Merak
etme sen, ya da takma kafana, bir şey olmaz,
gündelik hayatın zorlukları karşısında göçebelerin geleceği dert etmezliklerini
iyi anlatan cümlelerden birisidir (Ergun Çağatay’ın Türkçe Konuşan Halklar
kitabına yazdığı önsözden esinle, Çağatay ve Kuban, Prestel, 2006). Konuştuğumuz
dil, daha net söylemek gerekirse, bir duyguyu ya da düşünceyi söylemek için
tercih ettiğimiz kelimeler, belli bir beyin işleyiş tarzına karşılık geliyor
olsa gerek. Eğer günümüze özgü bir Türk beyni (işleyiş biçimi) varsa, buna denk
gelen giderek daha çok tercih edilen kelimeleri bulabilir miyiz? Bu kelimeleri
bilmek bizim aklımızda ve beynimizde olan biteni daha iyi anlamamıza yardımcı
olur mu? Sadece Türkçe konuşanlarda değil, başka dilleri konuşanların
beynindeki egemen işleyiş biçimini dilde o dönem daha ziyade kullanılan
kelimelerden tayin edebilir miyiz? (Feelings Run Faster adıyla İngilizce
olarak yayımlanacak kitabımdan)
Monday, November 19, 2012
parmaklarıyla görebilmek
parmaklarıyla
görebilmek
Körler kabartma Braille alfabesiyle basılmış kitapları parmak
uçlarını kullanarak okurlar. Okuma sırasında, dokunma bölgeleri aktif olsa da,
kitapta tasvir edilen durumun içerdiği görsellik ölçüsünde görme alanlarının,
hareket içerdiği ölçüde hareket saptayıcı alanların aktivitesi izlenebilir.
Göze görünmeyen, parmakların iletimiyle beyinle görünür hale girer. Hayal
görsel beyin bölgelerini canlandırır.
Körlerin bir başka ‘okuma’ biçimi olan kitap dinleme ise, ilk
bakışta yalnızca görme engelini aşmak üzere bulunmuş bir çözümmüş gibi
gözükebilir. İlk kitabınızla nasıl karşılaştığınızı hatırlayın. Okudunuz mu,
dinlediniz mi? Kendisine
okunan kitabı annesinin, babasının sesinden dinleyerek büyüyenler okumayı
dinleyerek öğrenirler. Dinlediğiniz her kitabın bıraktığı
iz, okunandan daha derin olabilir. (Türkiye Görme Özürlüler Kitaplığı için
yaptığım bir konuşmanın notlarından, www.turgok.org).
Friday, November 16, 2012
hayat beyinde kurgu olur
Hayat beyinde
tekrarlanınca kurgu olur
Kurgunun etkileyiciliği ve akıl çeliciliği karşısında
dayanmak zordur. Aynı cazibe hayal kırıklığına da yol açabilir. Bir romandan
yapılmış filmin hayal kırıklığı yarattığı başlıca an, filmdeki karakterin
tipinin, duruşunun hiç de bizim hayal ettiğimiz gibi olmamasıdır. Romanda
çizilen kişiye ‘benzemediğini’ söylediğimizde, anlatıyı adeta o kişiyi
görüyormuşcasına, görmüşcesine okuduğumuzu düşünebiliriz. Roman ya da öykü,
kurgusal bir anlatıyı okurken zihnimizde nasıl bir canlanma, beynimizde nasıl
bir hareket oluyor? Bu soruya cevap arayan çalışmalardan bir tanesi (Emory’den
bir ekibin Brain and Language’deki yazısı) metaforik ifadeleri dinleyenlerin
beyinlerinin hangi bölümlerinin aktifleştiğine bakmışlar. ‘Kadife sesli şarkıcı’,
ya da ‘çikolata renkli dansçı’ gibi ifadeler kullanıldığında beyinde dokunma ya
da tad/renk duyularını işleyen (‘sensori-motor’) alanlarında kan akımı
yoğunlaşmış. Oysa, ‘güzel sesli şarkıcı’ gibi benzetme veya eğretileme
kullanmaksızın tanımlayıcı bir ifade duyu sistemini pek etkilemiyor; doğrudan
doğruya dil işlem bölgesinde bir aktivite yaratıyor. Fransa’daki bir başka
çalışmacının bulguları, hareket içeren cümleleri dinlerken beyinde harekete
özel alanların aktifleştiğini göstermiş. Örneğin, ‘tuttuğunu koparan adam’ veya ‘kaderin sillesini yemiş’ dediğimizde,
beyinde el hareketleri sırasında aktifleşen bölgeler bu cümleleri dinlerken
veya okurken de canlanıyor. Okumak, adeta kurguda tanımlanan durumu yaşıyormuşuz,
eylemi yapıyormuşuz, duyuyu hissediyormuşuz gibi bir değişikliğe yol açarak ile
beyinde bir sahicilik efekti oluşturur.
Sahiden öyle olsaydı nasıl birisi olacağını yazarın
tanımının beynimizde yol açtığı değişiklikler sonucunda tasarlayabiliriz. Diğer
yandan, bu yetenek beynin her hayal edilen için ayrı ayrı aktiviteler
oluşturmasından ziyade, hayaller için bir altyapı aktivitesi sağlamasına imkan
verir. Öyle bir altyapı ki, roman ya da öyküde tasvir ve tarif edilen eylem ya
da düşünceyi, sanki kendimiz yapıyor ya da düşünüyormuşuzcasına bir etki
yaratarak, müthiş bir gerçeklik etkisi yaratır. Roman kahramanının ne
düşündüğünü, neden düşündüğünü, hatta neden düşünemediğini anlamamıza yardım
eden bu gerçeklik etkisi, empatinin işlemesini sağlar. Başka birisinin ruhuna
sızmamıza olanak buluruz. O’nun gözünden dünyaya baktığımızda, o zamana kadar
aklımızın almadığı başka bir bakış açısını anlayabiliriz. Romanın ya da öykünün
ikna ediciliğinin sırrı beynimizde cümlelerin içerdiği metaforik manaları eylemi
yapmış, kokuyu duymuş ya da serinliği hissetmişlik duygusu ile yaşatmasındadır.
Net olmayan anlamlar içeren cümleler, metaforları ile herkesin kendi net
görüntüsünü mevcut anlatının çerçevesine eklemesini mümkün kılar. Bu net
görüntü her ne kadar kişisel ya da özel olacak gibi gelse de, romanı okuduktan
sonra hepimizin aklında canlanan ‘karakter’lerin ortak yanları sayısızdır. Ortak yanları yakalayamayan filmlerin
kahramanları pek inandırıcı olmaz. Filmi romandan sonra mı seyretsek, romanı
okumadan filme baksak-bakmasak tartışmasının kaynağı, inanmak ve kendimizi
kaptırmak üzere seyrettiğimiz filme olan inancımızı kaybetme olasılığıdır.
(17 Kasım 2012, Okumak: Beynin kalple
birleştiği işlev; 31. İstanbul Tüyap Kitap Fuarı/ Notre Dame
de Sion Fransız Lisesi ve Mezunlar Derneği tarafından düzenlenen paneldeki konuşmam için hazırlık notlarından)
Wednesday, November 14, 2012
lider beyni: karar verme ve beyin mekanizmaları
Lider Beyni: karar
verme süreçleri ve beyin mekanizmaları
seminer özeti
Liderliğin
temel parçalarından birisi önemli durumlarda 'lead' edilen sistemin sürdürülebilirliğini
sağlamaya dönük 'önemli' kararlar almak olarak tanımlanabilir.
Önemli
kararlar sadece akıl ve mantık ürünü değildir; özellikle zamana sıkışık
koşullarda duygu ve sezgi sistemlerinin tetiklediği süreçler karar
mekanizmalarımızın 'seçimleri'ni belirleyebilir.
Beyin
işleyişini ve gelişim içinde biçimlenişini anlamamız ölçüsünde daha iyi analiz
edebildiğimiz karar mekanizmalarını verimli ve kontrolumuz altında işletebilmek
liderlik niteliklerini keskinleştirir.
Beyin
işlevleri, davranışlarımızı 'bilmeden' etkilese de, son tahlilde özgür
irademizden bağımsız değildir. Düşünce ve duygularımız da beynin otomatik
süreçlerine dayalıdır, ancak onlardan ibaret değildir.
Davranış
düzeyinde 'alışkanlık' olarak adlandırdığımız otomatik süreçlerin öğrenilmesi
(moleküler düzeyde kalıcılığı sağlayanı proteinlerin üretilmesi ve uygun
noktalarda depolanması) hayat boyu devam eden, yaş dönemi özelliklerine göre
farkılıklar gösteren bir temel gelişim boyutudur.
Hedefe
dönük davranışlar insan beyninde son 30 Bin yılda gelişmiş nisbeten 'yeni'
mekanizmalardır. Hedefi belirleyici rol oyanayan altyapı (prefrontal korteks)
işlek, beyin dokusu gelişimi optimal olduğu ölçüde 'doğru' (bağlama uygun)
hedefe 'doğru' yoldan gidebiliriz. Hedef belirleme ve hedefe gidecek yolu seçme
ise, risklerin hesabını ve olası belirsizliklere göre durum almayı içerir.
Risk
ve belirsizliğin, bir bakıma geleceğin, yönetimi ve kontrolu çabası üzerine
kurulu olan iş (ve kişisel) yaşamımızda hedefe dönük davranışlarımızı kendimiz
belirleyebiliriz.
Hedefimiz başarı
ve mutluluk ise, başarısızlık ve mutsuzluğu anlayabilmemiz, her iki durumun
beyindeki bölgeler (anterior cingulate
gibi) ve networkler ('Papez' devresi gibi) düzeyinde nasıl bir
süreci tetikledğini anlamamız ölçüsünde derinleşebilir.
Bu
seminerin başlıkları:
1. Karar vermenin temel
bileşenleri
2. Karar alma ve yönetmeye
ilişkin beyin işleyişinin temel ilkeleri
3. Yaş, eğitim ve
geliştirici/yıpratıcı deneyimlerin beyin ve psikolojik gelişim üzerine etkileri
4. Liderlik etme biçimlerini
ve özelliklerini belirleyici/destekleyici zihin/beyin işleyiş modelleri
5. Bu temel bilgilerin
‘sıcak’ anlardaki kullanımı
Friday, October 26, 2012
bayramda ziyaret adet, evde bulamamak oh ne saadet
Ahududu, kolonya ve bitmez ziyaretler
50 yıl öncesinin ortasınıf kentli alışkanlıklarıyla yaşamaya devam eden küçük bir kesimin bakışıyla yazdığım yazılar bugünkü toplumsal değişim ortamında 'marjinal' kalabilir; ama, anıların giderek daha da önem kazandığı bir yaş döneminde buna hakkım var.
Bayram bitmek üzere; ama söylemeden edemeyeceğim. Bayramların eski tadını arayanlara rastladıkça, ardarda dizilmiş bayram ziyaretleriyle uzayıp giden (çocuklar için) bitmek bilmeyen günler aklıma gelir.
Bayram bitmek üzere; ama söylemeden edemeyeceğim. Bayramların eski tadını arayanlara rastladıkça, ardarda dizilmiş bayram ziyaretleriyle uzayıp giden (çocuklar için) bitmek bilmeyen günler aklıma gelir.
Her bayramda
tatile çıktıkları için ayıplanan (40 hatta 50 altındaki) anne-babaların bu
kaçış planlarını, ailevi olandan uzak durma isteklerini anlamak için
üretilebilecek bir çok hipotezin arasına herkesin anısındaki ziyaretleri ve
sıkılmaları eklemeliyim.
Günümüz orta ve üstorta sınıfının gündeminden hızla
silinmekte hatta silinmiş
bir davranış tarzı olan
bayram ziyaretlerinin ‘usul’den olması bir çoğumuzun gençlik geçmişimizi
nitelendirmek için kullandığı düzen karşıtlığını tetikleyerek ‘anti-ziyaret’
kılmaya yetmiştir.
Her
kuşak gibi bir davranışı ya da tercihi kendimize özgü sanma alışkanlığına bir
anlığına karşı koymayı deneyelim. Anne-babalarımızın yorgun argın
vardıkları hedef apartmanlardan birisinde dış kapıyı açık bulup aranan daireye tırmandıkları anı
düşünün. zil ilk
çalışta açılmadığında kapıya bir an evvel
kartvizitlerini sıkıştırdıktan
sonra çıkıp gitme telaşının
anlamı ne olabilir? olur a, evde olmayan dost ya da akrabalar her an bir başka kapıdan çıkagelerek, yeni
bir ziyareti başlatabilirler.
Çok hevesli olduklarını sandığımız bu ziyaretleri anne-babalarımızın da epeyce isteksizce
gerçekleştirdiklerini
düşünemez miyiz? Üstelik bizim gibi anti duruş
sergileme lüksüne de sahip değillerken…
Bir
bayram ziyaretinde kuzenlerim ve çocuklarından oluşma bir grup ile bu konuları
konuşup anneannemden kalma bayram reçeteleriyle yapılmış ahududu likörlerini yuvarlarken büyük kuzenlerden birisi her şeyi
kendimize ya da dönemimize özgü sanma eğiliminin yolunu net biçimde kesiverdi.
‘Biz çocukken bir söz vardı; bayramda
ziyaret adet; evde bulamamak oh ne saadet’ Anne babalarımızdan ne kadar da
farklı olduğumuzu sanmaya başladığımız anda, karşımıza çıkıveren onların
neredeyse tıpkısı olduğumuz gerçeği önce bir şaşkınlık yarattı. Şaşkınlığı
pe-re-ja limon kolonyası ikramı ile giderdik. Çocuklar Pe-re-ja’nın açılımını
ipad’inde google’ladılar. Bayram böyle geçti.
Subscribe to:
Posts (Atom)