senan, milliyet çizeri haslet soyöz vardı. kitaptan elimde parçalanmış tek kopya var; benim çizgilerim de karikatürcü olarak 25 yılda bir dirhem ilerleme kaydetmediğimi gösteriyor:))
her neyse, bu çizgideki adam 25 yıl önceki bendeniz.

Bir TV macerası vesilesiyle

programdaki görüşüm
Geçenlerde bir TV programına “yorumcu” olarak çağrıldım; konu mutad: şiddet. Klişe laflar etmek ve dinlemek korkusuyla gittikten sonra, yan konulardan birisinin aydınların topluma örnek olma sorumluluğu olduğu anlaşıldı. Dindar gözükmenin, dini vecibeleri yerine getirmenin aydın çevrelerde ayıp sayıldığından, yadırgandığından gazetelere verdiği demeçle yakınan bir profesörün “böyle konuşmaması gereği” üzerine TV programında tartışma başladı. Açıkçası, bu fikirlerin doğru olabilecek ancak ülkeye hiç genellenemeyecek gözlemlerden ibaret olduğunu düşünmekteydim. Diğer yandan, profesörün ya da herhangi bir entellektüelin topluma örneklik gibi bir görevi olduğuna hiç inanmadığım için, bunu vurgulamayı tercih ettim. Devlet ya da hükümet yönetiminde olanların, seçimle ya da atama ile belli görevleri üstlenenlerin örnek olma görevini unutup, özgün fikir geliştirme, ortaya yeni bakış açılarını bazen provokatif biçimde atma sorumluluğu olan entellektüellerin üstüne gitmeyi anlamsız buluyorum. Entellektüelin eninde sonunda yalnız başına bir insan olması bir yana, her zaman eleştirilme ve farklı fikirlerle dengelenmesi mümkün... oysa, iktidarda olanların ortaya koydukları örnekleri düzeltmek, eleştirmek, karşı bir ses duyurmak pek söz konusu bile değil.
asıl hikaye
her neysei bu görüşleri söylemeye çalıştığım programdan sonra, "orada ne işin var" diyerek biraz da katıldığım programı küçümseyen mesajları okuyunca, bir daha düşündüm: çoğunluğun seyrettiği programlara katılma konusunda hep tereddüt yaşıyorum; programın tartışma düzeyi genellikle pek parlak olmuyor, söylemek istediğimi, oradaki "sosyal sorumluluk" görevimi yerine tam getiremediğim duygusuyla hep bir eksiklik hissiyle çıkıp eve dönüyorum. çağıran programcılar da, pek fazla konuşmadığım (doğrusu, söze atlayıp başkasının ağzına lafı tıkamadığım ya da espri pek yapamadığım, yaparsam da "cynical" bir şekilde yaparak anlaşılmaz ya da rahatsız edici biçimde espri yaptığım için zaten bir daha tövbe ediyorlar. okurlar hatırlayabilirler, bir keresinde de okan bayülgen programında iki üç yıl kadar önce benzer bir durum olmuştu.
bayülgen iki kıdemli meslekdaşımın kendi aralarında konuşmasının, didişmesinin cazibesine kapılınca, arada bana "abi sen de atılsan lafa" diye telkinlerini de pek dinlemedğim için susup oturmak zorunda kalmıştım. bunu "cool" olmak filan olarak görüp çok öven ya da çok yerenler olduysa da, mesele basitti: konuşma olanağı yoktu.
bu programlarda, söylenecekler sanki dünyanın en önemli şeyiymiş ve o dakika da son fırsatmış gibi davranılıyor ya, işte o an, benim bir şey söyleme iştahım kayboluyor; çünkü öyle hissetmiyorum. konuşmanın yönetimi de bir rol oynuyor elbette.
o sebeple, birebir ya da bire iki konuşmalarda, kendimi daha rahatça ifade etme şansı buluyorum. geçen yıl içinde bu konuda talihliydim, cnbce, ntv, cnnturk gibi kanallarda gündüz, ekonomi ya da iş programları bu açıdan bana göre en iyisi oluyor.
kitlesel programlar. peki kitlesel programlar ne olacak? oralarda çokça gözüken ve dudak bükülen meslekdaşlarımız ya da psikiyatri/psikoloji mesleği jargonunu kullanan başka meslekten insanlara kızmak yerine, kendini mesleğin ciddi ve makul temsilcisi görenlerin toplumu doğrudan aydınlatmaya uğraşmaları daha doğru olmaz mı? eleştirmek, hatta aşağılamak yerine...
tv programlarında sunucuların uzman konuğu istemediği yönde zorlaması bazen mümkün. çok eski yıllarda "kadın kuşağı"nda birkaç programda, "değil mi sayın yazgan?" üslubu ile kendi dediğini onaylatma eğlimi taşıyan bir kaç sunucu dışında ben pek rastlamadım, üstelik değil, deme hakkınız da var, canlı yayındasınız.
bir de meslek konusu var; daha doğrusu "titr"... titreme durumunu ya da tirit yemeğini çağrıştıran bu soruya ne diyeceğiniz çok önemli, hele programdan sonra arayan seyircilere ulaşılabilecek telefonlarını vermek isteyen doktorlar için. titr'ime pek titizlenmediğim için taşımadığım ünvanlar, yapmadığım meslekler adımın altında yer alır.
açıkçası, kimsenin de hatırında kalmaz, doğru mu yanlış mı, şöyle mi böyle mi sorusunu pek sormaz insanlar. gelir geçer...

Friday, October 12, 2007

kitabı kimlere adamıştık?


250 soruda kitabının şule ve benim için özel bir değeri var; kitabı, doktorluk mesleğini seçmemizde bize ilham kaynağı olmuş aile büyüklerimize adadık. hiç biri hayatta değil ne yazık ki, hepsini rahmetle anıyorum. Kİtapta mezuniyet tarihlerini de verdiğimiz aile büyüklerini kısaca tanıtayım.
Dr Ali Kemali bey (Köse), Şule'nin babası, Kalecik doğumlu, Tıp fakültesinin 1952 mezunu, Ankara'da uzun yıllar serbest çocuk hekimliği yapmış, vakitsiz bir ölümle bizleri kendisinden yoksun bırakmış bir kişi.
Dr Nafiz bey, benim dedem (babamın babası, sağdaki resimde gazete okuyan) Safranbolu 1884 doğumlu, Tıp fakültesinin 1907 mezunu (evet, bugünden yüzyıl önce), Selanik'ten başlayarak bir çok yerde, en uzun süre de Aydın'da serbest hekimlik yapmış bir tatlı adam. benimle zaman geçirecek kadar uzun yaşamış olmasını şans sayıyorum.
Dr Seyfettin bey, amcam, Karacabey doğumlu, Tıp fakültesinin 1939 mezunu, genel cerrahi uzmanı olarak en çok İzmir'de çalıştı. o Her şeyden anlayan doktorlardan, benim aşılarımıo bile yapan bir genel cerrah...
Kendisinden çok şey öğrenme fırsatım oldu; daha fazlasına hayat elvermedi. Amcamın bir özelliği müthiş bir görsel sanatçı olmasıydı, 1930larda kamerası olan nadir insanlardan...
Dr Yılmaz bey, (Bilgin), dayı olarak hitap ettiğim, annemin halaoğlu, Diş Hekimliği Fakültesinin 1955 mezunu, Türk Diş Hekimleri Birliğinin Kurucu Başkanı olarak tanınan, ankara'nın en tonton diş hekimiydi; ankara fen lisesi yıllarımda dizinin dibinde geçirdiğim zamanlarda kendisinden çok şey gördüğümü düşünürüm.

yeni bir kitap: 250 soruda


Dr Şule Yazgan (eşim ve çocuklarımın annesi) ile Açık Radyo'da 2000lerin başında birlikte yaptığımız Güzel Günler programı sırasında bir kitap fikri "doğdu", eşler iki çocuktan sonra çocuk değil beraber kitap yapsınlar, gibi bir fikir türetmeyin lütfen.
Fikir şöyle değildi:
beraber bir soru-cevap kitabı yazalım, herkes ezberlesin, biz de sınav yapalım filan... Tamam, ciddiyete dönüyorum:
Cevabını bildiğimiz soruların yanısıra annebabaların da cevap üretmesine yardımcı olacak cinsten bilgileri de içeren bir kitap yazalım, dedik. geçen yıl olimpos/çıralı'da başladık, bu yaz başı bitirdik. uzun sürmesinin nedeni, kitaba ayırabildiğimiz zamanın kısıtlılığı; yoksa, öyle bir yılda yazılacak cinsten bir şey beklemeyin. ama kesin olan şu, ikimizin de deneyimleriyle beslendi; o sebeple okuyanlardan aldığımız güzel geribildirimlerde "çok gerçekçi, aynen öyle, nerden bildiniz" gibi ifadeler bolca yer alıyor.
aşağıya kitabın önsözünü alıntılıyorum;


Bu kitapta, doğumdan 7 yaşına kadarki dönemde aşılan gelişim basamaklarına, sağlık sorunlarına, beslenme ve büyümenin en önemli yanlarına, yaşanabilecek olayların çocuk ve aile üzerindeki etkilerine ilişkin 250 soru ve cevap bulacaksınız.
Mektuplar ya da elektronik posta ile gelen sorulara cevap vermenin zor bir yanı vardır. Bir yandan, bir yardım çağrısını karşılıksız bırakmamak, okur ya da dinleyici ile bir fikir alışverişine girmek isteriz. Öte yandan, en istemediğimiz şey, sorunun sahibini yanıltmak, eksik ya da yüzeysel bilgiyle yanlış bir yönlendirme yapmak, bir zarar doğurmaktır.
Türkiye’nin dört bir köşesinde, plajda, hastanede, köyde, kasabanın konferans salonunda, yönetim kurulu odasında, uçakta, minibüste, şehir hatları vapurunda, kısacası aklınıza gelebilecek her yerde ve herkesten değişik sorularla karşılaştık.
Bütün soruların ortak bir yanı var: İnsanlarımız çocuklarını, kendini, sevdiklerini ve hayatını daha iyi anlamak ve tanımak, daha iyileştirmek istiyor. Bunun için, “bir bilen” olduğunu düşündüğü her kişinin görüşünü soruyor, kendi yaptıklarının, hissettiklerinin doğruluğunu, uygunluğunu anlamaya çalışıyor, araştırıyor.
Okurlardan, dinleyicilerden gelen soruları seviyoruz. Bazen, tam doğru ve gerekli cevabı veremediğimizi hissetsek bile, bizi o konuda daha çok düşünmeye yönelttiği için seviniyoruz. Yazdıklarımız birer değişmez buyruk, ya da uyulmadığında her şeyin altüst olacağı kanunlar değil. Özellikle ruh sağlığına ilişkin olan bazı soru/cevaplar, kültüre ve hayat felsefesine göre farklı değerlendirilebilir.
Her çocuğun hayat çizgisi. Çocuğunuz anne karnına düştüğü andan başlayarak, değişik aşamalardan geçerek ilerler. Her çocuk için farklı bir hayat çizgisi vardır. Her farklı hayat çizgisinde ortak olan ise, aşılması gereken dönüm noktalarıdır. Her dönüm noktası aşıldıkça çocuğu bir sonraki gelişim durağına taşır. Her gelişim basamağı, evrensel ve kaçınılmazdır; problem çıktığında zorlayıcı olabilir: Anne kucağından yere inebilmeyi (ve ortalığı dağıtabilmeyi) sağlayan yürüme, beden işlevlerini kontrol edebildiğimiz için gelişen tuvalet alışkanlığı (“anne çişim var!”) , anne sütünden katı besine geçiş (“yemiycem bu iğrenç köfteyi!”, okula gidiş (“kimse beni sevmiyor okulda”), ayrılık (“beni bırakma!”)...
Bir çocuğun hayatını etkileyen, hayatın cilvesi sayılabilecek kendi dışındaki olaylar da sayısızdır. Bazıları kaçınılan, ertelenen, ve uzak durulan, bazıları da, hayatın şu ya da bu şekilde getirdiği, herkesin yaşadığı cinsten olaylar: taşınma, boşanma, hastalık, anne-baba ölümü, toplumsal kargaşa, yoksulluk, savaş...
Her gelişim basamağı, her hayat olayı, çocuğunuzun (ve kendinizin) özelliklerini keşfedip, onu daha yakından tanımanız için bir fırsat, aşıldığında çocuğunuzu daha ileriye taşıyan bir basamaktır

Biz her şeyi bilen gurular değiliz. “Çocuğunuz ne kadar şanslı!” sözünü her duyduğumuzda bir durup düşünüyoruz. Birimiz (Yankı) çocuk psikiyatristi, diğerimiz (Şule) çocuk doktoru olduğundan, çocuklar hakkında kimsenin bilmediği şeyler bildiğimiz, kimsenin çözemeyeceği sorunları daha çıkmadan görebileceğimizi düşünüp varsayan bir çok kişi ile karşılaşıyoruz. “Çocuğunuz ne kadar şanslı,” sözüne inanabilmek isterdik. Çocuklarımızın ne düşündüğü apayrı bir konu. Ne var ki, bizde olduğu varsayılan olağanüstü becerilere sahip değiliz. Bildiklerimizi yok sayacak ya da sahte bir tevazu gösterecek değiliz; ama bildiklerimizi kendimize ve yakınlarımıza uygulama başarısı konusunda bir iddiamız hiç yok. Üstelik, kesinlikle bildiğimiz bir şey var ise, o da, bir çocuğun hayatındaki her dönüm noktasının, bize bildiklerimizi unutturan, elimizi ayağımızı birbirine karıştırtan bir yanı olduğu...
Kafamız karıştığında. Dostlarımız, çocuklarımızın dedeleri, büyükanneleri, komşumuz, öğretmenler, çocuk doktorları, çocuk psikiyatristleri, gelişim uzmanları, pedagoglar, psikologlar, anne-çocuk sağlığı doktorları ve hemşireleri... Ne kadar çok akıl alacak, yol gösterecek insan var. Sağduyumuz, içgüdülerimiz, deneyimlerimiz, mantığımız... Bu kitabı da kafanız karıştığında, ya da kafanızı biraz karıştırmak, değişik konularda yeni fikirler üretmek istediğinizde kullanabilmeniz, yanınızda görebilmeniz dileğiyle.
Hayatında çocukların yeri olan herkese...


Şule Yazgan
Yankı Yazgan
İstanbul, 2007 Haziran

küçük otelde mahalle baskısı

küçük otellere gitmenin tatlı ve tatsız yanları vardır. şimdiye kadar hep tatlı yanlarını hissetmiştim, belki aynı yerlere gittiğim için.
Değişiklik olsun ve belki bu mevsimde daha sıcak olur diye gittiğim, benim yer seçimim de yanlış olan, sekiz-on odalı güzel mi güzel binalı bir otelde kalırken, diğer odalardakiler kaynaşmış bütünleşmiş bir grup olarak otele vasıl olduklarında, mahalle baskısı denen durumu hissedebildim.
Yok, gayet iyiyim, baskı yapanlara baskı yaptıklarını bile hissettirmedim, hatta durumdan memnun olduğumu düşünmüş bile olabilirler.
Ama gözlemlerimi hemen kaydettim:
küçük otelin çarkları, otomatik olarak, birlikte, toptan hareket eden çoğunluğa göre dönmeye başladığı için (ben de zaman zaman o çoğunlukta olduğum durumları, çevredekilerin "biz"i nasıl algıladığını, bu azınlık günlerimde daha iyi hatırlıyorum, anlıyorum), küçük otel bir totaliter sisteme dönüşebilir. gece gürültüsü artar, yemek ve dinlenme alanının düzenlemesi çoğunluğun (tabii, bu öbeklenmeyi tercih eden bir çoğunluk ise, her zaman böyle olmuyor) pozisyonuna göre şekillenir.
üstelik bu değişiklikler, oteli yönetenlerin ya da çalışanların arzusu dışında, hayatın doğal akışı sonucu gerçekleşir. herkes iyi niyetlidir; aslında, oteldeki çoğunluğu oluşturan grubun da, azınlığın haklarını yerinden oynatmak gibi bir amacı yoktur. en azından bizim kaldığımız yerdeki çoğunluk mensupları, demokrat diye bilinen gazeteleri okuyan, tek tek baktığınızda derli toplu saygılı insanlardı. bir anket yapsaydık, hepsi de küçük otel totalitarzimine karşı çıkabilirlerdi.
otellerin şu sıkışık piyasada, ne kadar yer satabilirlerse, "o kadar kâr edeceğiz" diye düşünmelerini anlayabilirim. o bayram için iyi bir alışveriş olabilir. ama bir sonraki tatil dönemi içinden en azından beni listeden silebilir. fanatik bir küçük otel/pansiyon meraklısı olarak bu duruma üzülüyorum.
Oda sayısını arttırmanın da buna çözüm olacağını düşünmüyorum, o zaman da küçük otel olmaktan çıkılabiliyor. Tabii, sayı sekizde kalmayabilir, ama 30 odalı bir oteli küçük otel kabul etmek zor. 2 metre boyunda ve 13 yaşında bir genci çocuk gibi görebilmenin zorluğu gibi.
küçük otellere dörttebirden büyük çoğunluğu oluşturacak öbek misafiri kabul etmemek totalitarizmi önleyebilir.
buna bir tür üst sınır barajı, diyebiliriz, alışılmışın tersi yönde bir baraj: yüzde 25 ve altında olanların "kazandığı." ya da, oteli olduğu gibi kapatırsınız, öbek dışında kimseyi kabul etmezsiniz, baskı yapacak adam kalmaz. tam diktatörlük. o zaman da grup içinde bölünür, seyreyle gümbürtüyü.
Tabii bu arada, Türk zekasının değişik kıvrımlarını ve çalımlarını artık "yasa koyucu" düşünsün, rezervasyon sırasında birbirini tanımıyormuş gibi yapıp, sonradan "ah, ne tesadüf" durumlarına karşı ne yapılabilir ki... En önlenmesi zor gözüken ise, oteldeki kalış sürecindeki tanışmaların getireceği öbekleşmeler; koalisyonlar...
Bu hiç bir zaman 20 yıldır tatili birlikte yapan arkadaş gruplarının çevredekiler üzerinde oluşturduğu mahalle baskısıyla yarışamaz, ama, belki otelde kalış süresine bir sınır getirilerek bu tür kemikleşmeler önlenebilir. umarım, bu post-bayram yazısını gereğinden fazla ciddiye almazsınız:))

Saturday, July 21, 2007

masumiyetçi muhafazakâr

“Kaybolmuş çocukluk yılları” ya da “tertemiz gençlik seneleri” gibisinden ne anlama geldiği pek anlaşılmasa da, gözlerimizi nemlendirmeye yeten klişeler nasıl olup da bu kadar etkililer? Hele çocukluk yıllarımıza, ya da “nerede o eski bayramlar”a, ya da “hey gidi günler hey”e dönüş fantezilerine ne dersiniz? Geride kalmış, ve bir daha da geri gelmeyecek dönemlere duyduğumuz özlemin kişisel hayatımızın “nostalji”leri dışındaki izdüşümlerini bir çok siyasi akımda görebiliriz.
Toplumsal sınıflar henüz oluşmadan önce özel mülkiyetin bilinmediği ve herkesin ihtiyacı ölçüsünde hayattan payını aldığı ilkel komünal toplum, sosyalistlerin özlem duyduğu ve yeniden canlandırmayı hedefledikleri bir dönemdir.
Besinlerin endüstriyel tarım öncesi dönem yöntemleri ile katkısız üretilmiş sebze ve meyveden, pek pişirilmeksizin hazırlandığı, sentetik hiçbir malzemenin kullanılmadığı superekolojik, kirlenmemiş bir toplum özlemi, ekolojistlerin hayali ve hedefidir.
Dindarlar peygamberlerin yaşadığı dönemin toplumsal koşullarını yeniden yaratmayı, peygamberlerin yaşam tarzlarını “kopyalama”yı hayal eder, bu hayali gerçekleştirmek için çabalarlar. Bu listeyi uzatabiliriz.
Doğaya, eskiye, hayatın başlangıcına dönmek, başlangıcın, eskinin kirlenmemiş, bozulmamış, el değmemiş yapısını özlemek, birbirinden çok farklı (sosyalizm ve dincilik gibi) siyasetleri birleştiren bir nokta olarak gözüküyor. Irkçılık bile, ırkın bozulmasını, başlangıçtaki saflığını yitirmesini durdurma çabasının siyasi bir tezahürü olarak düşünülebilir.
Bu son cümleyi unutsak mı, ırkçılarla aynı tip özlemleri paylaşıyor olmak, aynı yemekleri sevmek ya da aynı otobüslere binmek gibi epeyce bir yakınlık hissi vermekte zira.
Masumiyet. Saf ve temiz, kirlenmemiş ve el değmemiş gibi metaforik kelimelerin çağrıştırdığı bir başka sözcük masumiyettir. Masumiyetin muhafazasını ve yeniden canlandırılmasını amaçlayan akımlara masumiyetçi muhafazakâr diyebilir miyiz? Masumiyetçi muhafazakârlığın birbirine karşıt bir çok siyasetin ortak altyapısı olması, özünde muhafazakâr ruhsal yapımızın her yerde kendisine bir yuva bulabilmesini sağlıyor. İnsan zaten muhafazakârdır gibi boyumdan büyük bir iddia ortaya atmıyorum; ama, hepimiz masumiyetçi muhafazakârız diyebilirim. Masumiyetimizi muhafaza etme gayretimiz, kendi yaşamadığımız dönemlerin, bizden öncesinin sahici ve kirlenmemiş olduğu varsayımıyla beslenir. Muhafaza etmeye çalıştığımız, çoktan kaybolmuş, nerede olduğu bilinmeyen bir masumiyet de olsa...


Hepimiz muhafazakârız. Hepimiz değişimden rahatsızlık duyar, mevcut pozisyonumuzu korumaya çalışırız. Bu durumu koruma çabası, değişime duyduğumuz ilgi ve merak ile zıtlaşarak hayat içinde yeniliklere açıklık ölçümüzü belirler. Beynimizin hemen bütün yapıları, değişimi saptama (hırsız alarmlarındaki hareket algılayıcılar gibi) üzerine kuruludur. Durağanlık ve değişimsizlik dinlendirici ve rahat ettirici gelebilir; beynin fazladan çalışması gerekmez. Durumu muhafaza etmeye çalışırız.
Bir de sıkılmak var. Diğer yandan, sıkılmak gibi insana özgü bir başka mekanizma bu durağanlığın getirdiği uyku halinden uyanmamız için gereken hareket sistemlerini tetikler. Kımıldarız, birkaç adım ilerleriz. Sonra, değişim saptama sistemlerimiz harekete geçirir, bizi yerli yerimize oturtur. İlerlemeler ve duraklamalar arasındaki bu denge ile hayat geçer gider.
Toplumların hayatı, bireylerin ya da devletlerin hayatlarından daha uzun sürer. Masumiyetçi muhazafakârlar, sıkıldıkça ilerler, korktukça duraklar ya da bir adım geri atarlar.“İki adım ileri, bir adım geri” Lenin’in aynı adlı kitabında tanımladığı bir devrimci yöntem olarak, sosyalistlere sınırlı olmayan bir yaygınlık kazandıysa boşuna değil. Toplam 3 adım atıp, net bir adım ileri gitmek masumiyetçi muhafazakârların ilerleme yöntemidir zira...

kral mı, o da kim?

" kral çıplak" metaforu pek tutulur. genellikle (giyinik olduğunu hayal eden kralın ve onun hayaline bir biçimde katılan halkın tersine) gördüğünü söyleyerek "kral çıplak" diyen çocuk, yüceltilir. Herkes de kendisinin o doğruyu söylediği halde, kimsenin kulak asmadığı çocuk olduğu düşüncesindedir. Burada iki itirazım var:
bir. çocuk, doğrucu ya da dürüst olmayı "seçtiği" için değil, o yaşlarda hayal gücünün gelişmemişliği ve kıvırtma/yalan söyleme becerisinin (evet, beceri) gelişmemiş olması sebebiyle, kral çıplak demektedir. Bir cesaret örneğinden ziyade, öyle demekten başka bir yol bilmemek ile karşı karşıyayız.
iki. "kral çıplak" dememeyi öğrenmek, hayatın temel sırlarından birisi olan kendini aldatmayı öğrenebilmiş olmak demektir. hayatın çıplak gerçeklerini görmeyi erteleyebilmek, hayatı hiç bitmeyecekmişcesine yaşayabilmeyi, asılmayı sağlar.
başka itirazı olan?
bozacak ezber çok vallahi.

Saturday, July 07, 2007

amerika'nın sırrı


resimin altyazısı:
Sır Broadway’de değilmiş. New Haven'da çalışmaktan aramaya fırsat bulamadığımız amerikan sırlarını bebeğimiz belki bulur diye geldigimiz bir Manhattan ziyaretinden görüntü (1995). Amerika'nın sırrından ne kastettiğimizi anlamak için yazıyı okumanızı rica edebilir miyim?

yazı:
Bu yazı geçen hafta new york'tayken yazılmıştı; şimdi biraz yabancılıyorum, onu bloguma istanbul'da yüklerken:

amerika'nın sırrı
Hayatın sırrını çözme ve (ev-otomobil ya da para kasası) anahtar teslimi mutlu-zengin yapma iddiasında olan kitapların ve DVD’lerin Amerika’dan çıkması (Türkçe’deki kötü kopyaları da benzer kökenlerde) tesadüf değil. Bu ülkenin sırrını çözmeye kalkacak değilim. Zaten ben, “Amerika’dan gelmiş doktor” kılığından çıkalı yıllar oldu; suretim çoktandır daha yerli. Ama bu ülkede sır gibi bir şey var (yazıyı ayıptır söylemesi Amerika’dan yazdığım için “bu ülke”, bu haftalık amerika b.d. oluyor). Biraz düşünelim, bir zamanlar küçük Amerika olma hayali ile yaşamış, olamamış Türkiyemiz’den buraya bakarak yazıyorum.
Gözdoyuran ülke. Önce standartlardan başlayalım; örneğin, porsiyonların büyüklüğü, ya da mağazalardaki çeşitlerin (ve de indirimlerin) bolluğu... 1990’ların başında New Haven’daki hastanede çalışmaya başladığımda, gazetelerdeki indirim ilanlarını o haftaya özgü tenzilat kampanyası sanıp, “aman kaçırmayalım,” diye mağazalara koşturduğumuzu hatırlıyorum. O zamanlar Doğan tipi Murat 131 lerin Cadilac sayıldığı bir ülkeden geliyorduk, belki ondandır. Ya da, her fırsatın kaçırılmak üzere yaratıldığına inananlardandık. Her neyse, biz terkedeli 15 yıla yaklaştıysa da, otomobil ve insan sayısındaki artış, bir de cep telefonlarının son 7-8 yıldaki yaygınlaşması dışında, Amerika, tabii ki, çok farklı değil.
İyimserlik bir milli gelenek. Bir de, Amerikalılara yakıştırılan, belki de “self-help” endüstrisinin de etkisiyle, süper iyimser bir ortam. Ben doktor olarak çalıştığımda, bu iyimserliği kaybetmiş ya da hiç kazanamamış olanlara daha çok tesadüf ettiysem de, belki Kristof Kolomb’dan bu yana iyimser olmaktan başka hiçbir seçeneği kalmamışların atıldığı bir maceranın son durağı olmasının da rolü vardır, diyebilirim. Üstelik, self-help gurularının vaazlarında duyduğumuz, “istersen olur/yaparsın” tavsiyesini (bilmeden) uygulamak zorunda kalarak hayatta kalabilmiş olanların torunları, tabiatıyla, iflah olmaz iyimserler olarak yaşıyorlar. Bolluk ortamının iyimserleştirici etkilerini, “bizde de o para olsa” ile başlayan itirazları hesaba katıyorum, ama....
Kendini eleştirebilen. O kadar yıl aklıma bile getirmediğim (“amerikayı amerika yapan”) sırlardan birisini, bu ziyaretimde gittiğim bir sergide keşfettim desem... New York’un tarihini inceleme amaçlı dernek New York Historical Society’nin müzesindeki serginin özeti: New York birden bire New York olmadı. Onsekizinci yüzyıl sonunda bile köleliğin kaldırılmasına inananların yönetimde olduğu ülkede, kimse bu fikirleri uygulamaya geçirmek için harekete geçmedi. Kölelerin sağladığı bedava (ücretsiz anlamına, yoksa adamlar epey bir bakım masrafı yapmışlar) emek, New York’u ve diğer doğu eyaletlerini özellikle pamuk ve pamuğa dayalı sanayide kadar ön plana geçirmişti ki bu öncülükten vazgeçmek, herkese zor geldi.
Kölelik. Sonuçta köleliğin kaldırılması da iyi niyet ya da insanseverlik gibi ideallerden ziyade, ülke içinde sınıflar arasındaki mücadelenin bir aracı olarak kullanıldıysa da, bu işten köleler de yararlanmış oldu. Şimdi, ABD köle emeğiyle zengin oldu, biz Türkler ise “ne sömürgecilik yapabildik, ne de kölelerimizi haremde cariye ve ağa olmak dışında kullanamadık, kötü olmayı beceremiyoruz,” edebiyatına girmeyeceğim. Amerika’nın ekonomik sırlarından birisi, pek tabii ki, kölelik olabilir. Benim dikkatinizi çekmek istediğim sır o sır değil, zaten ekonomiden de o kadar anlamam.
Geçmişteki kötülükler. Bir toplumun geçmişte yaptığı “kötülük”leri hatırlayabilmesi, bunları samimiyetinden şüphe duysak bile tartışmaya açması, kendine karşı “straightforward” olması, o toplumun iç yapısını sağlam tutması için önemli bir unsur gibi gözüküyor. Buna bir sır diyebilir miyiz bilemem.
ABD’nin, bütün garipsediğimiz yanlarına rağmen, toplum olarak çözüm üretebilen, olmadık sorunların altından girip (bzk. Irak) olmadık biçimde üstünden çıkabilen (henüz yakın bir örnek yok) esnekliğinin ve kendi kötülüklerine karşı açık fikirli olma çabasının bu toplumun neredeyse kendini bilmezcesine iyimserliğinin kaynağındaki en önemli sırlarından birisi olduğunu düşünüyorum. Dünyada olan biten bir çok “kötülük”ün içinde yer alması, o ülkede yaşayanların iyimserliğinin kökenı olan bu kendine bakıştaki rahatlığını yok etmez.
Kötülük. Peki, bütün bunlardan bize ne? Bizim sırrımız ne olacak? Derim ki, tıpkı amerika gibi istanbul’un da taşı toprağı altın değil midir? Beklentiniz neyse, onu bulmaz mısınız? Hayatın sırrı bu kadar basitse, İstanbul’a gelip de o altınları bulamayanlara ne diyeceğiz? “Gidip sırları kitaptan öğrenin” demeyeceğiz herhalde.
Amerika’daki durum da aynı minvalde; kötülük itirafları bir yandan samimi bir aydın duruşu olurken, bir yandan da Babil ya da Çarpışma gibi kendini eleştiriyormuş gibi yapan ve kötülüklerden etkilenenlerin gönüllerini alan samimiyetsiz filmlerle, altından taş ve toprak (en azından bir kesim için) hakikat oluyor. Geride ve dışarıda kalanlar ise, altından taş ve toprağı bulamamanın sorumluluğunu kendilerinde buluyorlar. İsteseler bulabilirlerdi. İstesek zengin olamayabiliriz. Ama, istersek, kendi olumsuzluklarımızla daha fazla yüzleşip, sahiden iyimser olmayı, sahiden isteklerimizin peşinden koşmayı öğrenebiliriz. Bu anlamda küçük amerika olmakta sakınca yok. Ama bunu isteyen de yok...

Friday, July 06, 2007

senli benli siyaset


İbrahim Tatlıses’ten, bir önceki blog-notumda İbo diye söz etmeme şaşırmayın, bunu kabalık olsun, ya da olmayan bir samimiyete gönderme olsun, (siz “name dropping” diyordursunuz) diye söylemiyorum. Kendisini sunuş biçimi bu değil mi? Sadece o değil, Mehmet Ağar’ın afişlerindeki yazılar MEHMET Ağar şeklinde, "call me Mehmet" dercesine; ama, afişler ne derse desin, Ağar'ın birinci tekil şahıs ve ismen hitap edilmesi zor birisi olduğunu kabul edelim; belki “abi” demek, hitaplar içindeki en samimisi görülebilir. Sen ne derdin diyenler oluyor. Bana hiç bakmayın, ben, İbo bey, veya Mehmet abi bey ifadeleri ile laübalilik ile mesafelilik arasında bir orta yol bulurdum herhalde. Senli benli olmayı yakınlık ve içtenlik işareti görmek, içtenliğe hasret insanımızın temel ihtiyaçlar listesinde, birinci sırada. Hani Amerika'ya filan gittiğinde, tanımadığımız birisi asansörde günaydın dedi, diye çok sevindirik olanlarımız var ya... Adam yerine konduğunda, şaşırma, önce inanamama, sonra da bir çeşit saygınlık hissetme geliyor.

ikinci bölgenin eniştesi, birinci bölgenin dayısı

Baskın Oran tanıtımlarında da BASKIN kelimesi fazla önplana çıkıyor, ama ona da en samimi hitap şekli “Baskın hoca” olarak tutundu; ama, kendisine ilişkin bloglarda gördüğüm eleştirilerden başlıcası da, “üniversite hocası gibi konuşuyor” olması. Baskın Oran’ın ne hocası olarak konuşacağını belirtmemiş bu blogcu ! Toplumumuza yaranmak, daha doğrusu kendini beğendirmek, hele muhalif olma sebebi kronik huysuzluktan ibaret olan kesimlerin “hoşuna gitmek” zordur; insanı canından bezdirir.
Siyasette yakınlık çağrıştırıcı hitap ya da anma şekli tam ne zaman başladı bilemiyorum. Samimi üslup siyasete değişik biçimlerde yansıtılmaktaysa da, hoca ya da usta gibi expertise, yetkinlik ve "bizden iyi bilir"lik ima eden terimlerle, ailevi yakınlık çağrıştıran abi, amca, baba gibi deyimler yarışabiliyor.
Baskın Oran, "hoca" ünvanı ile anılanlardan birisi (diğer "hoca"yı da biliyorsunuz zaten). Bence Baskın Oran’a Baskın hoca’dan ziyade Baskın Enişte hitabı daha çok yakışır. Böylece hocalığından ya da beyaz Türk olmasından şikayetçi müstakbel seçmenler de, bulacak başka kusurların peşine düşerler (Bkz: İletişim yayınlarından çıkmış olan, “Dalavere Mehmet’in Bodrum Tarihi” ve “Enişte Gözüyle Bodrum” kitapları). Her ne kadar o eğlenceli anlatılarda kendisini Bodrum’un eniştesi olarak tanımlasa da, ikinci bölgenin eniştesi olma yolunda ilerlemekte gibi gözüküyor. Bu enişte, amca, abi muhabbeti arasında bağımsız sol adaylardan Ufuk Uras’ın ihmal edildiği öne sürülse de, bu durumun ona uygun bir samimi hitap şekli bulunamamış olmasına bağlı olduğunu düşünüyorum. belki yaşlarımızın yakınlığı sebebiyle, kendisine bacanak ya da kayınço demek uygun olabilir, ama bencileyinler nostaljiklerden ziyade, özellikle genç yaşta seçmenlerinin de olacağı umuduyla,
dayı uygun bir akrabalık çağrışımı sayılabilir. Dayıyı, genç, dinamik, evde sıkıldığımız haftasonları alıp bizi lunaparka götüren cinsten bir akraba olarak düşündüm, dayılanan anlamına değil... Baskın enişte ve Ufuk dayı'nın hedefi olan ezber bozmak kolay olmasa da, fikir olarak hoş.

güzel şey söyleyen kazanır

İbrahim Tatlıses’i Okan Bayülgen’in seçim programında seyrettim; partisini neye göre seçtiğini anlatırken, “insanların hoşuna giden, güzel şeyler” söylüyor olmalarını gerekçelerden birisi olarak belirtti. Kötü şeyler duymak istemeyen insanların duymak istediği güzel şeyler’e örnek olarak gösterdiği: üniversiteye sınavsız girmek. Kendisi çok zorluk çektiği için başkalarının zorluk çekmesini istemediğini söyleyen Tatlıses nerede zorluk varsa, onu ortadan kaldıracak gibi... Her şeyin bir kolayı vardır, diye düşünenlerden, epey bir destek alır herhalde. Kızım, okullarının yıllığına önsöz yazan bir işadamının “zoru tercih ederseniz, çabuk ilerlersiniz” ile biten paragrafını burnuma sokuyor bu arada. Ne demek istediğini tam anlayamıyorum, o da, “sınavı kaldıracağız” diyenlere oy vermemi istiyor olabilir. Kalkacak olanın ne sınavı olduğunu anlamamış olsa bile...
İbo’nun (kendisine böyle de diyebiliriz herhalde, şovundan cesaret alarak), kastı herkesin eşit eğitim hakkına ve fırsatına kavuşması ise, onun yolu sınav kaldırmaktan geçmiyor.

Thursday, June 07, 2007

aşıya gelen antepli kız 1983


köylerde çocuklarını aşılatmaya pek hevesli olmayan, tavuk aşılatmayı tercih eden ailelerden bahsettigim bir yazıyı www.yankiyazgan.com da bulabilirsiniz. 1983'te adını hatırlamadığım bir köyde çektiğim yandaki fotograf, kendisi kalkıp da aşılamaya gelen küçük köylü kızın yandaki fotoğrafı zihnimde o yıllara ait sayısız anıyı tetiklemeye yetiyor. arkada duran cipte, şoför mustafa, sağlık memuru şahin ve ebehemşireler hicran ve tamam ile yaptığımız sayısız köy, gebe ya da çocuk ziyaretinin anıları, hele görsel anıları çok taze. o sıralar, 24 yaşını ancak doldurmakta olan bir genç doktor olduğumu düşündükçe, bugünkü gençlerin cüretkarlıklarına daha fazla anlayış göstermek istiyorum.

Wednesday, June 06, 2007

arkadaşlık


doktorlara 1981 ağustos'unda gelen zorunlu hizmet yükümlülüğü sonucunda, 1983 ekiminde kendimi, gaziantep'in oğuzeli kasabasının tek doktoru olarak buldum. sonra bir dönem de biga zorunlu hizmetim oldu, onun da fotografı bir yerlerde olacak bu blogda.
o dönemin hikayesi değil, bu notun amacı.
zorunlu hizmetin getirdikleri (ülkeyi tanımak, toplumun sağlığına bir damla olsun katkıda bulunabilmek) ve götürdükleri (kişisel hayatımı çok farklı bir mecraya sürüklemek gibi) etkileri başka bir zamana kalsın.
geçenlerde izmir'de annebaba evi ziyaretimde sağı solu kurcalarken elime geçen siyah beyaz negatiflerin arasından bulduğum yandaki resim bir çok şeyi anlatıyor.
30 yıl önce lisede ve sonrasında marmara'da, kısmen de amerikada beraber oldugum bir arkadaşımla (dr nedim çakan) oğuzeli merkez sağlık ocağının önünde, briket duvarların üzerinde, kırık dökük lojman ve sağlık ocağı... yüzümüz gülüyor.
sorum şu:
arkadaşlık, yüz güldüren, zor zamanlara dayanmamıza yardım eden bir gençlik olgusu mudur?

Tuesday, May 22, 2007

pamuk'tan karikatürü'ne ekleme


Orhan Pamuk'un babamın bavulu başlıklı Nobel ödülü konuşma metnindeki (yaş ve senelere ilişkin) hesap hatası hakkında sonradan kendisi ile konuşma fırsatı bulduğumda, bunun çok da farkında olmadığı, belki de pek önemsemediği, kanısına vardım. bu konuya ilişkin başlangıçta yazdığım yazıyı okumayanlar için ........

belki bir yazarda ya da bilimadamında yadırganmayacak cinsten bir savrukluğu, dalgınlığı yansıtan bu "hata"nın, iletişim yayınlarının kitaplaştırma sürecinde düzeltilmesi bence pek de gerekmezdi. hata, hata olarak kalsa bir zararı olur muydu ?

gerçi nobel ödülü bir aktüalite olmaktan çıkalı epey oldu, ve ülkemizin güncelliği o kadar hızla değişmekte, hayatı zorlaştıran olaylar ardarda gelmekte... hava karamsar...

orhan pamuk'un kendisi hakkında çizdiğim karikatürü gördüğünde, üzerine yaptığı eklemeyi bloguma koymayı, yine de, istedim.

Wednesday, May 09, 2007

izmir'de önce okulda sonra aile şirketlerine konferans ve hatırlattıkları


yukarıdaki resim, dün bornova anadolu lisesinin konferans salonunda, dönemin atmosferine uygun bir "background"la çekilmiş. okuldaki konuşmadan dünkü "post"ta bahsetmiştim. fotografı bugüne kaldı. bu hafta izmir'de, bir yandan okulumu ziyaret ederken, bir yandan da aile şirketlerinin kurumsallaşması konulu bir kursta konuşma yaptım.

aile şirketleri ile ilgim ne, mi?

işin aile kısmı ile yıllardır içli dışlıyım.

şirket kısmı hakkında da, sora sora, Türk usulü anlayacağınız, bir şeyler öğrendim.
üstelik aile şirketten daha eski, kıdemli olduğu için, aile şirketinin aile yanı daha büyük yer kaplıyor...

üstelik çocuk dediğimiz kişilerin, 0 yaşından 70 yaşına kadar olanlarının psikolojisiyle ilgili birisi olduğum için, her yaşta çocuk konusunda uzmanlaşmış oldum.

şaka bir yana gördüğüm en yaşlı çocuk (anne ya da babasıyla birlikte görerek, sorunlarına yardımcı olmaya çalıştığım kişi) 68 yaşında, ve babası 92 yaşındaydı. çocuk psikiyatrisinin adını "evlat psikiyatrisi" olarak değiştirmek de düşünülebilir.

şirketlerin aile kurallarına göre işlemesinin getirebileceği zorlukların, özellikle karar alma anlarında duyguların etkisinin olması gerekenden çok daha güçlü olması sebebiyle ortaya çıktığını vurguladığım konuşmada, katılımcıların görüşleri, soruları ile konuşmam daha zenginleşti. konferans vermenin en güzel yanlarından birisi bu; her seferinde kendisine "konuşulan"ların (bir başka deyişle, "dinleyenler") söylediklerini katarak, aynı konuda aynı gün içinde bir kez daha konuşsam bile farklı bir içerik oluyor. konuşmanın, şimdilik, aldığı en son şekli websiteme koymuş olacağım haftaya...

konuşmalarımda, kendi anlattığımı, bir biçimde ben de dinlemiş oluyorum aslında. tekrar tekrar aynı konuşmayı dinlemekten sıkıldığım için, her konuşma, görünürde aynı konuda olsa bile, farklı oluyor bu sayede:)

bu ara hep okul günlerine kayıyorum ya; aklıma geldi.

özellikle lisedeyken, aynı tipte soru bir kaç ayrı sınavda geldiğinde, her seferinde sanki farklı yöntemlerle çözmem gerekiyormuş gibi düşünür, daha önce kullandığım bir çözüm yolunu bilsem de, bildiğimden farklı ve yeni bir yolla çözmeye çalışırdım. her zaman da "mutlu son" olmaz, bildiğim sorudan puan alamadan kağıdı verirdim. antikalık işte... belki de onun için matematikçimizin "şeytan azapta gerek" muamelesi yaptığı tiplerden birisi olmuştum.

yok, merak etmeyin, doktorluk yaparken bu tip maceralara atılmıyorum:))

Tuesday, May 08, 2007

37 yıl sonra kolej yolunda


yukarıda resmi gözüken yolu ilk kez yürüyeli 37 yıl olmuş. Bugün 37 yıl önce, (ortaokul) hazırlık sınıfına başladığım okula konferansçı olarak gittim.
yol, tanıyanların geçmişteki halini hatırlamasına izin verecek kadar, değişmiş; sağında solundaki tarlalar ve "jiro"ların çiftliği villalarla dolmuş olsa da.

Annebabalar, öğrenciler, öğretmenlerle genç olma üstüne sohbet...


O zaman, okulun sınavını kazanıp kazanamadığımı öğrenmek için annemle beraber bornova istasyonundan, kolej yolunu yürüyerek gelmiş, listelere bakmaya başlamıştık. Her zamankinden de fazla olan o zamanki kötümserliğimle, adıma bakmaya listenin sonundan başlamış, yukarılara geldiğimde, herhalde buralarda yokumdur diyerekten gitmeye kalkmıştım. annem son dakikada bir kere daha bakalım diyince, listede olduğum ortaya çıkmıştı. Dönüş yolunu adeta uçarak gittikten sonra, konak'a dönerken, otobüsün en arka koltuğunda oturduğum gibi bir ayrıntıyı hatırlıyorum, nedense.

her neyse, bugün el üstünde tutulup, pohpohlandığım okulumdaki (izmir koleji/bornova anadolu lisesi) konferans hk bilgi içeren link:



Thursday, May 03, 2007

ödülün ayrıntısı, haberin hüzünlendiren yanı


yeni yüzyıl'ın biraz abartılı bir başlıkla duyurduğu, "ödüllü" çalışmaların tam metinleri www.yankiyazgan.com da araştırmalarım sayfasında görülebilir. bugün beni biraz hüzünlendiren, o zamanki bilimsel performansımın gerisinde kalmam... bunu söyledğimde bir çok kişi, içinde olduğumuz ortamla kıyaslayarak, kendime haksızlık ettiğimi söylüyor.
yazıpçizdiğim makaleler ve araştırma "paper"larının, (ülkemiz ortalamasına göre) başka ülkelerdeki bilimsel yayınlarda kaynak olarak kullanılma oranının oldukça yüksek olmasına bakıp (kendi fakültemde ilk bir kaç taneden birisi, bu kadar verimsizliğime rağmen)
kaygımı gereksiz bulanlar çok.
ama ben yaptıklarımın yapabilecek olduklarımın çok gerisinde kaldığını görmeye üzüldüğüm gibi, bir de bu kadar geride kalmama rağmen halâ sahiden de önlerde gözükmeme hayret ediyorum. umarım, yetişmesinde çok rol oynadığım yepyeni kuşaktan olanlar bu dengesiz durumu değiştirecekler. elimden geleni yapacağım.
bu arada; 1995te yayımlanan yandaki kupürdeki haberi kaleme alan Didem Ünsal, aynı zamanda 12 yıl sonra, mayıs 07de yayımlanan ergenlikten gençliğe kitabını beraberce hazırladığımız kişi...

1995'ten bir ödül




bir baska bloga beni roche ödülü aldığım günden tanıyan ahmet bey'den söz etmiştim. roche ödülü nedir? 1990lı yıllarda sırayla değişik tıp dallarında verilen, psikiyatri'ye verilme sırası geldiğinde, bana da amerika dönüşü türkiye'deki ilk aylarda moral verip, bu ülkede kalsam dedirten bir ödül...

araştırmacılık yanımın daha kuvvetli olduğu bir dönemi hatırlatan bu konuyla ilgili bir gazete kupürü yanda. bir başka blog yazısında da, ödüle konu alan beyin görüntülemesi çalışmalarından söz ettiğim gazete kupürünü ekliyorum.

aya irini'deki törende çekilmiş fotografta, hemen asağımda duran murat rezaki ankara fen lisesinden benden bir kac sinif kucuk, cok parlak bir psikiyatr ve bilimci... idi. ne yazık ki, geçtiğimiz yıl bir trafik kazasında kendisini kaybettik. psikiyatri topluluğu içinde gerçekten bilimsel çalışma yapan pırıltısıyüksek bir kaç insandan bir tanesiydi.

Tuesday, May 01, 2007

kitap kapağında resmi olmak

bugün tasarımını yaptığım ve hazırlanmasına katkıda bulunduğun yıpranmadan yıpratmadan yönetmek adında bir stres yönetimi eğitim programının uygulama toplantısını ziyaret ettim. Toplantıya katılanlara "kalp çarpar..." kitabım hediye edilmişti.
katılımcılar (kitap hk) değişik görüşlerini aktardılar. katılımcı ahmet bey (kimliğini açıkça yazıp yazmamı istemediğini birden hatırlayamadım) kitabımı zaten bir kaç gün önce satın almış. ilgiyle okuduğunu söyledikten sonra, şakayla karışık (benim ciddiye aldığım) bir eleştirisini incelikle ekledi: "kitabı yatmadan önce okuyordum; ara verdiğimde başucuma bıraktım. birden, yüzünüzün yatak odamızın ortasında olması irkiltti. bu adamın suratının odamızda ne işi var diye düşündüm."
kitap kapağında resmimin olması hakkında bu blogdaki bir başka notta görüşlerimi yazmıştım. yayıncımın tavsiyesine kulak vermem gerektiğini düşünerek (yani, işin uzmanlarının görüşünü dinleyerek) resmimin kapakta olmasına rıza gösterdim; memnun olmasam da, sorumluluk bende...
ahmet bey'in söylediği ve aklıma düşürdüğü bir başka husus, beni iyice huzursuz etti: "sizi 1995'te Roche'un tıp alanında verdiği ödülü psikiyatri alanından almış tek kişi olarak tanıdık. popüler bir kişisiniz, ama bu kapak acaba biraz popülist olmadı mı?" roche ödülü nedir, o da bir başka blogda.
galiba öyle oldu; bağışlanmayı umuyorum. niyetim saf:)

30 yıl önce bugün


bu yıl ne çok şeyin 30uncu yılı... lise mezuniyet mesela.
bugün ise bir tek şeyin 30uncu yılı. 1 mayıs 1977. benim hayatımdaki yeri, bir tek benim için önemli; ama, benzeri ruh halinde çok insanla tanıştım 30 yılda...
ankara fen lisesinde son sınıf öğrencisiydim. yatılı, iddialı bir okul. ama ders dışındaki alanlara, özellikle siyasete, ülkemizin geleceğine çok ilgi duyuyordum. o yaştaki bir çok genç gibi.. (yandaki resim o yılların havasını yanıstıyor bence, sağdan ikinci ben, resmin soluna doğru, haldun mıdoğlu, nihat demirer, semih doğan, rıdvan akkurt, uğur algan, resmin sağında ali tükel; hepsi ülkenin hatta dünyanın dört bir yanına savrulmuş).
kendi geleceğim o kadar da ilgimi çekmiyordu. kafama yakın arkadaşlarımla siyasetten konuşmak, ufak tefek riskler alarak fikirlerimi yaymaya çalışmak için ankara'nın şimdi blok apartmanlara dönüşmüş gecekondu mahallelerinde dolanmak başlıca uğraşımdı. ders mers hepsini nasıl idare ediyordum, şimdi akıl erdiremiyorum.
1 Mayıs kutlamalarına istanbul'a gitmeye karar verdim. yakın arkadaşlarımın çoğu düzenleyici siyasi gruplara karşı olduğu için zaten niyetsizdi. ben, her zamanki gibi, bir gruba bağlanma sorunu olan yanımla, daha ortayolcu sayılanlara yakın durarak toplantıya katılabileceğimi düşünüyordum.
1 mayıs 77, sanırım cumartesiye ya da pazara geliyordu. bir heves hazırlandım, tren biletimi aldım; perşembe günü pazartesi için geometri sınavı kondu. geometri mi, 1 mayıs mı ikileminden, geometri galip çıktı; 17 yaşında ve dersine yine de düşkün birisiydim, insaf edin.
Pazar akşamı, tamam 1 mayıs pazara geliyordu, akşam etüdünde, galiba radyosu olan birisi, istanbul'da 30 kişi ölmüş, dedi. Sanki ben de orada olsaydım ölecekmişim gibi, bir ölümden kurtulmuşluk coşkusuna girdim önce. Sonra da, herkesin hayatını riske attığı bir zamanda korkakça geometri sınavını tercih ettiğim için bugün bile hissettiğim (tek korkaklığım bu olmadığı için aynı hisleri değişik vesilelerle yaşadım) utanç ağır bastı. bazen bir tehlikeyi atlatmak, herkesin zarar gördüğü bir durumdan zarar görmeden "sıyrılmak" acı verici olabilir.

Bugün, 30 yıl sonra, aynı meydanda, benzer olayların olması, 30 yıl önce panzerler altında kalıp parçalananların ve kurşunlardan canını kurtarmaya çalışırken ezilenlerin hayatlarını hâlâ kimsenin umursamaması, beni sadece utandırıyor. İçim eziliyor. Ne diyeceğimi bilemiyorum.

Çoğu 30 yıl önce aynı alanda hayatta kalmışlar arasında yer alan bir çok insanın, bugün 30 yıllık bir acı ve utancın giderilmesi için uğraşının azımsanmasına şaşıyorum.
sorun bu biçimde aşılabilir mi, o başka bir tartışma konusu. Ama, acı anıların, hayatımızı altüst etmişliğini aşmaya çalışanlara, neden hiç anlayış yok?

çanakkale'deki bizim entellektüel

Murat Belge'nin biyografisinin çağrıştırdıklarını mart ayında yazdığımda, çok kişiye sıradan gelebilecek ama nedense unutmadığım bir anekdotu da ekleyeceğimi belirtmiştim. çanakkale'de kilitbahir motorlarının kalktığı rıhtımda bizim entellektüel (çift L yazım hatası lokantacıya ait) adında bir balık lokantasına gitmiştik, beni biga'ya ziyarete geldiklerinde (1986 baharı). Murat lokantanın patronu ile sohbete daldığında, o zaman entelektüel kelimesi yeniden yaygınlık kazanmaktaydı, lokantanın isminin manasını sordu. partonun cevabı: "entellektüel beynelmilel demektir, buraya da her milletten insan geliyor, biz de böyle dedik."
enternasyonalist entelektüellere yönelik diyerek durumu idare ettik; o zamana kadar kendimize adını pek yakıştırdığımız bu lokantayı, geçen yıl çanakkale'ye gittiğimde arayıp sordum. sorduklarımdan kimse hatırlamıyordu.

Sunday, March 25, 2007

murat belge'nin izmir ziyareti 1982

murat belge'nin biyografisi (tûba çandar) yayımlanıp, ben de hemen okuyunca aklıma yazacak çok fazla anı doluştu. murat belge'nin zarif fikir adamlığı yanını gazetedeki yazımda vurgulamıştım, benim için belirleyici bir yanı 1980ler boyunca dostluğu ile destek veren yanı olmuştur. evinde aile üyelerini bıktırıcı düzeyde devamlı bir misafir olduğumu biraz mahcup olarak hatırlamaktayım.
ama muratın insanı yüreklendiren tarzı sonucu, misafirlikle yetinmeyip, yazı çizi hayatına fazlasıyla cesur (kendini bilmez de diyebilirsiniz) adımlar attım...
biyografiye birkaç kişisel notu eklememin bir sakıncası var mıdır, yoktur herhalde:
1982 yılında, İzmir'de, 12 Eylül sonrası yılgınlık ortamında kendi küçük çevresini canlandırma gayretleri içerisinde olan entel bir tıp talebesiydim. Murat Belge'nin yazdığı çizdiği ile Birikim dergisinden aşinaydım. Tarihten Güncelliğe kitabının yayımının hemen sonrasında (galiba), MB'yi İzmir'de bir konferans için davet etmeye karar verdim; o zaman birlikte takıldığım biriki arkadaşımla, amerikan kültür merkezinin salonunu tuttuk. Bir de afiş hazırladım; bütün kantinlere...
MB hiç nazlanmadan kabul etti, biraz şaşırarak da olsa... Telefonunu nasıl bulduğumu hatırlayamıyorum. Çiğli'deki havaalanında karşıladık, karşıyakada kilise sokağındaki "genç evi"nde, salondaki kanepede gecelettik. Ziyaretin şıklığı olarak, o sıra yeni açılmış olan deniz restorandaki yemekti (parayı tabii ki babamdan almıştım).
MB'nin "ben yazılı değil sözel adamım" kendini-tasvirini doğrulayankonferans dolu dolu geçti, hepimiz hayranlık duyguları içinde peşi sıra dolaştık durduk.
O günden ve sonrasından tek bir resim yok. Garip...
Net hatırladığım şeylerden birisi, MB'nin Deniz Restoran da balık ciğeri yapıp yapmadıklarını sorması, sonra da ciğer gelince lokantaya tam not vermesi... ben de, bu "iyi balık lokantası" ölçütünü, sıkıştıkça, kullanıyorum yıllardır. bir de, çanakkaledeki bizim entellektüel lokantasının adına ilişkin hikaye var, ama onu, ve ben bigada mecburi hizmetteyken çoluk çocuk yaptığı ziyareti başka bir bloga bırakayım.

Wednesday, March 07, 2007

çocukların doktoru olmak


Sağlık ocağında çalıştığım sırada, günde 70-75 tane hasta görürdüm. Nedense, bunların çoğu çocuklardı. Herkesi tepeden tırnağa muayene etme “takıntı”m sebebiyle işim uzun sürer, geç saatlere kadar çıkamazdım. Bir gün kentin çocuk doktoru beni aradı; azarlayıcı bir tonda: “sen kendini çocuk doktoru olarak tanıtıyormuşsun..” Pratisyen hekim olarak çocuk baktığımı, ama böyle bir iddianın sözkonusu olamayacağını kendimce anlattım. Ama konu içime dert oldu. Ertesi gün sağlık ocağında hasta kayıtlarını yapan müstahdem Ahmet bey’e, bu konuşmayı aktardım. Bıyık altından güldü: “Doktor bey, sen biraz gençsin, bir de yaşını ufak gösteriyorsun ya... İşte bu köylü hastalar senin adını da tam söyleyemiyorlar. Sana “çocuk doktor” diye isim takmışlar. Muayenenden de çok memnunlar. O öbürüne, öbürü başkasına söylüyor. Köylerde meşhur olmuşsun. Çocuk doktor diyince herkes biliyor.” Tipimin neticesi edindiğim “Çocuk doktor” etiketi ile çocuk doktoru arasındaki tek harflik fark yüzünden, giderek, çocuğunu kapanın geldiği bir sağlık ocağı doktoru oldum, “keşfedildim”.

Thursday, March 01, 2007

medyada kendime muzip demek!

yeni kitabımı gören gazeteci-televizyoncu okurlarımdan birkaçı programlarda ya da gazetelerinde yer vermeyi isteyince, bu ara medyaya dönüş yaptım:) sanki her hafta akşama, her ay farmaskopa, ve bu arada zaman zaman değişik yayınlara yazıp çizen ben değilim. şımarıklık işte:)
medyatik şımarıklık örneklerinden birisini, business channel'ın seans arası programında kendimden "muzip" diye söz ederek verdim.
belki laf kalabalığında arada kaynamıştır, belki kimse zaten seyretmemiştir diyerek avunsam da, söyledim. benzeri durum formsante dergisinde geçen ay yayınlanan bir röportajda kendimi "huysuz ama iyi kalpli" gibi bir biçimde tanımladığımda olmuştu. kendim bile "excuse me?" demekten kendimi alamadım. işin garibi, gazeteci arkadaşımın ısrarı sonucu araya sıkışan bu röportaj sabahın 8inde oldugundan, ve ben hastaneye yetişme telaşıyla ne dediğimi pek bilemediğimden, hatamdan öğrenemeden bir hata daha yaptım.
hoş, böyle saçmalamasam da, dudak büken büker herhalde. aman kimse kızmasın diye düşünerek hareket etsem, ilkokul 2 terk bir adam da olabilirdim, o kafayla.

Monday, February 26, 2007

'kalp çarpar'



yeni kitap yayımlamak zevkli. kitapçılarda, okur mesajlarında keyfi sürülecek cinsten. ben yine sorun bulurum; örneğin, niye bazı kitapçılarda öne çıkıyor da, bazılarında kitap ortada yok? Düşün dur, "acaba yapmam gereken bir şey mi var?" yoksa, "yapmamam gereken bir şey mi var?"

Bu inceliklerle yayınevi ilgilenir herhalde derken, kitap kapağına ilişkin "bu ne surat?" ya da "yılların insafsızlığını sergileyen kapak" diye eleştiriler alınca, tekrar kafam karıştı. Kitabın kapağında yüz resminin kullanılması son dönemde kapak tasarımında bir trendmiş, ben de yayıncının tavsiyesini dinledim (ehil insanların tavsiyesini dinleyen adamımdır). Ama, kapakta en düzgün halimle durmasam da olur diye kendimi avuttum:)


kendimi eleştirdiğim bir şey var kapak resminde, suratımın eskimiş görünümü vs değil; ama gülüşümü samimiyetsiz buldum açıkçası.
Peki ama, insan bir kameraya ne kadar samimi bakabilir, ne kadar samimi gülümseyebilir... Kameraya bakıp gülümserken samimi olmamak, en samimi tavır sayılır, diyerek teselli buldum.
kalp çarpar'ın 2013'teki baskısının kapağı. 6 yıl sonra kapaktan yana muradıma erdim.(1.2014)

Tuesday, January 16, 2007

nasıl keşfedildim?


Yaşımdan küçük gösterme meselesi, tıp fakültesinden başlayarak başımın derdi olmuş bir durumdu. Doktorluk yaptığım çeşitli kurumlarda, "oğlum, doktor ne zaman gelecek?" ya da, sonradan öğretim üyesi olduğum zamanlarda, "hoca yok mu?" sorularına sinirli cevaplar vermemeyi öğrenene kadar gerçek yaşımı buldum. Hürriyet İK'nın sorduğu bir soru, çocuk ve 26 yaşında olduğum günlerin bir hatırasını canlandırdı.

Fotografta Biga Merkez Sağlık Ocağı doktoru olduğum zamandan bir görüntü; en sağdaki de ben...

Hürriyet İK'nın sorusu:
Sizi iş hayatında kim nasıl keşfetti? Detaylı bir şekilde anlatabilir misiniz?



Keşfedilmek, kendi durumum için, biraz iddialı bir kelime sayılır. Mutlaka bir cevap vermek gerekirse... Doktorlar, hastaları tarafından “keşfedilir”ler. Beni de, zorunlu hizmetimin bir bölümünü yaptığım Biga ilçesinin köylerinde yaşayan aileler “keşfetti”. 1985 yılında... Nasıl mı?

" Çocukların doktoru olmak" post'una bkz.

biraz daha kıbrıs


bugün akşamdaki yazımda kıbrısın, nerdeyse 25 yıldır devam eden kararsız ruh durumundan çıkmışlığını anlatmaya çalıştım. hayatımın 14 ayını geçirdiğim adadaki askerlik yaşantısı zor olduysa da, öğretici ve perspektif değiştirici idi. o güne kadar yoksulluktan sünnet olamamış askerlerin sünnetinden tutun, adada yerleşik yaşlı ingiliz nüfusa doktorluk yapmaya kadar uzanan bir mesleki uygulama... marmite, şeftali kebabı, lamb curry gibi hayatta ilk kez karşılaştığım kıbrıslı ya da "brit" tadlar da cabası. hastanenin olduğu tepebaşı köyünün "bus"çısı salih ya da hasan, sayısız askerlik arkadaşına eklendi. insanlar geçmişi her zaman güzel hatırlar diyen, doğruya yakın... öyle olmasa, en şikayetlendiğimiz dönemlerden birisi olan askerlik, herkesin dilinden düşmeyen bir dönem nasıl olurdu?
blogdaki resimler de o günlerin hatırlatıcıları.

kıbrıstan eski bir yılbaşı kartı


1984’ü 85’e bağlayan yılbaşında arkadalarıma göndermek için hazırladığım, o zamanlar moda “you are in the army now” şarkısından esinli tebrik kartının bir kopyası, bendenizin, o günkü Kıbrıs’taki ruh halini de biraz yansıtmakta.
Kıbrıs'ta çocuk doktorlarına ve ilgi duyanlara yaptığım bir sunumdan sonra çeyiz sandığına benzeyen kutularımdan çekip çıkarttığım karikatürü fotokopi ile çoğaltıp kart yapmak için bir bütün cumartesi harcamıştım (fotokopi makinesi bulabilmek için)

Wednesday, January 03, 2007

1989 yılının sonu için bir karikatür



cumhuriyet bilim teknik için 1989da yaptığım bir kapak karikatürü.. o zaman daha mı makbul bir çizerdim, ne versem yayınlıyorlarmış adeta??
1989dan 1990a geçiş gerçekten çok güzel bir çok şey getirmişti, bir tür fal bakma gibi oldu.

Sunday, November 12, 2006

kariyerinizi kim etkiledi sorusuna cevap


Hürriyet İK'nın soruları iş hayatımızı kimin etkilediği çevresindeydi. Hayatımı etkileyenler, kariyerimi belirleyenler arasından seçim yapmak zor olmadı. Diğer katkıcıların etkisinin boyutu daha az ya da daha çok değil, ama seçtiğim kişinin yeri başka. Sorular ve cevapları:

Hayatta en çok etkilendiğiniz, iş hayatınızda örnek aldığınız kişi kim?

Benim iş hayatım, 1983'ten bu yana, ülkemizin doğusunda ve batısında, ve A.B.D’de, daha ziyade hastalarım ve bilimsel araştırmalardan oluştu. Bu uzunca zaman diliminde hayatıma yön veren sayısız insan arasında, hem kariyerimi, hem kişisel gelişimimi etkileyen başlıca kişi, Yale Tıp Fakültesi profesörlerinden James (Jim) Leckman'dır.

Hürriyet İK: Nasıl oldu, nerede tanıştınız, birlikte mi çalıştınız, ne yaptınız? Bu kişiyle ilgili anlatabileceğiniz bir anekdot var mı?

Jim Leckman ile tanışmamız, hastane bahçesinde aynı seyyar yemek satıcısı önünde kuyruğa girmemiz, ve ikimizin de kuyrukta beklerken elimizde aynı bilimsel makaleyi okuduğumuzu keşfetmemizle olmuştu. Aslında onun çok tanınmış ve önde gelen bir beyin araştırmacısı ve psikiyatr olduğunu zaten biliyordum. Ama birbirimizi yakından tanıma isteği doğuran o konuşmanın sonrasında, öğle yemeklerinde her fırsatta bir araya gelmeye başladık , ilgimizi çeken konulardan bahsettik. Ne mi ilgimizi çekiyordu? Her şey. O New Mexico'daki çocukluğundan, Vietnam savaşı protestoculuğu günlerinden, ben İzmir'den, İstanbul'dan, o psikanalizden, ben beyinin sağ tarafı ile sol tarafı arasındaki farkların kökeninden, aklınıza ne gelirse...Jim Leckman ile bu yakından tanışmanın bir kaç hafta sonrasında, psikiyatri bölümündeki çalışmalarımı bir an evvel tamamlayıp, çocuk/ergen psikiyatrisi bölümüne transfer olmam için bir teklif mektubuyla geldi. Amerikalı olmayanlara pek açık olmayan, gelişim bilimleri ve psikiyatri alanında efsanevi bir yer saydığımız Yale Child Study Center'a, böylece adım attım. Jim Leckman ve bir çok başka lider kişiden, ailelerle, çocuklarla çalışmayı öğrendim, beyin ve gelişim araştırmacılığı becerilerini kazandım.

Hürriyet İK: Bu kişiyi farklı kılan neydi?

Jim klasik bir hocadan çok, karşısındakini merak eden, öğrenerek öğreten bir insandır. 15 yıl sonra onca mesafeye rağmen, yılda bir kaç kez bir araya geldiğim, hayatımdan geçip gitmemiş bir insan olarak kalmasını, "adam yetiştirme"yi kendisinin de geliştiği, öğrendiği bir süreç olarak görmesine bağlıyorum.